GURABA İSLAM الإسلام الغرباء

Esmau'l Husna..

13:37
E S M A U ’ L H Ü S N A
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Cenab-ı Hakk kerim kitabında şöyle buyuruyor :

وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
" En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."
A'raf Suresi :180

“ Kötülüklerden temizlenen, Rabbi’nin ismini zikreden ve namazı kılan felaha ermiştir.... “
A’la : 14 -15.AY.
Allah’u Azze ve Celle’nin Kur’an ve Sünnet’te zikri geçen isim ve manaları : Allah : Hakiki – gerçek - ve mutlak - kayıtsız şartsız - olarak VAR ve BİR olan ; eşi benzeri ve ortağı asla bulunmayan Yüce Rabbimizin has - özel - ve en büyük ism-i şerifidir.
Er – Rahman : Dünya'da mü'min ve kafir ayırdetmeksizin herkese merhamet eden, şefkat gösteren,acıyan.
Er – Rahim : Merhametli,esirgeyen, koruyan,acıyan ; Ahirette yalnız mümin kullarına keremiyle muamelede bulunan.
El – Melik : Bütün kainatın mutlak ve hakiki sahibi, mutasarrıfı.
El – Küddüs : Azamet ve Celaline layık olmayan her türlü noksanlıktan pek uzak, pek temiz.
Es – Selam : Her çeşit arıza ve hadiselerden salim kalan ve etkilenmeyen ; kullarını her türlü tehlikelerden selamete çıkaran.
El - Mü'min : Gönüllerde iman ışığını uyandıran ; kendine sığınanlara emniyet, güvenlik, rahatlık veren ; mü'minleri azabından ve yarattıklarının hepsini zulmden emin kılan.
El – Müheymin : Gözetip koruyan, bütün varlıkları gözeten ve koruyan.
El – Aziz : Hakiki ve mutlak surette kuvvet ve galebe sahibi, mağlup edilmesi asla mümkün olmayan Gaalip, hükümlerinde her zaman mutlak Gaalip olan.

El – Cebbar : Emir ve fermanına karşı konulamayan, kırılanları tamir eden, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan, her şeyde hükmünü kayıtsız, şartsız yürüten.
El – Mütekebbir : Büyüklükte eşi olmayan ; her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.
El – Halik : Yaratan, yoktan var eden, herşeyin varlığını süresince görüp geçireceği bütün halleri, hadiseleri tayin ve tesbit eden ve ona göre yaratan.

El – Bari : Her şeyi bir asıldan var eden ; her şeyi muhtaç olduğu tabiat ve surette en mükemmel ve en uygun şekide yaratan ; yokluktan varlığa çıkaran ve yaratıklarını birbirinden çeşitli şekillerde ayırd eden.
El – Musavvir : Varlıklara suret veren, tasvir eden ; onları en güzel şekilde tertib edip en güzel surette şekillendiren.
El – Gaffar : Mağfireti pek çok ve kullarının ayıplarını örtücü ; iyiyi güzeli açığa çıkaran ; kötüyü çirkini örten.
El – Kahhar : Kahreden, Her şeye, her istediğini yapacak surette gücü ve kudreti yeten ; hükümlerinde mutlak ve hakiki Gaalip ve Hakim.
El – Vehhab : Sonsuz çeşit çeşit nimetlerini daima karşılıksız ihsan eden, hibe eden, bağışlayan
Er – Rezzak : Rızıkları yaratan ve kullarına bahşeden ; rızıkları ve rızıklandırdıklarını yaratan, rızıklandırdıklarına rızıklarını ulaştıran ve rızk elde etme sebeblerini meydana getiren.
El – Fettah : Her türlü zorlukları kolaylaştıran maddi ve manevi kapıları açan, en büyük Hakim.
El – Alim : Bilgisi ezeli ve ebedi olan ; olmuş, gizli, aşikar her şeyi en iyi bilen, kendisinden hiç bir şey gizlenmeyen.
El – Kaabid : Dilediğine rızkı daraltan, sıkan.
El – Basit : Dilelediğne rızkı açan ve genişleten.
El – Hafid : Kafir ve facirleri alçaltan, iman etmeyenleri bedbaht eden ; varlıktan yokluğa, ilimden cehle, sıhhatten hastalığa döndüren.
Er – Rafi : İyileri yücelten, yukarı kaldıran ; zilletten illete götüren, bataklıktan çıkaran, dereceleri artıran, müminleri yükselten.
El – Muizz : Dilediğine tevfik verip aziz kılan ; izzet veren, şereflendiren, ağırlayan.

El – Muzill : Dilediğini hor ve hakir kılan ; emir ve yasaklalarına karşı koyanları zelil eden, süründüren.
Es – Semi : Gizli, açık her şeyi hakkıyla işiten.
El – Basir : Bütün mevcudatta gizli, açık herşeyi kemaliyle gören.
El – Hakem : Hakiki ve mutlak hakim ; hükmeden, hakla batılın, iyi ile kötünün arasını ayıran ; dünyada şer'i hükümleri inzalle ve Ahirette kullarının arasını faslederek hüküm veren.
El – Adl : Mutlak adil, adaletli ve kimseye zerre kadar zulmetmeyen.
El – Latif : Mutlak lutf sahibi ; kerem ve inayeti sınırsız olan, en ince işlerin bütün inceliklerini bilen ve nasıl yapıldığına akıl erdirilemiyen en ince şeyleri yapan ; görünen görünmeyen her türlü yollardan ve yerlerden çeşit çeşit faydalar, ihsanlar bahşeden.
El – Habir : Gerek cismani alemde, gerekse ruhani alemde olagelen her hadiseden, haraketden her zerreden, alınıp verilen her nefesden bütün ayrıntılarıyla haberdar olan.

El – Halim : Ceza vermekte acele etmeyen gerçek ve mutlak hilm sahibi ; afvı, bağışlaması, hilmi hududsuz olan.
El – Azim : Hakiki ve mutlak büyük ; büyükler büyüğü, pek azametli.

El – Gafur : Kullarının günahlarını afveden, mağfireti sonsuz olan.
Eş – Şekur : Rızası için yapılan işlere ve ibadetlere karşılık veren ; dünyada yapılan iyi ameller karşılığında Ahiret'de sonsuz nimetler ihsan eden. Şükredilmeye en layık olan.
El – Aliyy : Mutlak ve hakiki Yüce ; Yüceler Yücesi.
El – Kebir : En büyük ; Kibriya sahibi ; büyüklüğünün keyfiyetini ancak Kendisi bilen ve bu büyüklüğü hiç bir mahluk tarafından bilinemeyen.
EL – Hafiz : Muhafaza eden, Hakiki ve mutlak koruyucu ; yapılan işleri bütün teferruatıyla hıfzeden, her şeyi belli vaktine kadar, afat ve belalardan saklayan.
El – Mukit : Bedeni ve ruhi rızıkları yaratan ve mahlukatının rızıklarını onlara veren, ulaştıran ; her şeye kuvvet veren.
El – Hasib : Mutlak ve hakiki Kafi ; bütün varlıkların ömürleri boyunca yaptıklarını en ince tafsilat ve teferruatıyla bilip, hesabını en iyi şekilde gören.

El – Celil : Celal - büyüklük - ile vasıflanan Yücelik sahibi ; mutlak ve hakiki Celil.
El – Kerim : Keremi nihayetsiz derecede bol ; kula istemeden ve karşılıksız olarak veren.
Er – Rakib : Bütün varlıkları her an gözeten ; bilen, koruyan, bütün işleri denetleyen.
El – Mücib : İcabet eden, Duaları kabul eden ; istekleri yerine getiren, bunları yalvar-madan bile lutf ve kermiyle veren.
El – Vasi : Her şeyi ihata eden, kuşatan.
El – Hakim : Mutlak ve hakiki Hakim; hüküm ve hikmet sahibi ; her şeyi hikmet üzere yaratıp, yerli yerinde yapan ; bütün emirleri, bütün işleri hikmetlerle dolu olan.
El – Vedud : İyi kullarını seven ; onları rahmet ve rızasına erdiren ; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya en çok layık olan.
El – Mecid : Azim-üş-şan; şanı yüce ve kadri büyük, Zat-ı şerefli, işleri pek güzel, ni'meti ve ihsanı hududsuz olan.

El – Bais : Peygamberler gönderen, Mahşer Günü mahlukatı diriltip kabirlerinden çıkaran, sebeb ve vesile olan.

Eş – Şehid : Her zamanda ve her mekanda her an hazır olan mahlukatının hepsini bilen.

El – Hakk : Gerçek olan, Varlığı hiç değişmeden duran, hakkı izhar eden ; ezeli ve ebedi olarak '' Var '' olan.
El – Vekil : Mutlak ve hakiki vekil ; kullarının işlerini düzelten ; işlerini usulüyle Kendisine bırakanların işlerini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyi yapıp, temiz eden.
El – Kaviyy : Tam ve kamil kudret sahibi ; pek çok güçlü, kayıtsız, şartsız herşeye Kadir.

El – Metin : Çok sağlam ; kuvvet ve kudret sahibi.
El – Veliyy : Dost ve yardım edici ; mü'minlere dost, yardım edici, mü'minleri seven ve işlerini neticelendiren.
El – Hamid : Hamdedilen, Övülen ve her senaya layık olan ; Sadece kendisine hamd ve sena da bulunulan, bütün varlıkların diliyle öğülen yegane Zat.
El – Muhsi : İlmiyle her şeyin sayısını bilen ; her şeyi sayıcı ve sayılarının bilincinde olan.
El – Mubdi : Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak yoktan var eden.
El – Muid : İade eden, Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan ; ölümden sonra tekrar dirilten.
El – Muhyi : Hayat evern, Mahluklarını yoktan var edip onlara yeniden hayat ihsan eden.
El – Mümit : Öldüren, Her canlının ölümünü yaratan ; yok eden, mahveden, dilediği her varlıkta ölümü meydana getiren.
El – Hayy : Mutlak ve Kamil Hayy ; ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan ; her şeye hayat ve can veren.
El – Kayyum : Zatiyle kaim, daima ayakta duran, gökleri, yeri ve her şeyi tutan ; her şeye mukadder olan, vaktine kadar durmak için sebeblerini ihsan eden.
El – Vacid : Mutlak ve hakiki gani olan, istediği şeyi bulan; Kendisine darlık, fakirlik ve acizlik arız olamayan; Kendisi için luzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan; istediğini istediği zaman bulan.
El – Macid : Azamet ve şerefle vasıflandırılmış; kadr ve şanı büyük, kerem ve cömertliği sonsuz olan.
El – Vahid : Tek, Zat'ında sıfatlarında, işlerindei mübarek isimlerinde, hükümlerinde asla ortağı , benzeri, dengi bulunmayan.
Es – Samed : Zeval bulunmayan ve Baki olan, herkesin muhtaç olduğu yegane Merci ; hacetlerin, isteklerin, muradların verilmesi, ızdırabların giderilmesi için müracaat edilen tek merci.
El – Kadir : Her istediğini, istediği gibi, sonsuz bir güç ve kudretle yapan; dilerse yapan, dilemezse yapmayan.
El – Muktedir : Kuvvet ve kudret sahibleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden; her mevcudu kuvvet ve kudreti altında tutan.
El – Mukaddim : İstediğini ileri geçiren, öne alan.
El – Muaahhir : İstediğini geri bırakan, geciktiren.
El – Evvel : Her şey üzerine kadim olan ; ilk, evveli olmayan Evvel, her varlığın Halik'i ve Evvel'i.
El – Ahir : Her şey yok olduktan sonra Baki olan, varlığı ezeli ve ebedi olan, sonu olmayan son.
Ez – Zahir : Alametleriyle vücudu aşikar olan; her yerde, her zaman tasarruflarıyla, kudretiyle, kibriyasıyle tecelli eden, görünen.
El – Batın : Yarattıklarının nazarından gizli olan ; görünmeyen.
El – Vali : Kainatı; her şeyi mülkünü ve her an olup biten hadiseleri tek başına tedbir ve idare eden.
El – Müteali : Noksanlıklardan yüce ve münezzeh ; yaratılmışların, O'nun hakkında akıl ve idraklerinin mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek üstün, Yüceler Yücesi.
El – Berr : İyilik ve ihsanı sınırsız olan; yarattıklarına muhtaç oldukları ni'metleri bahş ve ihsan eden.
El – Tevvab : Tevbeleri kabul buyurup, günahları afveden; kullarına, tekrar tekrar tevbe etmeleri için sebebler hazırlayan.
El – Müntekim : Suçluları,adaleti ile hak ettikleri cazaya çarptıran ; Kendisine isyan edenleri, asileri, canilileri,azgınları şiddetle cazalandıran.
El – Afüvv : Çok afvedici, çok acıyan, çok şefkatli, merhameti çok olan.
Er – Rauf : Pek esirgeyen, çok merhamet eden; merhamet,rahmet ve şefkatini esirgemeyen.
Malik'ül – Mülkü : Mülkün mutlak, hakiki, ebedi ve ezeli sahibi; kullarının ve onların malik olduklarının Malik'i, mülkünde dilediği gibi hükmünü tenfiz eden.
Zü'l - Celali Ve'l – İkram : Hem yücelik, hem de fazl, şeref ve kerem sahibi, Celal ve Kemal'i mutlak ve hakiki olan.
El – Muksit : Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan; mazlumlara insaf eden; adil, yarattıklarından hiç birine haksızlık, eza, cefa, eziyet, gadir, zulüm etmeyen.

El – Cami : İstediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan; birbirine benzeyen, veya birbirlerinin zıddı olan varlıkları bir araya toplayan.

