BİD'AT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam'da Mevlid Kutlamaları..
12:48
İSLAM'DA MEVLİD KUTLAMALARI
Arapçada "Mimli masdar" adı verilen ve "doğum zamanı, doğum yeri, doğmak" mânâlarında kullanılan "mevlid", halk arasındaki teâmül dikkate alındığı zaman, "Hz. Muhammedin doğum zamanı" mânâsında kullanılmaktadır.
Mevlid Vesîlet’ün Necât olarak ta isimlendirilir ve Kurtuluş vesilesi anlamına gelmektedir.
Mevlid kutlamaları Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahirete intikalinden yüzlerce yıl sonra yaklaşık hicri 4. yüzyılda ilk olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Mevlid kandili Hz. Peygamberin doğumu münasebetiyle kutlanmaktadır. Mevlid kutlamalarını ilk ihdas eden zâtın Erbil Atabeyi Muzafferuddin Kökbâbi olduğu kabul edilmektedir. Kutlama için toplananlara Mevlid kıssaları okumayı ilk başlatan kişinin ise Mısır Fatımîlerinin olduğu söylenir.
Bu kutlamalarda Resulullah (s.a.v.) için kasideler okunmaktaydı. İşte bunlardan en meşhuru, Mevlid kandillerinde okunan Vesîlet’ün Necât Osmanlı padişahı Sultan birinci Murâd Han’ın vezîrlerinden Ahmed Paşa’nın oğlu, Şeyh Mahmûd Efendinin torunu, Osmanlı dönemi âlimlerinden olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır. Vesîlet’ün Necât; münâcaat Allahü teâlâya yalvarma, velâdet Peygamberimizin doğumu, risâlet Peygamberliğin bildirilişi, mîrâc Göklere çıkışı, Cennet'i ve Cehennem'i görmesi, rihlet Peygamberimizin vefâtı ve duâ bölümlerinden ibârettir. Üç yüze yakın beyitten oluşmaktadır.
Vesîlet’ün Necât’dan bazı bölümler:
Mevlid-i şerif Hicri 4. asırdan günümüze kadar çeşitli evrelerden geçerek İslam toplumu içerisine yerleşmiştir. Özellikle Osmanlı (Türk) toplumu içerisinde önemli bir yer edinmiş ve Peygamberimizin doğum günlerinin, kandillerin, Cenaze ve sünnet merasimlerinin en önemli unsuru haline gelmiştir.
Osmanlılar tarafından mevlid, genel görüşe göre ilk defa III. Murat zamanında, 1588'de resmi hale getirildi. Merasimler, belirlenmiş teşrifât kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca, önceleri Ayasofya Camii'nde, sonraları ise Sultan Ahmed Camii'nde yapılan merasimlere, devlet erkanıyla birlikte halk da katılırdı. TDV islam Ansiklopedisi, Mevlid maddesi, c:29
Bu merasimlerde, önce müezzin tarafından Kur'an-ı Kerîm okunur, bunun peşinden de vaazlar verilirdi. Daha sonra mevlidhân kürsüye çıkar ve bir bölüm okuduktan sonra iner hediyesini alır ve ikinci mevlidhan kürsüye çıkarak, okumaya devam eder ve belirlenmiş kaideler çerçevesinde mevlid kutlamaları son bulurdu.