El – Ganiyy : Zat'ı ve sıfatı ile her şeyden müstağni zenginliğinin hudud ve ölçüsü olmayan, Zat'ının dışında hiç bir şeye muhtaç olmayan.
El – Muğni : Kullarından dilediğini keremiyle zengin kılan ; istediği anda, istediği kadar zengin eden.
El – Mani : Bir şeyin olmasına mani olan ; koruyucu sebebleri yaratmak suretiyle helak ve noksanlık sebeblerini önleyen, def eden.
Ed – Darr : Elem ve zarar verici şeyleri yaratan ; dilediğine felaket, keder ve şiddet veren.
En – Nafi : Faydalı şeyleri yaratan ; hayır ve menfaat verici şeyler yaratan, dilediğine menfaat veren.
En – Nur : Bütün alemleri nuru ile nurlandıran ; göklerde ve yerde hakkı neşreden, bütün varlıklara akıl, iz'an, idrak veren ; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran.
El – Hadi : Hidayet veren, dilediği kulunu tevhid'le şereflendiren, hayırlı ve karlı yollara yönelten ; her şeye yön veren.
El – Bedi : Yarattıkların örneksiz ve maddesiz icad edip ; hayret verici alemleri yoktan var eden ; Zat'ında, sıfatlarında, fiillerinde asla benzeri bulunmayan.

El – Baki : Vücudu daim olan, fani olmayan ; Varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonuda olmayan ; bizatihi zaruri olan.
El – Varis : Mevcud olan her şeyin netice itibariyle varisi, mutlak sahibi ve hakiki maliki olan.

Er – Reşid : Kullarını irşad eden, doğru yolu gösteren; bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp, dosdoğru bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran.
Es – Sabur : Çok sabırlı ; şirk ve isyan yolunu seçenleri anında cezalandırmaya Kadir iken acele etmeyip tehir eden ve vakti gelince bir lahza geri bırakmadan cezalandıran.



TACUDDİN EL - BAYBURDİ
Read On 0 yorum

Tasavvufun Müslümanlar Üzerindeki Kötü Sonuçları..

13:36
TASAVVUFUN MÜSLÜMANLAR ÜZERİNDEKİ KÖTÜ SONUÇLARI

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Değerli Müslümanlar ! bu sohbetimizde inşaallah tasavvufu ele alıp ve onun Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetmeye çalışacağız…Bizi böyle bir çalışmaya iten sebep ise ; konunun tevhid inancını tepeden tırnağa altüst ettiğinden dolayıdır.

Şunu rahatlıkla ve bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki,tasavvuf ve onun getirdiği inanç ve ameller, geçmişte olduğu gibi bugün de binlerce inananın itikadını ve amellerini tepeden tırnağa bozmuş ve onların üzerinde - geçmiş cahiliye dönemlerinde bile görülmemiş - çok kötü sonuçlar doğurmuştur.

İşin en acı yönü ise ; Allah resulü s.a.v’in senelerce ortadan kalkması için çaba sarfettiği bir çok çirkin inanç ve ameller,bu gün tasavvuf adı altında Allah’a yakınlaşma maksadı olarak icra edilmektedir.

Değerli Müslümanlar ! Tasavvuf – diğer bir ifadeyle tarikatlar – hak-kında şimdiye kadar yapılan tarifler ve tabirler bir çok yönüyle kapalı kalmış ve bu tarif ve tabirler tam manasıyla doyurucu olmamıştır... Çünkü bu konudaki yapılan izahlar,tarifler sürekli ve genelde “ tasavvuf “ kelimesine takılmış kalmış, dolayısıyla bu ismin h.200 veya 250 yıllarında çıktığı anlatılarak, asıl anlatılması gereken bu isim adı altında - din adına - işlenen cinayetlerden bahsedilmemiştir…. Veya bahsedilmişse de,bu bir çok yönüyle kapalı bırakılmış ve konu ile ilgili cüz’i şeyler anla-tılmıştır.

Halbuki üzerinde durulması gereken bu isimler değil. - Yani,tasavvuf ve tarikat isimlerine takılıp kalmak değil – bu isimler adı altında işlenen şeyler olmalıdır. İşte önemli olan nokta burasıdır.

Çünkü,bu isimlerle isimlenmek - yani mutasavvıf veya sofi diye isim-lenmek - insanı dinden imandan çıkaracak bir problem değildir. Bunlar sadece ve sadece islam’da olmayan birtakım isimler ve yanlışlıklardır. Ama işin tehlikeli boyutu,- biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - bu isimler adı altında işlenen itikadi ve ameli yanlışlıklardır. Çünkü bunlar insanı dininden imanından soyutlayan problemlerdir.

Öyleyse sözü daha fazla uzatmadan ve isimlere de takılıp kalmadan, gelin hep beraber tasavvufun inananlar üzerindeki çirkin etkilerine şöyle bir nazar edelim… Bakalım tasavvuf Müslümanlara neler getirmiş ve yine bakalım tasavvuf onlardan neleri götürmüştür.


İşin doğrusu ; getirtiği olumlu bir şeyler olmadığı için biz götürmüş olduğu şeylerden ve açtığı derin yaralardan bahsetmeye çalışacağız.

TASAVVUF İNANANLARIN ALLAH İNANCINI BOZMUŞTUR

Tasavvuf her şeyden önce,öne sürmüş olduğu birtakım gayri islami inanç sistemiyle Müslümanların kısmı azamının Allah inancını boz-muştur.

Değerli Müslümanlar ! Aradaki farkı ve uçurumu görmeniz açısından önce islam’ın tarif ettiği Allah inancına ve sonrada tasavvufun öne sürdüğü Allah inancına şöyle bir nazar edelim…. Nazar edelim ki, tasav-vufun öne sürdüğü Allah inancının ne kadar batıl,tutarsız ve saçma bir inanç olduğunu gözler önüne serelim.

İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ ALLAH İNANCI

İslam akidesinde Allah inancı ; varlığı ezeli ve ebedi olan,eşi ortağı ve benzeri bulunmayan, yoktan vareden, zatı ve sıfatları bakımından bütün noksanlıklardan münezzeh olan,yaratmış olduğu mahlukatından tama-men ayrı Arşının üzerinde olan, kendisinin dışında her şeyin sonradan yaratılmış olup ve kendisi var iken hiçbir şeyin olmadığı tek varlıktır...İşte islam’ın tarif ettiğ Allah inancı ana hatları ile böyledir.

Çünkü Rabbimiz kendisini böyle tanıtıyor. O’nun Resulü Muhammed s.a.v Alemlerin rabbini böyle tanıtıyor.

Rabbimiz kerim kitabında :

هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“ O – Allah ki – ilk’tir - yani kendisinden önce hiçbir varlık yoktur - ve Sondur. – yani kendisinden sonra hiçbir varlık yoktur.Her şey yok olurken sadece O kalacaktır - Zahir’dir – yani varlığı delillerle gün gibi açıktır – Batın’dır – yani zatının hakikatı gizlidir.Akıllar onun özünü idrak edemezler – O her şeyi bilendir “
HADİD : 3.AY.

Ayet’i celilesiyle ; ezeli ve ebedi olduğunu,zahir ve batın olduğunu ve ayrıyeten her şeyi bildiğini kullarına haber vermektedir.

Rabbimiz yine :

“ Allah her şeyin yaratıcısıdır ve her şeyin yöneticisidir “
ZÜMER : 62.AY.

Ayet’i celilesiyle ; kullarına istisnasız her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi kendisinin olduğunu haber vermektedir.

Rabbimiz yine : إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

“ Şüphesiz ki rızık veren sağlam kuvvet sahibi ancak Allah’tır “

ZARİYAT : 58.AY.

Ayet’i celilesiyle ; Rezzak ve çok çetin bir kuvvet sahibi olduğunu kullarına haber vermektedir.

Allah’u Azze ve Celle ; “ O’na benzer hiçbir şey yoktur “ ŞURA : 11.AY.

Ayet’i celilesiyle,zatına benzer hiçbir şeyin olmadığını.

“ … Yaşatan ve öldüren Allah’tır … “ ALİ İMRAN :156.AY.

Ayet’i celilesiyle,bütün canlılara hayat veren ve onları tekrar öldüren ken-disinin olduğunu.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “ Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım bekleriz “ FATİHA : 4.AY.

Ayet’i celilesiyle,ibadet adı altında her ne var ise onların sadece ve sadece kendisine takdim edileceğine ve yardımın da sadece ve sadece kendisinden bekleneceğine kullarının inanmalarını emretmiştir.

Ve yine Allah’u Teala :

“ Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa O'ndan başka onu gide-recek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa ; işte O, her şeye gücü yetendir. O, kullarının üzerinde kâhhar olandır . O, hikmeti sonsuz olandır ve herşeyden haberdardır. “
YUNUS : 107.AY.

Ayet’i celilesiyle, gerçek fayda ve zarar verme gücüne sadece ve sadece kendisinin sahip olduğunu ve kendisi bir şey dilediği zaman onun önüne hiçbir şeyin geçemeyeceğini kullarına haber vermektedir.

Ve yine Allah’u Azze ve Celle :

“ Allah'dan başka kendisine Kıyamet'e kadar cevap veremeyecek olan ve kendilerine yapılan duadan habersiz olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir ? ……………… ”
AHKAF : 5.6.AY.


Ayet’i celilesi ve : “ …… O'ndan başka çağırdıklarınız bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değillerdir. Onlara dua etseniz duala-rınızı işitmezler. İşitseler dahi isteklerinizi yerine getiremezler…“

FATIR : 13 . 14 .AY.

Ayet’i celilesiyle ; sadece ve sadece kendisine dua edileceğini, kendi-sinden medet umulacağını, dolayısiyle kendisinden başka hiç kimsenin dualara karşılık veremeyeceğini kullarına haber vermektedir.

Yüce Rabbimiz yine : إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ

“ Şüphesiz ki Rabbin daima gözetleme yerindedir ” FECR : 14.AY.

Ayeti kerimesiyle, kendisinin yarattığı şeylerden tamamen ayrı bir yerde olduğunu zikretmiş ve bu yerin de neresi olduğunu belirtmek için ;

الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى

“ Rahman - olan Allah - Arş’a istiva etmiştir. ” TAHA : 5.AY.

أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ

“ Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz ? … “

MÜLK : 16.AY.

أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ

“ Yoksa siz, gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına gönderme-yeceğinden emin misiniz ? …… "
MÜLK : 17.AY.

Ayet’i celileleriyle de, göklerin fevkinde Arşının üzerinde olduğunu kullarına haber vermiştir.

Ayrıyeten Allah resulü s.a.v bir çok hadisi şeriflerinde ; “ … Ben gökte olanın eminiyim … “ “ … Yerdekilerine merhamet edin ki, gökteki olan da size merhamet etsin … “ “ … Allah Arşının üstünde yanında olan kitapta şöyle yazmıştır ; Rahmetim gazabıma galebe çalmış- tır … ” ve Muaz için “ … Sen yedi kat semanın üstündeki Melik’in verdiği hüküm ile hükmettin … “ ifadeleriyle Alemlerin yaratıcısı olan Allah’ın, yaratmış olduğu her şeyden ayrı olarak kainatın en üstünde olduğunu bildirmiştir.


İşte İslam’ın tarif ettiği Allah inancı budur….. Dolayısıyla kendisine hakkıyla iman eden muvahhidlerin inancı da böyle olmalıdır…..

Onlar ; Allah’ın evvel ve ahir olduğuna iman ederler…. Onlar ; öldüren ve diriltenin sadece ve sadece Allah olduğuna iman ederler …Onlar ; her şeyi yoktan varedenin ve onları koruyup kollayanın Allah olduğuna iman ederler…. Onlar ; Alemlerin rızkını tedarik edenin ve çetin güç ve kuvvet sahibi olanın sadece ve sadece Allah olduğuna iman ederler…. Onlar ; kendisine iman ettikleri rablerinin bir çok isim ve sıfatlarının olduğuna ve bu isim ve sıfatlarında kendisinin hiçbir şeye benzemediğine iman eder-ler…. Ve yine onlar ; sadece ve sadece Allah’a dua edileceğine,O’ndan istenileceğine,O’na yalvarılacağına ve O’ndan başka hiç kimseye dua edilmeyeceğine iman ederler…. Onlar ; ibadet adı altında her ne var ise onun sadece ve sadece Allah’a takdim edileceğine ve fayda ve zararın yine sadece ve sadece O’ndan geleceğine iman ederler… Ve yine onlar ; kendilerini yoktan vareden yaratıcılarının bu kainatın en üstünde Arşının üzerinde olduğuna iman ederler….Ve en önemlisi onlar ; bu inançlarında isbat ve nefyi bir arada yürüterek, Allah için kabul ettikleri bir şeyi yara-tıklardan nefyederler.

İşte değerli kardeşlerim ! İslamın Müslümanlardan istediği ve beklediği Allah inancı bu şekildedir. Bu inanç, taa öteden beri ehli sünnet ve’l cemaatin inancıdır. Bu inanç, daha hayatta iken cennetle müjdelenen sahabenin ve onlara güzellikle tabi olanların inancıdır.

TASAVVUFUN TARİF ETTİĞİ ALLAH İNANCI

Ama ne yazık ki,üzerine İslam kılıfı geçirilerek binlerce inanana sunu-lan ve yutturulan Tasavvuftaki Allah inancı böyle değildir.

Tasavvuftaki Allah inancı ; biraz önceki Kur’an ve Sünnet’in tarif ettiği Allah inancı ile tamamen ters ve birbirine taban tabana zıd olan bir inançtır.

Aslında meseleyi araştıranlar soruşturanlar şunu çok iyi bilirler ki ; tasavvuf denildiği zaman bunun temelinde “ vahdeti vücut “ inancı yatmaktadır .…. Yani, her ne kadar bu yolun müntesibi olan cahil insanların kısmı azamı “ vahdeti vücuttan “ kastın ne olduğunu bilmeseler de, istisnasız her kolun ve her gurubun temel inancı budur.

VAHDETİ VÜCUT : Kelime anlamıyla,varlığın birliği demektir.Yani,eşyada yada varlıkların görünen yapısındaki çokluğa rağmen, hepsi mahiyet itibariyle tek bir özelliği sergilerler… İşte bu çokluk içindeki birliği görmek, “ birlikteki çokluk “ demektir.


Bu inanç ve anlayış,doğu ve batı kültürlerinde olduğu gibi tasavvuf inancını bayraklaştıran ve onun önderliğini yapan başta İbni Arabi, Hallacı Mansur, Ebu Bekr Şibli, Sadreddin konevi, Celaleddini Rumi, Yunus Emre ve Şemseddin Tebrizi gibi şahsiyetlerde de açıkça görül-mektedir.

Bu inanç ve uygulamaların hiç birisini islam’da görmeniz mümkün değildir. Bunlar ancak Hinduzim’de, Budizm’de, Şamanizm’de, Zerdüş-lük’de ve bütün Paganizm - yani şirk - dinlerinde görülen şeylerdir.

Delilleriyle de isbat edeceğimiz gibi bu inanca sahip olanlar,geçici ve fani olanla kalıcı ve ebedi olanı birleştirmektedirler... Daha açık bir ifa-deyle bunlar,birincisini ikincisine irca etmek suretiyle cüz’ün, ait olduğu bütüne kavuşması inancındadırlar.

Değerli Müslümanlar işin açığı bunlar, – haşa – her şeyin Allah olduğu inancındadırlar.

Gelin hep beraber bu batıl dinin İslam adı altında Müslümanlara Pazar-ladıkları ve takdim ettikleri çirkin inancı ve onun hareretli savunucularının ilhad ve küfür olan sözlerini beraber okuyalım.

İBNİ ARABİ : Bu zat ; “ vahdet’i vücut “ inancının başta gelen savunu-cularındandır. Zaten tasavvuf denildiği zaman ilk önce bu isim akla gelir.Bu kimse Din adına öyle şeyler zırvalamıştır ki, inanın kendisinden önce bu şekilde Allah’a karşı küfreden hiç kimseyi göremezsiniz. Gelin hep beraber bu küfür önderinin – ki,aslında kendisine şeyhu’l ekber denilmesine rağmen şeyhu’l ekfer’dir – bunun çirkin ve pislik kokan inancını ve sözlerini okuyalım… Bakın neler zırvalıyor :

“ …. Hak ile halk arasını ayıramazsın.Şu halde her varlık hak’tır,yahut her şey halk’tır dersin. Yahutta,o bir bakımdan hak’tır,bir bakımdan da halk’tır diyebilirsin …. “
FİSUS UL-HİKEM : 99.S – İST- KİTABEVİ 1981

“ Yaratan,yaratılan,halık,mahluk,hep O’dur. O’nun dışında,O’nun varlığı haricinde hiçbir varlık tassavur edilemez.Çünkü Vücut birdir.

FİSUS UL-HİKEM : 13.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Var olan kimdir ? Varlık nedir ? Varlıkta bir belirme vardır.O beliren var olan zatın kendisidir.O’nu umumileştiren hususileştirmiş oldu,O’nu hususi gören de,umumileştirmiş oldu. Tek varlıktan başka varlık yoktur.Şu halde nur ile zulmet aynıdır “
FİSUS UL - HİKEM : 99.S – İST- KİTABEVİ 1981
FİSUS UL-HİKEM : 190.S M.E.B YAYINLARI İST-1992


“ Ey nefsinde varlıkları yaratan,sen yarattığın şeylerin hepsisin. Varlığı nihayetsiz olan şeyi sen vücudunda yaratırsın.Şu halde sen hem dar hem de genişsin “
FİSUS UL-HİKEM : 55.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Bir vakit olurki kul şüphesiz rabb olur.Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner ….. “
FİSUS UL-HİKEM : 57.S – İST- KİTABEVİ 1981

“ Allah beni över, ben de Onu. O bana kulluk eder, ben de Ona,Bir halde ben Onu ikrar eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce de inkâr ederim…. “
FİSUS UL-HİKEM : 48.S İSTANBUL- KİTABEVİ 1981
FİSUS UL-HİKEM : 13.S M.E.B YAYINLARI İST-1992

“ Sen kulsun ve sen Tanrı'sın ; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir….. “
FİSUS UL-HİKEM : 101.S M.E.B YAYINLARI İST-1992

YUNUS EMRE : Bu zat’da aynı kervanın yolcularından olup , Allah ve insa-nın aynı şey olduğunu zırvalamıştır. İşte onun zırvalarından bir kaçı :

Ete kemiğe büründüm …. Yunus diye göründüm.
Sıyırın eti kemiği,işte onun sesi,işte onun kendisi.
Ol kadiri kün feye kün,lutfedici sübhan benem.
Kesmeden rızkı veren cümlelere sultan benem.
Nutfeden Adem yaradan,yumurtadan kuş türeten.
Kudret dilini söyleten,zikreyleten sübhan benem.

Hem batinem hem zahirem,hem evvelem hem ahirem.
Bu cümlesini yaratıp tertib eden Yezdan benem.
Yoktur anda tercüman,andaki iş bana ayan..
Bin bir adı vardır bir adı da Yunus,ol sahibi Kur’an benem.

YUNUS EMRE : KÜLTÜR BAKANLIĞI 1275 KÜLTÜR ESERLERİ 161 SAYFA.361

Aynı kitapta yine Yunus’tan şöyle bahsedilir : “ …. Şiirlerinde Allah’ı insanlaştıran ve insanı da Allah’laştıran ilk ozan Yunus Emre’dir. Yunus Allah’ı uzun uzun aradıktan sonra O’nu,insanın canevinde bulduğunu şu sözlerinde anlatmaktadır :

Bu tılsımı bağlayan. Çok aradım özledim.
Türlü dilde söyleyen. Yeri göğü aradım.
Yere göğe sığmayan. Çok aradım bulmadım.
Sığmış bu can içinde. Buldum insan içinde.


Görüldüğü gibi Allah’ı insan içinde bulan Yunus,insanı Allah gibi yada Allah’ı insan gibi konuşturmuştur. Yine şu sözlerinde olduğu gibi :

“ Evvel benem ahir benem, canlara can olan benem “

YUNUS EMRE : KÜLTÜR BAKANLIĞI 1275 KÜLTÜR ESERLERİ 161 SAYFA.365


MEVLANA : Mevlana olarak isimlendirilen Celaleddini Rumi’de bir çok inanan tarafından hakkıyla tanınamamış ve kendilerine büyük İslam önderi olarak sunulmuştur. Halbuki bu şahsiyet de aynı şekilde “ vahdeti vücud “ inancına sahip olup,onun da islam’la tabab tabana zıd olan bir çok çirkin söz ve davranışları mevcuttur….. İşte onlardan bir kaçı :

“ …. Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın,onu şiir halinde söylemekteki muradım ise senin sesindir. Bence sesin,Allah sesidir.Aşık, haşa sevgilisinden ayrılmaz. İnsanların canı ile insanın rabbi arasında keyfiyetsiz,kıyasa sığmaz bir ulaşma,bir birlik vardır. “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın,Allah attı ….. “ ENFAL : 17.AY. Ayetini okumuşsun ama cisimden ibaretsin,cüz’lerde kalakalmışsın …. “

MESNEVİ : 4.C.62.63.S. M.E.B1991 İST

Bilindiği gibi bu Ayet’i celile de,Resulullah s.a.v’e yönelik bir hitap vardır. Allah resulü s.a.v Bedir harbinde iken ellerini kaldırarak : “ Ey Rabbim ! eğer şu topluluğu helak edecek olursan bir daha asla yer-yüzünde sana ibadet edilmeyecektir “ diye dua etmişti. Cibril’de ona : “ Bir avuç toprak al ve bunu onların yüzlerine at “ dedi. Peygamber s.a.v de bir avuç toprak alarak onların yüzlerine attı.Bunun üzerine müş-riklerden hiç kimse kalmadı ki gözlerine,burun deliklerine ve ağızlarına bu bir avuç topraktan isabet etmiş olmasın.Ve netice de arkalarını dönüp kaçtılar….. İşte bunun üzerine Rabbimiz Allah’u Teala : “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın, Allah attı ….. “ buyurarak, Müslümanlara Bedir harbinde nasıl yardım ettiğini zikretmektedir…… Ama ne yazık ki, bu küfür önderlerinin sözlerinden de anlaşıldığı gibi, bu Ayet’i kerime kendi sapık fikirlerine delil getirilmiştir… İslam önderi olarak tanıtılan bu şahsiyetin çirkin sözlerinden bir tanesi de şudur :

“ ….. Evvelce sen, varlığını tanrıya verdin … Karşılık olarak da tanrı varlığını sana verdi … “
MESNEVİ : 4.C.1.S. M.E.B - 1991 İST

“ ….. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden ve ne de arkasından ona yaklaşamaz….. “
MESNEVİ : 1.C.7.S. M.E.B - 1991 İST


ŞEMSEDDİN TEBRİZİ : Mevlânâ Şems-i Tebrizî'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretle­rine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ haz­retleri medresenin kadınlarına işaretle : " Haydi gidin Kimya Hatunu buraya getirin; Mevlana, Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır " buyurdu. Bunun üzerine kadın­lardan bir grup onu aramaya hazır-landıkları sırada Mevlânâ, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir ça­dırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Son­ra Şems " içeri gel " diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sor­du ve : " Kimya nereye gitti " dedi. Mevlânâ Şems : " Yü­ce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi " buyurdu, işte Bayezid'in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bit­memiş bir genç şeklinde göründü. “


MENAKİBU ARİFİN : 2 – 56.57.69.70.S - AHMED EFLAKİ - M.E.B ŞARK İSLAM KILASİKLERİ . İST.1989


SULTAN VELED : Sultan Veled'den nakledilmiştir ki : Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr'dan : " Abu Yezid : Ben Tanrı'mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur ? " diye sordular. Babam : " Bun­da iki hüküm vardır : Ya Bayezit Tanrı'yı sakalı bitme­miş genç şeklinde görmüş, yahut ta Bayezid'in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gö­zükmüştür " dedi.

MENAKİBU ARİFİN : 2 – 56.57.S -AHMED EFLAKİ - M.E.B ŞARK İSLAM KILASİKLERİ . İST.1989



İMAM RABBANİ : Bu insanın da meşhur Mektubat isimli eserini okudu-ğunuz zaman, onun da aynı inanca sahip olduğunu ve Allah’ın bütün eşyaya hulul ettiğini zikrettiğini göreceksinizdir…. İşte bu kimsenin de çirkin sözlerinden bazıları :

“ ….. Tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında,Yüce Allah’ın zahir ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim.Hem de tam manası ile her şeyden ayrı bir manada. O kadar ki ; bütün eşyada,tek tek bu tecelliyi gördüm.Özellikle kadınların kisvesinde.Hatta ayrı ayrı her uzuvlarında.Bu kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki,anlatamam. Bu ram olam işinde çaresiz bir duruma düştüm …. “

MEKTUBAT : 1.C.1. MEKTUB 38.39.S – MERVE YAYINLARI İST


BEYAZİD’İ BESTAMİ : Bilindiği gibi bu şahsiyet de bir çok inanan tara-fından hakkıyla tanınamamış ve kendisi, büyük İslam önderi olarak inananlara yutturulmuştur. Halbuki bu şahsiyet de aynı şekilde “ vahdeti vücud “ inancına sahip olup,onun da islam’la tabab tabana zıd olan bir çok çirkin söz ve davranışları mevcuttur….. İşte onlardan bir kaçı :

“ ….Allah’tan Allah’a çıktım. Nihayet ben de : “ ey ben sen olan “ diye seslendi…. “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 28-32.S
FERİDUDDİN ATTAR . TEZKİRETU’L EVLİYA : 1 / 160


“ ….. Noksan sıfatlardan münezzehim,şanım ne yücedir … “

DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 30.S


“ ….Çadırımı Arş’ın yanına kurdum…Allah’ım senin bana itaatin, benim sana itaatimden daha büyüktür … “

DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 29-30.S

“ … Allah’a yemin ederim ki,sancağım Muhammedin sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağımın altında cinler,insanlar ve Peygam-berler bulunmaktadır….”

“ … Beni bir defa görmen,Rabbini bin defa görmenden hayırlıdır … “

DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 29-30.S

Aynı ifadeleri,bu gün din adına kaleme alınmış ve insanlara sık sık tavsiye edilen “ GAZALİ’YE AİT İHYAU ULUMİ’D DİN “ kitabında da görebilirsiniz.

“ ….. Beyazidi Bestaminin Arşa çıkması ….. “

TUĞRA NEŞRİYAT - İHYAU ULUMİ’D DİN : 4.C.610.S


“ …. Ebu Yezid’i bir defa görmen, Allah’ı yetmiş defa görmenden daha hayırlıdır ….. “
TUĞRA NEŞRİYAT - İHYAU ULUMİ’D DİN : 4.C.610.S

Bu ve bunlar gibi daha nice insan ve din adına zırvalanan sözler var ki, bunları burada zikredecek olsak inanın vaktimiz ve sayfalarımız buna yetmeyecektir…. Bunlar elbetteki yaptıklarına kavuştular. Dolayısiyle bunlarla alakalı yapılacak tek şey ; ileri sürdükleri bu saçma sapan inançlarının çirkinliğini insanlara anlatmaktır.


Allah’u Azze ve Celle, henüz hayatta olupta bu çirkin inanca sahip olanlara hidayet nasibeylesin. Ve bunun yanı sıra Allah’u Teala ; tasav-vuf denildiği zaman, onu islam’dan zanneden,onu islam’ın özü olarak kabul eden ve özellikle de onu Allah’a yaklaşma vesilesi olarak gören bir çok zavallı ve kandırılmış kimselere de uyanmayı nasibeylesin…. Çünkü bir çok samimi Müslüman, bu kurumun temelinde yatan bu çirkin inanç-lardan haberleri yoktur….
Hatta bunların bu çirkin arızalarını dile getir-diğimiz zaman - bir çok tasavvuf ehli - bunları kesinlikle kabul etmiyor. Buda gösteriyor ki, tasavvufa ilk giren ve bu konuda yeni olan kimselere bu çirkin şeylerden bahsedilmiyor. Zaten şahit olanlarda bilirler ki,bu kurumda kademe kademe ilerleme sözkonusudur. Ve bunlarıda ; fenafi’ş şeyh … fenafi’r resul … fenafi’llah … ve … bekabi’llah diye kodlamışlardır.


TASAVVUF İNANANLARIN PEYGAMBER İNANCINI BOZMUŞTUR


Tasavvuf,biraz öncede dile getirdiğimiz gibi inananların sadece Allah inancını bozmamıştır. Tasavvuf,öne sürmüş olduğu birtakım gayri islami inanç fikirleriyle Müslümanların peygamber inancını da bozmuştur.

Değerli Müslümanlar ! Bu konuda da aradaki farkı ve uçurumu gör-memiz açısından islam’ın tarif ettiği peygamber inancı ile tasavvufun öne sürdüğü peygamber inancına da şöyle bir nazar etmemiz gerekir…. Nazar etmemiz gerekir ki, tasavvufun öne sürdüğü peygamber inancının ne kadar batıl, tutarsız ve saçma bir inanç olduğu gözler önüne serilsin.

İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ PEYGAMBER İNANCI

Değerli kardeşlerim ! İslam akidesinde tarif edilen Peygamber inancı şudur ; “ … Allah’ın insanlar için seçip gönderdiği Muhammed s.a.v, her şeyden önce Allah’ın kulu ve resulüdür. Kendisi de aynen Allah’ı dinini yaşama hususunda sorumlu olan bir mükellefti… Onun içindir ki şehadet kelimesinde inanalar : “ Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu “ derler.

Allah’u Azze ve Celle onu,kulları arasında müjdeleyici,uyarıcı ve hakka davet edici olarak göndermiştir… Rabbimiz şöyle buyurur :

“ Allah peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak gönderdi ki,peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı bir paha-neleri kalmasın “
NİSA : 165.AY.
Rabbimiz yine şöyle buyurmaktadır :

مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ”……

“ Muhammed sizin adamlarınızdan birinin babası değildir, fakat Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…… “
AHZAB.40.AY.
وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا

“ … Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz …”
NUR.54.AY.

Kendisine itaat ve iman edilmesi için gönderilen bu resul, Din adına ancak kendisine vahyedileni konuşan, insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmeden, indirilen vahye ne bir ziyadelik ve ne de bir noksanlık yapma yetkisi olmayan, gaybı bilmeyen, kendiliğinden şefaat edemeyen, kendiliğinden mucize gösteremeyen bir insan idi…. Allah’u Azze ve Celle Resulü ile alakalı olarak zikretmiş olduğu :

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

“ O, heva ve arzusundan konuşmaz. Onun söyledikleri, yalnızca kendisine ilka edilen bir vahiy’dir. “
NECM.3-4.AY.

إِنْ أَتَّبِع إِلَّا مَا يُوحَى إِلَي

“ Ben, ancak bana vahyolunana uyarım ……”
AHKAF.9.AY.

Ayet’i celileleriyle; Peygamberinin din adına konuşmalarının vahye dayalı olduğunu haber vermiştir… Ve yine :

“ Ey Muhammed sen onlara deki : ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem, ben size meleğim de demiyorum.….. “
EN’AM : 50.AY.

Ayeti celilesiyle ; Resulünün, Allah’ın hazinelerinden insanlara dağıtmak için bir yetkiye sahip olmadığını, gaybı bilmediğini, Resulünün de kendi-leri gibi bir insan olduğunu ve melek olmadığını haber vermektedir… Ve yine Allah’u Azze ve Celle :

“ Ey Muhammed ! onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, sakın onların keyiflerine uyma…… “
MAİDE : 49.AY.

Ayet’i celilesiyle ; Resulünün dinle alakalı hususlarda insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmettiğini ve insanların heva ve arzularına göre hareket etmediğini bildirmektedir…… Rabbul izzet yine :


“ Hiçbir resul, Allah’ın izni olmadan bir mucize getiremez ”

MÜ’MİN : 78.AY.
Ayet’i celilesiyle de ; Peygamberlerin kendi isteklerine göre tasarruf sahibi olmadıklarını ve kendileri istedikleri zaman bir mucize göstereme-yeceklerini anlatmaktadır…. Ve yine Allah’u Teala :

“ O’nun izni olmadan katında hiç kimse şefaat edemez “
BAKARA : 255.AY.

Ayet’i celilesiyle de ; Peygamberinin kendiliğinden şefaat etme selahiye-tine sahip olmadığını ve ne zaman kendisine “ şunlara şefaat et “ diye izin verilir ise, işte o zaman şefaat edeceğini açıkça haber vermektedir.

Ve yine Allah’u Azze ve Celel :

“ Ey resulüm onlara deki : ben kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda ve ne de bir zarar verme gücüne malik değilim….. “

A’RAF :188.AY.

“ Ve yine de ki : Ben size ne zarar verebilirim ve ne de size iyilik edebilirim
CİN : 21.AY.

Ayet’i celileleriyle ; Peygamberinin fayda ve zarar verme gücüne sahip olmadığını anlatmaktadır….. Ve yine Allah’u Azze ve Celle :

Uhud savaşında yaralanıp dişinin kırıldığı bir esnada kızarak müşrikler için kullanmış olduğu :” Nebilerinin başını yaralayan bir topluluk nasıl felaha erer ki “ sözlerinden sonra indirmiş olduğu :

“ O konu da senin yapabileceğin bir şey yoktur. Allah ya onların tevbelerini kabul edip affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azabeder “
ALİ İMRAN : 128.AY.

Ayet’i celilesiyle de Resulüne ; “ insanların felaha erip ermeme işinde senin yapabileceğin bir şey yoktur. Sen sadece tebliğ görevini yap,çünkü hidayet verici olan sadece ve sadece benim “ buyurarak ,onun hidayet verici olmadığını ve insanlara kızdığı zaman da onların helak olmaya-caklarını anlatmaktadır.

Görüldüğü gibi Allah’u Azze ve Celle bu Ayet’i celilesinde Resulünün kızarak söylemiş olduğu bu sözünü tasvib etmemiştir……. Nedeni ise ;

“ insanların felaha erip ermeme işinde veya onların helak olup olmama işinde peygamberin kızıp kızmaması ölçü değildir “

İşte Allah’u Azze ve Celle buna işaret ederek, Peygamber hususunda inananların ölçülü olmalarını ve peygamber kızdığı zaman insanlar helak olur veya artık iflah olmaz şeklinde bir inanca sahip olmamalarını iste-miştir. Yani insanların hidayeti veya helakı, sadece ve sadece Allah’u Teala’nın gadabına veya rızasına bağlıdır.

Bununla beraber yine bilindiği gibi Peygamber s.a.v, en yakını ve sevdiği kişiler olan insanlara dahi hidayet verememiştir…. Çünkü Allah’u Teala :

“ Sen sevdiklerine hidayet veremezsin “ buyurmaktadır.

İşte ana hatlarıyla İslamdaki peygamber inancı budur….. Dolayısıyla Resule iman hususunda şuurlu ve basiretli bir müslümanın inancı da böyle olmalıdır.

TASAVVUFTAKİ PEYGAMBER İNANCI

Ama ne yazık ki tasavvuftaki peygamber inancı bu anlatılanların tama-men tersinedir.
Tasavvuf, her şeyden önce biraz evvel ki bahsini ettiğimiz “ vahdeti’l vücut “ inancı gereği – haşa – Peygamberin Allah’tan bir parça oldu-ğuna inanmaktadır…. Bunu biraz önce Mevlana olarak isimlendirilen Celaleddini Rumi’nin şu sözlerinde açıkca görmüştük ;

“ … İnsanların canı ile insanın rabbi arasında keyfiyetsiz,kıyasa sığmaz bir ulaşma,bir birlik vardır. “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın, Allah attı ….. “ ENFAL : 17.AY. Ayet’ini okumuşsun ama cisimden ibaretsin,cüz’lerde kalakalmışsın …. “

İBNİ ARABİ : ise bu inancını şu sözleriyle ortaya koymaktadır : “ Mekke den Medine ye hicret eden Allah’tı ve O’nunla beraber ikinci bir şey yoktu ….. “ İkinci bir sözünde şunları söylemektedir :

“ … Muhammedin hakikatı bütünüyle alemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır.Onun varlığı o ilahi nurdan,boşluktan ve külli hakikat-tandır.Boşlukta kendisi varolmuş ve alemin kendisi onun tecellisinden meydana gelmiştir ….. “
FUTUHATU’L MEKKİYE : 1.152

ABDUL GANİ EN-NABLUSİ de bu konudaki küfrünü ve ilhadını şu sözleriyle ifade etmektedir :


“ …Muhammed ancak Muhammed’e salat okumuştur.Çünkü kulların ona salatı isminin suretinden bir emriyle kullardan sadır olmuştur.( Yani, Kuran’da Allah mü’minlere muhammede salat okumalarını emrederken, gerçekten emreden Muhammed’in kendisiydi ve Allah, salat okuyan kulların suretine bürünmüştür. ) … “
MECMUU’L AHZAB : 557

Bununla beraber tasavvuf ; “ Nebiler avam’a geldi,veliler ise havas’a geldi “ dolayısiyle “ veliler deryaya daldı, nebiler ise sahilde kaldı “ gibi sözlerle, tasavvuf yolunda ilerlemiş velilerin peygamberlerden üstün olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Şems’i Tebrizi Nefahatu’l Üns’te Beyazid’i Bestami’nin Muhammed’den üstün olduğunu açıkça söylemektedir … “
NEFAHATU’L ÜNS : 640.S

Sultan veled buyurdu ki : “ bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada dedi ki : halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir.Mesela,“ Bir adam Beyazid’in müritlerinden birine : senin şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi ? diye sordu. Mürid : “ benim şeyhim “ diye cevap verdi. Sonra : “ Ebu Bekir mi büyük,senin şeyhin mi ? diye tekrar sordu. O yine : “ benim şeyhim “ diye cevap verdi. Nihayet o birer birer sahabeyi saydı,fakat mürid yine şeyhinin hepsinden üstün olduğunu söyledi.Sonra : Muhammed mi üstün, senin şeyhin mi ? dedi. O yine : “ Benim şeyhim büyüktür dedi “ En sonunda : “ Allah mı büyük,senin şeyhin mi ? “ diye sordu. Mürid : “ Ben Allah’ı şeyhimle gördüm, şey-himden başka bir şey tanımam “ dedi.
MENAKİBU ARİFİN : 1.C.324.S

Bunun yanında Tasavvuf ; hatemu’l enbiya’ya rakip olarak uydurdukları hatemu’l evliya nazariyesini ortaya atmışlardır. Yani, peygamberlerin so-nuncusu Muhammed s.a.v olduğu gibi hemen hemen her tasavvuf önderi veya meşhuru kendisini hatemu’l evliya ilan etmiştir.

Bu konudaki inançları ise ; Hatemu’l enbiya, Peygamberin adı dışında onun bütün sıfatlarına sahiptir. Zamanın en üstün temsilcisidir. Gayb’tan haber verir,insanların kalplerini okur,kader üzerinde tasarrufu vardır, melekler kendisine vahy getirir,melekleri görürler,kısacası peygamberin bütün özelliklerine sahiptiler.Hatta biraz önce de ifade ettiğimiz gibi ; Peygamberden dahi üstündürler.

Ve yine tasavvuf ; onu insanüstü bir varlık göstererek,bütün alemin kendisi için yaratıldığını, bütün varlıkların ondan meydana geldiğini, herkesten ve her şeyden önce yaratıldığını öne sürerek inananların onun hakkındaki inancını bozmuştur.


el-İbriz kitabının sahibi Abdulaziz ed-Dabbağ şöyle demektedir : “ Arş ve ferşiyle,yer ve gökleriyle,cennet ve perdeleriyle,alt ve üstleriyle ne varsa, hepsi bir araya getirilip bekıldığında Muhammed’in nurundan bir parça olduğu görülür.Muhammedin bütün nuru bir araya getirilip Arşa konulsa, Arş erir.Arşı örten yetmiş kat perdeye yöneltilse,perdeler parçalanırlar. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa, hepsi dökülür ve dağılırlar.”
EL- İBRİZ : 2 / 84

Hatta bu gün etrafımızda söylenen ve adına da hadis’i kutsi dedikleri şu ifadeler de bu inancın parçalarından birisidir :

“ Allah’u Teala – güya - buyurmuşlar ki : “ Ey Muhammed ! eğer sen olmasaydın sen, ben bu alemi yaratmazdım “

Haşa,bu ifadeler şirk ve küfürdür. Çünkü biraz önce de zikrettiğimiz gibi,Allah’u Azze ve Celle her şeyi kendisine ibadet etsinler diye yarat-mıştır.

Hulasa,daha burada zikretmekte zorluk çekeceyimiz bir çok bu mana-da sözler mevcuttur…. İşte bunlar ; tasavvufun bu konudaki inancıdır.
Biraz önce de zikredildiği gibi ; belki tasavvufla yeni tanışan veya kendisinin bunlardan haberi olmayan birileri,bu ifadeleri kabullenme-yebilir. Ki,zatan tebliğlerimizde bazen buna rastlıyoruz. Fakat unutul-maması gerekir ki,baştan beri anlatmaya çalıştığımız bu inanç tasaffufun temelinde olan şeylerdir.


TASAVVUF İNANANLARIN VAHY İNANCINI BOZMUŞTUR

Tasavvuf bu anlatılanlarla beraber,öne sürmüş olduğu birtakım gayri İslami ifadelerle Müslümanların kısmı azamının vahy inancını bozmuştur.

Bu konuda da aradaki farkı ve uçurumu görmemiz açısından önce İslam’ın tarif ettiği vahy inancına ve sonra da tasavvufun öne sürdüğü vahy inancına göz atmamız gerekir….. Göz atmamız gerekir ki, tasav-vufun öne sürdüğü vahy inancının Kur’an ve Sünnete ne kadar ters düş-tüğünü gözler önüne serelim.


İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ VAHY ANLAYIŞI


Değerli kardeşlerim ! İslam’ın Kur’an ve Sünnet çizgisinde tarif ettiği vahy anlayışına geçmeden önce isterseniz bu kelimenin tarifini bir öğrenelim.

Luğat olarak vahy ; “ … işaret … ilham … gizli söz … gizli ve süratli bir şekilde bir şeyi bildirme … “ manalarına gelir. Diğer bir ifadeyle de şöyle denilmiştir : “ Vahy ; başkasına gizli kalacak biçimde kendisine yöneltilen kimseye mahsus gizli ve süratli bir şekilde bildirmedir “

Bu ise ; Rahmani ve şeytani olarak ikiye ayrılır. Yani, Allah’tan bir öğreti mahiyetinde gelen ilahi bir bilgide olabilir, şeytanın fısıldaması yoluyla gelen bir bilgi de olabilir.

Allah’u Azze ve Celle kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

“ Allah bir beşerle karşılıklı asla konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından,yahut bir resul gönderipte kendi izniyle dilediğini vahyetmesi müstesna. O, yücedir, hakimdir “
ŞURA : 51.AY.

Ayeti kerimenin ifadesine göre Allah’u Teala’nın insan için vahyi – diğer bir ifadeyle – öğretisi üç şekilde olmuştur.

1 - Ona vahyetmesi.
2 - Perde arkasından konuşması.
3 - Elçi aracılığı ile dilediğini bildirmesi.

Ona vahyetmesi : Allah’u Teala’nın direk olarak resulünün kalbine ilka etmesidir.Bu,uyanıkken olduğu gibi,uyku halinde de olmuştur.

“ … Aişe r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v’in ilk vahy başlangıcı,uykuda doğru rüya görmekle olmuştur….. “
BUHARİ : 1.C.146.S - MÜSLİM : 1.C.160.N

“ … Aişe r.a dan.Dedi ki:Haris ibn Hişam Resulullah s.a.v’den : Ya Rasu-lallah ! sana nasıl vahy geliyor ? diye sordu. Rsulullah s.a.v :
- Vahy bana bazı vakitlerde çıngırak sesi gibi gelir ki,bana en ağır geleni de budur …… “
BUHARİ : 1.C.144.S

Perde arkasından konuşması : Bu konuşma şekli ise,bilindiği gibi Allah resulü s.a.v’in miraca çıktığı zaman vuku bulmuştur. Kendisine mirac dönüşü Aişe validemiz tarafından şu sorulmuştu ; Rabbini gördün mü ?



Resulullah s.a.v ise şöyle buyurdular : “ Ya Aişe ! sen işitmedin mi ? Allah’u Teala :
لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

“ Gözler O’nu idrak edemez. Fakat O, bütün gözleri idrak eder. Çünkü O latif’tir, habir’dir. “ EN’AM : 103.AY.

Ve yine işitmedin mi ? Allah’u Teala :

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

“ Allah bir beşerle karşılıklı asla konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından, yahut bir resul gönderipte kendi izniyle dilediğini vahyetmesi müstesna. O, yücedir, hakimdir “ ŞURA : 51.AY.

MÜSLİM : 1.C.177.N

Elçi aracılığı ile dilediğini bildirmesi : Bu şekildeki vahy ise ; Cibril’in bazen görünmeden, bazen asli suret ve heybetiyle ve bazen de insan suretinde gelerek rabbinin mesajını iletmesidir.

Kur’anı kerim,Cibril a.s’ın vahyi getirmede vasıta olduğunu şu şekilde zikreder :

“ De ki onu, iman edenlere tam bir sebat vermek,Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olması için Rabbinden hak olarak Ruhul Kudüs indirmiştir. “
NAHL : 102.AY.

{ … Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Muhakkak ki Ruhul Kudüs benim kalbime şöyle ilham etti : “ Hiç bir nefis rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan korkun ve taleb te mu’tedil olun “ }
EBU NUAYM HİLYE – İBNİ HİBBAN SAHİH – MİŞKATU’L MESABİH : 5300.N


Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi vahy ; süratli bir şekilde bildiri ve öğreti mahiyetinde olan bir bilginin adıdır… Yani, ilham yolu ile yapılan bildiri ve öğreti …. Perde arkasından konuşma yolu ile bildiri ve öğreti …. Elçi aracılığı ile yapılan bir bildiri ve öğreti.

İşte islam’ın delilleriyle beraber anlatmış olduğu rahmani vahy anlayışı ; bu şekilde ve çeşitte Allah’ tan “ ÖĞRETİ ” mahiyetinde gelen ilahi bilginin adıdır….

Bu konuda islam’ın inanılmasını istediği ve emrettiği gerçek, Allah’tan hiç bir kimseye ne vahy ve ne de ilham gelmeyeceğidir.

Çünkü bu din :

“... Bu gün sizin dininizi tamamladım…. “ MAİDE : 3 Ayet’iyle Muham-med s.a.v’e vahyedilerek tamamlanıp kemale ermiş bir din’dir…. Ve yine kendisinin bir çok hadislerinde buyurduğu gibi :

ما بقي من شيء يقرب من الجنة ويباعد من النار إلا وقد بين لكم . ( صحيح )
{ … Size cennet’e yaklaştıracak ne var ise onu açıklamışımdır. Ve yine size, cehennem’den uzaklaştıracak ne var ise onları da açıklamışımdır. }
M. ZEVAİD : 8 . 264 - S . SAHİHA : 4.C.1803.N - HAKİM : 2.C. 4. SAY

{ Ve yine bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır : Allah’ın size emredip de benim size emretmediğim hiçbir şey bırakmadım.Ve yine,Allah’ın size yasaklayıp da benim size yasaklamadığım hiçbir şey de bırak-madım.}
S . SAHİHA : 4.C. 1803.N

Öyleyse kime din adına bir şeyler gelsin ki ?... Diğer bir ifadeyle ; bu din de noksan olan ney ki, onunla ilgili insanlara vahy veya ilham gelsin ?

Halbu ki İslam, bu konuda Resulullah s,a.v hariç hiç kimseye ne vahy ve nede ilham gelmeyeceğine dair açıkça deliller bildirilmiştir.

Rabbimiz Allah’u Azze ve celle şöyle buyurmaktadır :

“ Gaybı bilen 0’dur.Bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçilerine gösterir. Çünkü onların önlerine ve arkalarına gözetleyi-ciler koymuştur. “
CİN : 26.27.AY

{ … Enes ibni Malik r.a şöyle demiştir : Resulullah s. a.v şöyle buyurdu : Artık risalet ve nübüvvet sona ermiştir. Benden sonra ne Resul ve ne de nebi gelmeyecektir……………. }
TİRMİZİ : 4.C.2374.N – EBU YA’LA

{ … Ebu Hureyre r.a şöyle demiştir : Resulullah s. a.v şöyle buyurdu : Muhakkak ki sizden önce gelip geçen ümmetler içinde kendilerine haber ilham olunan kimseler bulunurdu. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse olacak olsaydı, muhakkak Ömer olurdu. }

BUHARİ : 7.C.3445.S

{ … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v den işittim 0 şöyle buyuruyordu : Mübeşşirattan başka nübüvvetten ilham alacak bir şey kalmadı. Sahabiler : Mübeşşirat nedir ya Resulallah ? diye sordular. Al lah Resulü s.a.v : O, salih rüyadır, buyurdu. }
BUHARİ : 15.C.6863.S
{ … Abdullah bin Utbe b ,Mes’ud’un, Ömer İbnu’l Hattab’ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir : “ Resulullah s.a.v devrinde bazı kimseler vahy ile yakalanırlardı. Zamanımızd artık vahy kesilmiştir. Şimdi ise biz sadece yaptıklarınızdan bize zahir olanlar sebebiyle sizleri yakalarız. Bize kimin hayır hali zahir 0luyorsa,biz onu emin kılar,kendimize de yaklaştırırız. Onun gizli işlerinden bir şeyi araştırmak bize düşmez, gizli işlerinde onu Allah hesaba çekecektir.Her kimin de bize şerri zahir olursa, biz onu ne emin kılarız ne de tastik ederiz, velevki gizli işlerinin güzel olduğunu söylesede. }BUHARİ EFA’LİL İBAD : 416. N – HATİP : KİFAYE : 306.N

{ … Amır bin Dinar’ dan : Adamın biri Ömer r.a’ ya : “ Cenabu Allah’ın sana ilham ettiği şekilde hükmet ” dedi. Ömer r.a ise : “ Sus, İlham ancak Peygambere mahsustur “ , dedi “
EL- KENZ : 5.C.241


{ … İbn Ebu Hatim, İkrimeden rivayet eder ve der ki, o şöyle demiştir : Muhtara vardım,beni misafir etti. O kadar ki, neredeyse benim geceleyin kalacağım yeri bile temin edecekti. Bana : “ İnsanların yanına çık ve onlarla konuş” dedi. Çıktım ve bu arada bir adam gelerek : Vahy konu-sunda ne dersin ? diye bana soru sordu. Ben :” Vahy iki çeşittir. AIlah’u Azze ve Celle :

” Biz sana bu Kur’anı vahyetmekle...” YUNUS : 3 Ayet’iyle Resule indir- diği vahy’den sözetmiş ve :

“ … İnsan ve cin şeytanlardan kimileri,kimilerini aldatmak için bir birlerine cazip sözler vahyederler...” EN’AM : 112 Ayet’iyle de, Şeytanların bir birlerine vahy edişinden söz etmiştir ” dedim. Hemen üzerime yürüyüp beni yakalamak istediler… Size ne oluyor ? ben sizin soru sorulanınız ve misafirinizim, dedimde beni bıraktılar.

İkrime ,Muhtar İbnu Ebu Ubeyd’e tarizde bulunuyor. Çünkü o,kendisine vahy geldiğini sanırdı. Kardeşi Safiyye, Abdullah İbn ömer’in nikahı altındaydı ve saliha kadınlardan idi. Abdullah İbn Ömer, Muhtarın kendisine vahy geldiğini zannettiğini haber alınca : Allah’u Azze ve Celle doğru söler ve : “... Doğrusu şeytanlar,kendi dostlarına vahyederler ...” ve “ ... İnsan ve Cin şeytanlarından kimi,kimini aldatmak için birbirlerine cazip sözler vahyederler...“ buyurur.

Yani “ onlardan kimisi kimisine süslü, cazibeli ve cahillerden duyanların aldanacağı sözler söyler ” demiştir.”
İBN KESİR : 6.C.2799.S

Görüldüğü gibi İslam’daki vahy anlayışı, Onun sadece Resulullah s.a.v’e geldiği ve onun haricinde hiç kimseye ne vahyin ve ne de onunla eş manalı olan ilhamın gelmeyeceği ve böyle bir iddiada bulunanlara ise - yani,bana vahy geliyor veya ilham ediliyor diyenlere ise - sadece şeytanların musallat olup onların vahyedeceği açıkça bildiriliyor….


TASAVVUFTAKİ VAHY ANLAYIŞI

Tasavvuftaki vahy anlayışına gelince o da ; gerek biraz önceki bahsini ettiğimiz şahsiyetler ve gerekse bu yol da şeytan ve avanelerinin hilesine aldanmış kimseler, Peygamber s.a.v’e Allah’tan nasıl vahy geliyor ise kendilerine de aynen vahy veya ilham geldiğini söyleyerek bu konuda Nübüvvet sistemine rakip bir sistem ortaya atmışlardır…

Bu kimseler bu yönlü iddialarıyla islamın getirmiş olduğu vahiy sistemini açıkça ihlal etmişler ve kendilerine yöneltilecek eleştirilerin önüne geçmek için de sözlerinin kendilerine ait olmaktan ziyade gökten inen vahiy veye ilham olduğunu rahatlıkla söylemişlerdir..

Gelin hep beraber bu yolda kaşarlaşmış kimselerin bazı sözlerine kulak verelim…

İBN ARABİ : “ Resulullah’ı rüyamda gördüm. Bu kitabi - yani Fususu’l, Hikemi - yazmamı benden istedi. Bende yazdım. Bu kitap, nefis arzularının münezzeh ve içine fesat karışmamış olan en kutsi makamdan indirilmiştir. Ben ancak bana ilham olunan şeyi yazdım....Size söyledik-lerimiz O’ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz ise,bizden sizedir...”

FİSUSU‘L – HİKEM

MEVLANA : Mevlana’da aynı şekil de Mesnevisinin Kur’an’ın sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu şu ifadeleriyle açıkça sergilemektedir.

“ … Şüphe yok ki mesnevi gönüllere şifadır ,hüzünleri giderir,Kur’anı apaçık bir hale koyar,rızıkların bolluğuna sebep olur,huyları guzelleştirir, Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden gelebilir,ne de ardından.Tanrı onu korur ve gözetir…. “
MESNEVİ : MUKADDİME : VII
SAİDİ NURSİ : “... Saidi Nursi’de aynı kervana katılmış, oda risalelerin ilham’la yazıldığını, kendisine gayb’den haberler ve yardım geldiğini açıkça risalelerinde zikretmiştir…. Bir iki misal :

“... Ey Said, sen zamanın Abdulkadiri ol, ihlası tam kazan, fakrinle beraber maişetini düşünme, insanlardan minnet olma, ismin ” SAİD ” olduğu gibi maişette de mes’ud olacaksın. Muhabbetimde sadık oldu-ğundan ve ihlasa çalıştığından,Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar Süleyman,Bekir gibi sadık hizmetkarlar ve Sabrı tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş ....”
SİKKEYİ TASDİKİ GAYBİ : 123. S.

“ … Risaleyi Nur bir mucize durumundadır. Onda öyle parçalar vardır ki, kimisini 6 saatte,kimisini 2 saatte atte,kimisini 1 saatte,hatta kimisini 10 dakikada yazıp meydana getiremiyorum... Ve 6 saatte yazılmış olan otuzuncu sözü ben de, en yeterli dindar fiiozollan da çalışsak 6 günde yazamayız…Ve kimse de yazamaz … “

BEDİU’Z ZAMAN CEVAP VERİYOR RİSALESİ : 122

“ … Ama,onda yazılı olanlar Kur’an’ın malıdır, Allah tandır.. ”

S.NURSİ : HİZMET REHBERİ : 92.S.

“... Risale’i nur,bu çağda,bu tarihde bir urvetu’l uska – yani kopmayan kulptur, Kopmaz bir zincirdir, Bir Allah ipidir. Bu Allah’ın ipine elini atıp tutunan kurtulur…. “
HİZMET RRTIBERİ : 31.S - MEYVE RİSALESİ : 150 .S


Hulasa,bu ve bunlar gibi daha nice tasavvuf erbabı olan insanlar varki, kendilerine Allah’tan vahy ve ilham geldiğini söylemişler ve kitaplarının Allah tarafından yazıldığını açıkça ifade etmişlerdir…… Bu konuda daha doyurucu deliller arayan ve isteyenler, bu insanların kitaplarına baka-bilirler….

Artık görüldüğü gibi,baştan beri anlatılanların bir kısmı Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünnetine dayanırken, diğer kısmı da ; şeytanın ilhamına ve vesvesesine, ayrıyeten heva ve arzularını ilahlaştırmış kimselerin şahsi yorum ve anlayışlarına dayanmıştır…

Artık belli ki,Allah’a hakkıyla iman etmek isteyenler Kitaba ve Sünnete tabi olup Allah’ı ilahlaştıracaklar,bundan imtina edenler ise, biraz önceki isimleri zikredilen insanlara tabi olup onları ilahlaştıracaklardır.


ÖNEMLİ BİR İKİ NOKTA

Değerli kardeşlerim ! sorumluluğumuz gereği, bu tür inanç ve amel-lerin çok çirkin ilhad, şirk ve küfür olduğunu anlatmaya çalışıyoruz ve canlar bedende olduğu müddetçe de anlatacağız inşaallah.

Ben hasseten son olarak bir iki noktayı dile getirmek istiyorum, o da : Tebliğlerim esnasında bu meseleleri gündeme getirip, söylenen bu çirkin sözlerin şirk ve küfür olduğunu anlattığım sırada, bu müessesenin cahil müdafileri tarafından bizlere şöyle karşılıklar verilmektedir :

“ ... Efendim bu insanların anlattığı şeylerden siz anlamıyorsunuz…“

“… Bu kimseler bu sözleriyle başka şeyler kasdetmişlerdir….. “

“... Şeriatta küfür olan şey, hakikatta küfür değildir… Şeriat başka hakikat başkadır….. “

“… Sonra bu sözler sekir halinde söylenen sözlerdir ve geçer- sizdir … “

İşte bu tür zırva sözlerle bir çok inanan ve hatta - hassetsen tasavvuf kesimindeki insanlar - bu kimselerin avukatlığını yapmaya çalışmak-tadırlar… Bu kimselere şöyle sesleniyorum :

Şeriat başka hakikat başkadır…. derken bu ayırım neye dayanarak yapılmıştır ? … Allah’mı böyle bir ayırım yapmış, yoksa bu şirk ve küfür müessesesinin önderleri mi ?..

Eğer ; Allah bunu ayırmıştır denilirse bunun delili istenir. Rabbimiz olan Allah böyle bir ayırım yapmamıştır. Bu sözlerin delili ancak,biraz önceki ismi geçen insanlardır. Ki bunu kendi kitaplarında açıkça ifade etmiş-lerdir.

Bakınız Yunus Emre ne diyor : “ ŞERİAT OĞLANLARI NİÇİN YOL KESER BANA , HAKİKAT DERYASINDA BAHRİ OLDUM YUZERİM “
YUNUS EMRE : 306.S

Görüldüğü gibi şeriatçılar yunusa karşı çıktığı için,Yunus’ta yaptığı ve inandığı şeylerin hakikattan olduğunu ifade etmektedir.

Bakınız Hallacı Mansur ne der : “ KÜFRETTİM ALLAH’IN DİNİNE Kİ ,KÜFÜR VACİPTİR BENCE, AMMA KATINDA MÜSLÜMANLARIN KATINDA KABİHTIR “

RABBANİ : MEKTUBAT : 2.C.456.S

İşte Hallacı Mansur’un sözlerinde de görüldüğü gibi, Şeriat nazarında küfür olan bir şey,Tasavvuf’ta vacip’tir.Yani yapılması gerekli olan bir şeydir.

Öyleyse bu gibi saçma sapan şeyleri hiç kimse şeriata maledemez. Bu ayırımı kendileri yapmış ve kendileri de küfrediyorlar.

“ … Bunlar bu sözleriyle başka şeyler kasdetmişlerdir ...” ifadesine gelince :

Bu ifadeler de geçersiz ve saçma sapan ifadelerdir. Çünkü herkesinde bildiği gibi bu kimseler, şiirler yazıp konuşan edip insanlardı… Dolayısiyle bunlar herhalde meramlarını anlatamayacak kadar kelime yetimliği çeken insanlar değillerdi ki, biz de kalkıp diyelim ki bu sözlerle belki de başka şeyler kasdediyorlar ....

Ve yine önemli bir hususta şu ki : “... Acaba hakkı tebliğde şirk ve küfür olan söz ve davranışları İslam da vesile olarak kullanılmasını kim emretmiş veya kim bunun caiz olduğunu söylemiş ki ?... “

Kaldıki bunlar,hakkı da anlatmıyorlar. Şirk ve küfür olan inançlarını anlatmak için şirk ve küfür olan sözleri vasıta olarak kullamnaktadırlar.

Akli selim herkes çok iyi bilir ki ; İslam’ın en önemli kaidelerinden birisi de, “... HÜKMÜN, ZAHİRE GÖRE VERİLMESİDİR ...”

Dolayısıyle,kalpleri yarıpta niyetlerinin ne olduğunu bilmek görevimiz değildir…. Bizler insanları, yaptıkları ve söyledikleri şeylere göre değer-lendiririz.

{ … Abdullah bin Utbe b ,Mes’ud’un, Ömer İbnu’l Hattab’ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir :

“ Resulullah s.a.v devrinde bazı kimseler vahy ile yakalanırlardı. Zamanımızd artık vahy kesilmiştir. Şimdi ise biz sadece yaptık-larınızdan bize zahir olanlar sebebiyle sizleri yakalarız. Bize kimin hayır hali zahir 0luyorsa, biz onu emin kılar, kendimize de yaklaş-tırırız. Onun gizli işlerinden bir şeyi araştırmak bize düşmez, gizli işlerinde onu Allah hesaba çekecektir. Her kimin de bize şerri zahir olursa, biz onu ne emin kılarız ne de tastik ederiz, velevki gizli işlerinin güzel olduğunu söylesede. }
BUHARİ EFA’LİL İBAD : 416. N – HATİP : KİFAYE : 306.N

“… Bu sözler sekir halinde söylenen sözlerdir , dolayısiyle geçersizdir … “ Şeklindeki kullandıkları sözlerine gelince, bu da yine kendi-lerinin ifade ettiği gibi batıl ve geçersiz sözlerdir…. Yani kendilerinin de ifade ettiği gibi ; sekir halinde söylenen sözler, geçersizdir.

Öyleyse bu konuda söylenecek en güzel söz şu olmalıdır : madem ki sekir halinde söylendiği için bu sözler geçersizdir, öyleyse neden söylenen bu çirkin sözleri ağızlarınızda dolaştırıyor ve kitaplarınızda da bu ifadelere yer vererek insanların akidelerini bozup zihinleri bulandırı-yorsunuz….

Hulasa, bu konuyla alakalı problemleri olan insanlar hakkında söylen-mesi gereken son söz ; Allah hidayet versin … sözüdür.

Sohbetimi noktalamadan önce Rabbimden son niyazım ; Allah’u Azze ve Celle bizlere, Kur’an ve Sünnet çiçgisinde hareket eden ve bu çirkin hastalıklardan bizleri kurtardığı için de kendisine bol bol hamdeden kullarından olmamızı nasib eylesin ……

Ve ayrıyeten öğrenmiş olduğumuz bu hakikatleri de başkalarına anlatan ve aktaran kullarından olmamızı nasib eylesin ……

AMİN ……


VELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN

TACUDDİN EL - BAYBURDİ
Read On 0 yorum

Kur'an'ı Anlamada Sünnetin Yeri..

13:34
KUR'AN’I ANLAMADA SÜNNETİN YERİ


Allah'ın yüce tevhid dini olan islam, her devirde insanlara iki kaynaktan gelmektedir. Bunların birincisi Allah'ın kitabı, ikincisi ise O'nun elçilerinin sünnetidir.


Bunlar et ve tırnak gibi birbirlerinden ayrılmayan iki unsurdur.Bunların birini diğe-rinden ayırdığınız zaman ne dinin gerçek manası anlaşılabilir, ne de sıratı mutsakim bulunabilir.

Sünnetsiz bir kitap anlayışı, sürücüsü olmayan bir vasıta gibidir. Hedefe ulaşmak isteyen yolcular nasıl ki sürücüsüz o yolda bir ilerleme kaydedemezler ise, aynen de Allah'ın kitabını anlamada ve yaşamada sünnet’e başvurmadan, insanlar yaradı-lışlarının gayesi olan hedefe ulaşmada asla bir ilerleme kaydedemezler.

Yine aynı şekilde, eğer vasıtaya ehli olanı arayıp bulma gibi bir girişime ihtiyaç duymadan, o vasıtaya ehli olmayan bir sürücü oturtulduğunda nasıl ki yolda oraya buraya yalpa yapmalar veya bir uçuruma yuvarlanma gibi bir sonuca varılır ise, aynen de, Kur'an’ı anlamada ve yaşamada ehli olmayan birilerine onu izah ettirme veya tefsir ettirme gibi girişimlerde de, sıratı mustakimden yalpalamalar ve kaymalar kaçınılmaz olacaktır.

İşte bundan dolayıdır ki, biz bu yazımızda, Allah'ın kitabını anlamada ve onu pratik olarak uygulamada kendisine baş vurulmadan bir çok çarpılığın çıkacağı kaçınılmaz olan sünnet’i tanımaya, anlamaya ve O’nun Kur'an’ı tefsir etmede ne denli bir görevi ve değeri olduğunu anlatmaya çalışacağız.

Değerli kardeşlerim ! Allah’u Azze ve Celle, Sünnet’in böyle bir selahiyete sahip olduğunu kerim kitabında şöyle dile getirmektedir :

وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

" - Ey Muhammed - ……….Sana da bu zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni beyan edesin. Umulur ki tefekkür ederler "
NAHL : 44.AY

Yine bir Ayet’i Celilesinde :

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ ……….

“ Hakikat biz sana bu kitabı hak olarak indirdik ki , insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin ….. “
NİSA : 105.AY.

Bu Ayet’i kerimeler açık ve net bir şekilde Kur’an’ın beyanının – diğer bir ifadeyle – Kur’an’ın tefsirinin Allah resulü s.a.v’e verildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Değerli kardeşlerim ! yine aynı şekilde, zikredeceğimiz şu ayet’i kerimelere de dikkat ederseniz, Kur'an’ın tefsirini yapacak mercinin yine Resul olduğu anlatılmak-tadır.


وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيراً

" Her kim, HUDA kendisine beyan olunduktan sonra, peygambere muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tabi otursa, onu döndüğü o yola bırakır ve onu cehenneme sokarız, orası ne kötü bir gidiş yeridir "
NİSA : 115.AY.

Zikredilen Ayet’i kerimeye dikkat edilirse, Kur'an’ın diğer bir ismi olan “ huda "nın peygamber tarafından beyan edileceğine burada açıkça işaret ediImektedir.Ve ayrı-yeten bu beyana - yani resulün bu tefsirine - muhalefet edenlerin de kötü bir akibeti boylayacağı anlatılmaktadır.

Rabbimizin yine bir Ayet’i celilesinde şöyle buyurmaktadır :

لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

" - Ey Muhammed - Cibril sana vahyi getirdiğinde acele edip dilini depreştirme. Onu senin gönlünde toplayıp cem etmek bize aittir. Sen sadece Kur'an okundu-ğunda onu takip et yeter. Sonra onu beyan etmek de bize aittir "

KIYAME : 16.17.18.19.AY.

Bu Ayet’lerde de görüldüğü gibi, Allah’u azze ve Celle, Rasulüne Kur'an’ın vah-yedilişi esnasında acele etmemesini,onu sadece dinlemesini, Ayrıyeten Kur’an’ı Resulünün gönlünde toplamayı tekeffül ettiğini ve hasseten :

ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ “ Sonra muhakkak ki onu beyan etmek de bize aittir "

ifadesiyle de, Kur'an’ın tefsirinin tekrar bir vahiyle resulüne yaptırılacağı izah edil-mektedir.
Hulasa bu ve bunun gibi daha bir çok ayet’i kerimeler var ki bunlar,Sünnet’in Kur'an’ı tefsirde tek yetkili merci olduğunu ve onun da - yani sünnetin de - Allah’tan inen vahy olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıyeten Allah Resulü s.a.v'in şu hadisi şeriflerine de dikkat edecek olursak bu da yine konuyla ilgili açık delillerdendir.

(…..Ebu said el-Hudri r.a'dan. Dedi ki : Resulullah s.a.v şöyle buyurdular :” Ey insan-lar ! size iki ağırlık bıraktım. Bunlar, Allah'ın kitabı Kur'an ve benim sünnetim. Kur'an’ı zorlaştırmayın onu sünnetimle konuşturun....."
BAĞDADİ : EL-FAKİH : 1.C.94

Dolayısıyla, hiç kimse Allah'ın kitabındaki tefsire ihtiyacı olan ayet’leri ve izaha muhtaç olan diğer meseleleri, peygamberi bir anlayıştan uzak bir şekilde anlama yetkisine sahip değildir. Bu kimse velevki fasih bir arapça bilme gibi bir ilme sahip dahi olsa.


Hatta ve hatta,sahabe olma gibi bir imtiyaz dahi, Kur'an’ın tefsire ihtiyacı olan Ayet’lerini anlamada yeterli değildir.

“ … Aişe validemiz şöyle buyurmaktadır : Peygamber s.a.v, Cibril’in kendisine öğrettiğinden başka Kur’anı tefsir etmezdi. “

TABERİ.CAMİU’L BEYAN TE’VİLİ AYATU’L KUR’AN : 1 / 84

Konunun anlaşılması açısından bir iki misal verecek olursak, biraz önceki bahsini ettiğimiz bu iki vasfı kendilerinde bulunduran sahabilerin dahi, Kur'an’ı anlamada yetersiz kaldıklarını göreceksinizdir.

Çünkü Kur’anı anlamada fasih de olsa Arapça bilme veya sahabi olma yeterli de-ğildir.
Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

وَكُلُواْ وَاشْرَبُواْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ

" …....... Yiyinîz, içiniz ta ki fecrin siyah ipliği beyaz ipliğinden ayırd edilinceye kadar………."
BAKARA : 187.AY.

Bu Ayet’i kerime inince, Adiy İbnu Hatem denilen sahabi, Ayet’in mantukuna bakarak gerçekten bir siyah iplikle bir beyaz iplik olarak ramazan gecesinde en son yenilecek vakti tayin etmeye kalkışır. Adiy İbnu Hatem bir karışıklık hissedince, meseleyi Allah resulü s.a.v'e sorar. Resulullah s.a.v de şöyle buyururlar:
- Bu senin anladığın manada değildir, buradaki beyaz iplik ile siyah iplikten maksat, gecenin karanlığı ile gündüzün beyazlığıdır.
BUHARİ : 4.C.1780.S
MÜSLİM : 3.C.1090.N

İkinci olarak : Allah’u Teala bir Ayet’i celilesinde şöyle buyurmaktadır :

الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ

" İman edip de, imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte onlar emniyette olanlardır "
EN’AM : 82.AY.

Bu Ayet’i kerime de nazil olduğunda, sahabe zulmün bütün çeşitlerini göz önünde bulundurarak bundan dolayı bayağı korkmuşlardı. Hatta bazıları :
- Ya resulullah hangi birimiz nefsine zulmetmemiştir ki ? dediler. Allah resulü s.a.v ise onlara :
- Buradaki zulüm sizin anladığınız manada bir zulüm değildir. Buradaki zulüm şirk’tir, diyerek şu Ayet’i celileyi okumuştur:

“ Allah’a ortak koşmak şüphesiz ki büyük bir zulüm’dür “
BUHARİ : 9.C.4355.S

Hulasa, bu ve bunun gibi daha bir çok vakalar var ki bunlar, fasih bir Arapça bilen sahabi dahi olsa, Kur’an’ın tefsire ihtiyacı olan Ayet’lerini anlayamadıklarını ve dolayısıyla da gereği ile amel edemediklerini bizlere açıkça haber vermektedir.

Kısacası, Sünnet’siz bir Kur'an anlayışı sağlıklı bir anlayış olamayacağından dolayı, inananlar Kur’an’ı Sünnet'le anlayıp yaşama mecburiyetindediler.



{ ...... Bir gün İmran bin Husayn Şefaatten bahseder. Cemaatten bir adam söze karı-şarak :
- “ Ya Eba Nuceyd ! sen bize Kur’an’da delilini bulamadığımız birtakım hadis-lerden bahsediyorsun “ dedi. Bu söz üzerine İmran bin Husayn kızdı ve adama :
- “ Sen Kur’an’ı okudun mu ? “ diye sordu. Adam :
- “ Evet “ dedi. İmran bin Husayn :
- “ Peki söyle bakalım : Sen Kur’an’da yatsı namazının farzının dört, Akşam namazının farzının üç, sabahın iki, öğle ve ikindinin dört rekat olduğuna rast-ladın mı ? “ diye surdu. Adam :
- “ Hayır “ dedi. İmran bin Husayn :
- “ Peki siz bütün bunları kimden alıp öğrendiniz ? Siz bizden,biz de Peygamber s.a.v’den öğrenmedik mi ? . Allah’u Teala Kur’an’da : “ Beytullahı tavaf ediniz “ buyurmaktadır. Peki Kur’an’da : Yedi defa tavaf ediniz,makamı İbrahimin arka-sında iki rekat namaz kılınız,diye bir emir bulabilir misiniz ?. Veya Kur’an’da : “ İslam’da Celb yoktur “ , “ İslam’da Cenb yoktur “ , “ İslam’da şiğar yoktur “ şeklinde hükümlere rastladınız mı ? . Bütün bunlar hadislerle sabittir. Peki Allah’u Teala’nın Kitabında :

ْ… وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا ……

“ …… Resul size neyi verdi ise onu alın,size neyi yasakladı ise ondan da vaz-geçin …… “ HAŞR : 7.AY.

buyurduğunu duymadınız mı ?. İmran r.a daha sonra şöyle der : “ Biz Resu-lullah s.a.v’den,sizin bilmediğiniz daha başka şeyler de öğrendik “ }

BEYHAKİ . MEDHAL :

Görüldüğü gibi buraya kadar zikredilen Ayet ve Hadislerin ortaya koymuş olduğu mesaj çok açıktır. O’da ; sünnet’siz bir kitap anlayışının mümkün olmayacağıdır.

Yani,her kim Kur’an’ı Allah’u Azze ve Celle’nin muradettiği şekilde anlayıp yaşamak istiyorsa,Muhakkak ki kitabı sünnet’le konuşturup,onu resulullah’ın anladığı ve yaşa-dığı şekilde anlama ve yaşama mecburiyetindedir.

Öyleyse sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur.Dinini dert edinen bir müslümana düşen görev ; Kur’an sağlıklı bir şekilde nasıl anlaşılır ….. Onu anlamada takip edilmesi gereken kaide ve kurallar nelerdir ….. bunları öğrenip ve bu kurallara uygun hareket etmesidir.


KUR’ANI ANLAMADA SÜNNET’İN GÖREVLERİ

Değerli kardeşlerim ! Mademki sünnet’siz Kur’an anlaşılamaz ve dolayısıyla da yaşanamaz, öyleyse mevzunun bu bölümünde de “ Kur'anı anlamada sünnet'in görevleri “ ile alakalı bilinmesi gereken bazı özlü esasları zikretmeye çalışalım .

Baştan beri delilleri ile anlatmaya çalıştığımız gibi " Umumen Kur’an’ı tefsir etme görevi " sünnet’in işidir. Bu umumu cüz'lere ayırarak izah edecek olursak, birinci olarak sünnet :


KU'RANIN MÜCMELİNİ BEYAN EDER

Yani, sünnet Kur'an'da mücmel olarak zikredilen hükümlerin ya amel keyfiyetlerini, ya sebeplerini, ya şartlarını, ya da manilerîni açıklar.

Mesela namazların vakitlerini,nasıl ve ne sekilide kılınması gerektiğini.Zekatla ala-kalı nisabı ve hangi mallardan zekat verilip hangisinden verilmeyeceğini. Orucun hükümlerini, onunla ilgili Kur'an'da bulunmayan izah edici hususları,taharet ve onunla ilgili konuları, hac ve; menasiklerini, kurbanla alakalı bilgileri, avlanma konusunu. Nikah, talak ve bunlarla alakalı ayrıntılı bilgileri, cinayetler ve kısas gibi vesaire hususları tafsilatlı bir şekilde sünnet izah etmektedir. Çünkü bu meselelerle alakalı Kur’an’da tafsilatlı bir şekilde tarif bulamazsınız.

Kur’an sadece :
قُل لِّعِبَادِيَ الَّذِينَ آمَنُواْ يُقِيمُواْ الصَّلاَةَ ……

“ İman eden kullarıma de ki namaz kılsınlar ….. “
İBRAHİM : 31.AY.

der ve bu konunun tafsilatından bahsetmez.

“ …. Zekat verin …. “ der, konunun tafsilatından bahsetmez. “ Hac bilinen aylardadır “ der,bunun hangi aylarda olduğunu zikretmez. Hulasa.daha birçok konu var ki bunlar Kur’an’da mücmel olarak zikredilmiş ama bunların tafsilatlı izahları sünnetle yapılmıştır.
İkinci olarak sünnet :

KUR'ANIN UMUMİ OLAN HÜKMÜNÜ TAHSİS EDER

Sünnet’in Kur'an’ın umumunu tahsisine gelince, bu da bilindiği gibi,Kur'an'da umu-mi olarak bir şey zikredilir,sünnet ise bundan bazısını tahsis ederek istisna kılar.

Örneğin Kur'an umum olarak ölü etini haram kılmıştır.

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالْدَّمَ وَلَحْمَ الْخَنزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللّهِ بِهِ………

" Allah size ölü etini, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri ha-ram kılmıştır …….."
NAHL : 115.AY.

Sünnet ise, umumen haram kılınan bu hükümden, denizin ölüsünü ve çekirge ölü-sünü bundan müstesna kılarak helalliğini tahsîs etmiştir.

(…… Allah resulü s.a.v şöyle buyurdular: " Size iki ölü helal kılındı. Bunlar balık ve çekirge’dir…. "
İBNİ MACE : 9.C.3314.N

Kur'an yine, umumen yukarıda zikredilen ayet’i kerimede de görüldüğü gibi kan'ı haram kılmıştır.


Sünnet ise, Kur'an'ın umumen haram kıldığı bu kan'dan karaciğeri ve dalak'ı müs-tesna kılarak, Kur'an’ın bu konudaki umumunu tahsis etmiştir.

(…… Resulullah s.a.v şöyle buyurdular: " ………İki kan sizlere helal kılındı. Bunlar karaciğer ve dalak'tır "
İBNİ MACE : 9.C.3314.N

Yine aynı bab’tan olmak üzere Kur'anı kerim,nikah altına alınacakların haram olan-larını bildirdiği halde : "… Bunların dışındakiler size helal kılındı …" diyerek.

NİSA: 24.AY.

Sünnet ise yine,Ayet’i kerimedeki kendileri ile evlenilmesi haram olanların dışında,

” Kadın, Hala ve teyzesi ile birlikte nikah altına alınamaz "
MÜSLİM : 4.C.1408.N

hükmüyle, Kur'an’ın zikri geçen bu umum hükmünden bunları istisna kılarak tahsis etmiştir.
Yine üçüncü olarak sünnet’in görevlerinden bir diğeri de :


KUR'AN’IN MUTLAK İFADELERİNİ TAKYİD EDER

Sünnet'in Kur'an’ın mutlak ifadelerini takyidine gelince, bu da Kur'an'da zikredilen bazı ifadelerin sınırını tesbit manasınadır. Aynen şu ayet’i kerimede olduğu gibi:

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُواْ أَيْدِيَهُمَا جَزَاء بِمَا كَسَبَا نَكَالاً مِّنَ اللّهِ …..

" Erkek ve kadın hırsızın, İrtikab ettikileri suça karşılık bir ceza ve Allah'tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin ….. “
MAİDE : 38.AY.

Görüldüğü gibi bu ayet’i kerimede Allah’u azze ve Celle hırsızın elinin kesilme­sini ferman buyurmuştur. Dolayısıyle,bu Ayet’i kerimeye göre her çalınan şey için mutlak elin kesilmesi gerek­mektedir .
Yani, değersiz bir kalemi çalanın eli kesilmesi gerektiği gibi, bir ekmek veya bir meyve çalanın da eli kesilmesi gerekir bu Ayet’i kerimeye göre.

Konuyla ilgili diğer bir husus ise,arapçada bilindiği gibi " yed " parmak ucundan omuza kadar olan kısmın adıdır. Buna göre " yed’ini kesin " ifadesiyle bu uygu-lamanın omuzdan yapılması gerekmektedir.
Oysa ki sünnet, bu konuda bir sınır tayin ve tesbit ederek, birinci olarak demiştir ki, elin kesilmesi için çalınan malın değeri çeyrek dinar ve fazlası değerinde olmalıdır.

{ … Aişe r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v dinarın dört’de biri ve daha fazla kıy-mette bir mal çaldığı zaman hırsızın elini keser idi . }
MÜSLİM : 5.C.1684.N

İkinci olarak demiştir ki :

{ …. Ne meyvede ne de hurma çiçeğinde el kesme yoktur . }
TİRMİZİ : 3.C.1475.N

Ve üçüncü olorak yine bir kayıt getirerek :

{ ….. Elin bilekten kesileceğini ….. } zikretmiştir.
BUHARİ : 14.C.6650.S

Hulasa, daha bir çok misalleriyle sünnet, Gerek Kur'an'ın mücmelini beyan et-mede olsun …. Gerek Kur'an’ın umum hükümlerini tahsis etmede olsun … Ve gerekse Kur'an’ın mutlak ifadelerini takyîd etmede olsun … tek söz sahibidir.

SÜNNET KUR’AN’IN DIŞINDA HÜKÜM KOYAR

Değerli kareşlerim ! Sünnet'in buraya kadar zikretmiş olduğumuz yetkilerinin dışın-da ayrıyeten önemli bir yetkisi daha var ki o da ; Kur’an’dan ayrı hüküm koyma yet-kisine sahiptir. Yani,Kur’an nasıl hüküm koyarsa sünnet’te aynı şekilde hüküm koyar.

Tabi ki her ne kadar, " Sünnet Kur'an’dan Ayrı hüküm koyma selahiyetine sâhiptir ” de desek, bilindiği gibi bu yine Allah'ın hüküm koyması de­mektir.

Yani, Kur'an ve Sünnet ikilisi vahye dayalı olduğu için, bu iki kaynaktaki konulan hü-kümler Allah'ın hükümleridir. Ki zaten Rabbimiz bir Ayet’i celilesinde şöyle buyurmak-tadır :
إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ “ …… Hüküm yalnız Allah'ındır ……"
EN’AM : 57.AY.

Dolayısıyla, Kur’an’da ve Sünnet’te karşınıza çıkan ne kadar hüküm varsa,bunlar Allah’ın koyduğu hükümlerdir.

Sünnet'in Kur'an'dan ayrı hüküm koyma selahiyetine sahib olduğunu haber veren Ayet’lerden bir tanesi şu ayet’i kerimedir :

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً مُّبِيناً

“ Allah ve Resulü bir şeye hükmettikleri zaman gerek mü'min olan bir erkek ve gerekse mü'min olan bir kadının bu şeyi seçmede muhayyerlikleri yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse,apaçık bir sapıklığa düşmüş olur “
AHZAB :36.AY.

Ve böylece Allah resulü s.a.v - yani sünneti seniye - ; Öylen namazının dört rekat oluş hükmünü, ikindi’nin dört rekat oluş hükmünü, akşamın üç, sabahın da iki rekat oluş hükmünü Kur’an’ın haricinde sabit kılmıştır.

Bununla beraber yine sünnet , evli olupda zina eden kadın ve erkeğe " recm " hük-münü, Kur'an nikah altına alınmaları yasak olanları açıkladığı halde sünnet, bunların haricinde ; ” Kadın, halası ve teyzesinle beraber nikahlanamaz “ hükmünü, yine sünnet, “ Ehli eşek etinin haram “ oluş hükmünü ve “ Yırtıcı hayvanların etinin haram “oluş hükmünü koymuştur. Bununla beraber yine Kur'an, ölü etinin haram olduğunu beyan ettiği halde sünnet , “ Denizin ölüsünün ve çekirge ölüsünün helal olduğu hükmünü “ koymuştu.


SÜNNET HELAL VE HARAM KOYMA YETKİSİNE SAHİPTİR

Değerli kareşlerim ! Biraz önceki zikredilen delillerinde ifadesinden anlaşıldığı gibi yine sünnet'in çok önemli bir yetkisinin varlığı daha ortaya çıkmaktadır ki o da ; Kur’an’ın haricinde helal ve haram koyma yetkisine sahip olduğudur.

Yani,nasıl ki Kur'an helal ve haram koyma yetkisine sahipse aynen,sünneti seniye de helal ve haram koyma yetkisine sahiptir.

Rabbimiz şu ayet’i kerimelerinde Sünnet’in, Kur'an’dan ayrı helal ve haram koyma yetkisine sahip olduğunu haber vermektedir :

قَا تِلُواْ ……….. لاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ ……………

"……Ve, Allah'ın ve resulü'nün haram kıldığını haram saymayanlarla mukatele edin…….."
TEVBE : 29.AY.

Allah’u Azze ve Celle yine bir Ayet’i Celilesinde şöyle buyurmaktadır :


يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ
الْخَبَآئِثَ

" ….. O resul ki, onlara iyiliği emreden ve kötlükten de nehyeder. Onlara iyi ve temiz olan şeyleri helal, kötü ve pis olan şeyleri de haram kılar……"
A’RAF : 157.AY.

İşte bu Ayet’i kerimeler, Allah resulü s.a.v’in de – yani onun sünnetin de – helal ve haram kılma yetkisine sahip olduğunu bizlere anlatmaktadır.

Allah resulü s.a.v’in şu hadisi şerifleri de konuyla ilgili net delillerdendir :

عَنْ المقدام بن معد يكرب الكندي؛ أن رَسُول اللّه صلى اللّه عليه وسلم قَالَ: يوشك الرجل متكئاً على أريكته يحَدّثَ بحديث مِن حديثي فيَقُولُ: بيننا وبينكم كتاب اللّه عز وجل. فما وجدنا فيه مِن حلال استحللناه. وما وجدنا فيه مِن حرام استحرمناه. ألا وإن ما حرم رَسُول اللّه صلى اللّه عليه وسلم مثل ما حرم اللّه

{ ……. Allah Resulü s.a.v’ bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır : " Sakın, süslü koltuğuna yaslanmış birine benim hadislerimden birisi okunur da o kişi vazi-yetini hiç bozmadan " sizlerle bizim aramızda Allah'ın kitabı vardır. Dolayısıyla biz, onda haram olarak bulduğumuz şeyleri haram sayar, helal olarak buldu-ğumuz şeyleri de helal sayarız " der vaziyette karşıma çıkmasın. Dikkat edin ! Resulullah'ın haram kıldığı aynen Allah'ın haram kıldığı gibidir. }

TİRMİZİ : 4.C.2801 .N - İBNİ MACE : 1.C.12. N

Yine bir hadisi şeriflerinde Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır :


{ Dikkat edin ! bana Kur’an ve onunla beraber bir misli daha verildi. Dikkat ! yakında karnı tok, koltuğunda rahatça oturan bir kimse şöyle der : Sadece şu Kur’an’a sıkı sıkıya sarılın.Onda helal olarak bulduğunuz şeyi helal sayın,haram olarak bulduğunuz şeyi de haram sayın.Dikkat edin ! size ehli eşeklerin eti helal değildir. Yırtıcı hayvan-lardan parçalayıcı dişi olanların eti size helal değildir. Kendileri ile aranızda an-laşma bulunan kimselerin kaybettiği şeyleri almanız size helal değildir………. }

EBU DAVUD : 5.C.4604.N

Yani, bunlar Kur’an’da zikredilmediği halde sizlere haram olan şeylerdir.

Allah resulü s.a.v’in şu hadisi şerifleride yine aynı hususu teyid eden delillerdendir :

{ ….. Hasan bin Ali r.a’dan.Şöyle dedi : Resulullah s.a.v Tebuk gazvesinin olduğu gün minbere çıktı.Allah’a hamd ve senadan sonra şöyle buyurdu : “ Ey insanlar ! unutmayın ki ben, ancak Allah’ın size emrettiklerini emrediyor ve nehyettiklerini nehyediyorum ………” . }
BEYHAKİ SÜNEN : 7 / 76
TABERANİ M.KEBİR :

Allah resulü s.a.v bu ifadeleri ile bizlere şu mesajı veriyor ; “ Unutmayın ki benim sizlere emrettiğim şeyler Allah’ın emrettiği şeylerdir.Ve yine benim sizlere neh-yettiğim - yani haram kıldığım - şeyler de Allah’ın nehyettiği ve haram kıldığı şeylerdir . Ben kendiliğimden helal ve haram koyma yetkisine sahip değilim. “

Hulasa,bu delillerden ve izahlardan da anlaşılacağı gibi sünnet, Kur’an’ın haricinde bir çok helal ve haramlar vazetmiştir.


Allah’u Azze ve Celle bizlere hakkı hak bilip ona ittiba eden ve batılı da batıl bilip ondan uzak duran kullarından olmamızı nasip eylesin.


VELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN


TACUDDİN EL-BAYBURDİ
Read On 0 yorum

Allah'ın İndirdikleri..

13:33
ALLAH’IN İNDİRDİKLERİ

Değerli kardeşlerim bu konunun sıhhatli bir şekilde anlaşılması için birinci olarak tesbitinin yapılması gereken husus Allah’ın neyi indirdiği hususudur.

Ve bu konuda da bilinmesi gereken gerçek ; Allah iki şey indirmiştir. Birinin adı kitap, ikincisinin adı da hikmet’tir.

… ٍ.. وَأَنزَلَ اللّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ عَظِيماً

“ … Allah sana kitabı ve Hikmeti indirdi.Ve bununla sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah’ın senin üzerindeki fazlu keremi çok büyüktür. “
NİSA : 113.AY.

كَمَا أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولا مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ

“ Nitekim kendi içinizden size Ayet’lerimizi okuyan, sizi arındıran,size Kitabı, Hikmeti ve bilmediğiniz şeyleri öğreten bir resul gönderdik.

BAKARA : 151.AY.

.... وَلاَ تَتَّخِذُوَاْ آيَاتِ اللّهِ هُزُواً وَاذْكُرُواْ نِعْمَتَ اللّهِ عَلَيْكُمْ وَمَاأَنزَلَ عَلَيْكُمْ مِّنَ الْكِتَابِ وَالْحِكْمَةِ يَعِظُكُم بِهِ وَاتَّقُواْ اللّهَ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

"........ Allah'ın ayetlerini eğlence edinmeyin. Allah'ın üzerinizdeki nimetini ve size öğüt vermek için indirdiği kitabı ve hikmeti hatır-layın. Allah'tan korkun ve bilin ki, Allah herşeyi hakkıyla bilendir “

BAKARA : 231.AY.

Zikredilen bu Ayeti kerimelerde açıkça ifade ediliyor ki ;

Allah’u Azze ve Celle,insanların öğüt almaları için onlara tabi olacakları iki şey indirmiştir. Bunlardan birinin adı, kitap diğerinin adı ise, hikmet tir


عن أبي هريرة رضى الله تعالى عنه قال قال رسول الله صلى الله عليه وسلم إني قد تركت فيكم شيئين لن تضلوا بعدهما كتاب الله وسنتي ولن يتفرقا حتى يردا علي الحوض

{ ……. Ebu Hureyre r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ Size, sarıldığınız müddetçe asla sapıtmayacağınız iki şey bıraktım. Biri, Allah’ın Kitabı,diğeri ise benim sünnetim. Bunlar havz’ın başında yanıma gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır. }

MÜSTEDREK : 1.C.193.S DARE KUTNİ : 3.C.4525.N
S . SAHİHA : 4.C.1761.N

Meselenin daha sıhhatli bir şekilde anlaşılması için bizim bu Ayet’i celilelerde zikredilen hikmet ibaresini ele alıp bunun üzerinde biraz durmaya çalışır isek,inşaallah hikmet'in ne gibi bir manayı ihtiva ettiğini anlamış ve kavramış oluruz.


HİKMET’İN SIFATLARI

Rabbimiz bir Ayet’i celilesinde şöyle buyurmaktadır :

كَم أَرْسَلْنَا فِيكُمْ رَسُولاً مِّنكُمْ يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِنَا وَيُزَكِّيكُمْ وَيُعَلِّمُكُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُواْ تَعْلَمُونَ

" Nitekim size, kendi içinizden Ayet’lerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap ve hikmeti öğreterek bilmediklerinizi talim ettiren bir peygamber gönderdik "

BAKARA : 151.AY.
ALİ İMRAN : 164.AY.

Bu ayeti kerimede kitapla beraber indirilen hikmetin, öğretilen ve talim ettirilen bir vasfı olduğu gayet açık bir şekilde anlatılmaktadır.

Yanı, Kur'an nasıl insanlara öğretilip ta'lim ettirilmiş ise,İndirilen Hikmet de aynen insanlara öğretilip ve talim ettirilmiştir.

Yine bir Ayet’i celile de şöyle buyrulmaktadır :

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ لَطِيفاً خَبِيراً

" Sizin evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve bir de hikmeti hatırlayın. Şüphesiz ki Allah, latiftir, habir'dir "
AHZAB : 34.AY.

Bu Ayet'i kerimede de görüldüğü gibi. indirilen öğretilen ve ta'lim ettirilen hikmet'in vasıflarından birisi de, okunmasıdır.

Allah Resulü s.a.v in şu hadisi şerifleri de göz önünde bulundurulur ise, Hikmet'in, tabi olunması için Allah'tan resulüne vahyedilen şeriatın bir bölümü olduğu gayet açık bir şekilde anlaşılmış olacaktır.

....عن المقدام بن معد يكرب ، عن رسول اللّه صلى اللّه عليه وسلم أنه قا ل : ألا إنِّي أوتيت الكتاب ومثله معه

“…. Resulullah s.a.v buyurdular ki : Dikkat edin ! Bana Kur'an ve bir de misli verildi ….. “
EBU DAVUD : 5.C.4604.N

“…. Ve yine bir hadisi şeriflerinde Allah Resulü s.a.v şöyle buyur-maktadır : Size kendisine sarıldığınız takdirde dalalete düşme-yeceğiniz iki şey bıraktım. Bunlar, Allah ın kitabı ve benîm süne-timdir "
HAKİM : 1. 93.S

Ayet ve hadislerin açık ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, insanların tabi olmaları için indirilen bu şeriat, resulün Allah'tan alarak insanlara öğrettiği, okuttuğu, talim ettirdiği ve sarılmalarını emrettiği kitap ve sünnet'ten ibarettir.





TACUDDİN EL- BAYBURDİ
Read On 0 yorum

GURABA YAYINEVİ..

GURABA YAYINEVİ..
Selefin fehmi ile ehli sünnetin eşsiz kitaplarını bulabileceğiniz yayınevi..

Bu Blogda Ara

Popüler Yayınlar

Guraba Resim..

Guraba Resim..

Guraba - Ayet

Şüphesiz Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır.Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler.Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddir.Allah'dan daha çok ahdini kim yerine getirebilir ki?O halde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin.En büyük kurtuluş işte budur! (Tevbe/111)

Guraba - Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle anlatır;

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: '' Allah, iki kişiye güler.Bunlardan biri diğerini öldürür ve ikiside cennete girer.Biri, Allah yolunda savaşarak şehit olur sonra Allah katilinin tevbesini kabul eder de müslüman olur ve Allah yolunda çarpışarak o da şehit düşer.''(Buhârî, cihad 2826-Muslim, imare 1890-Nesâî, cihad 3165-İbn Mâce, mukaddime 191-Ahmed, müsned 7282)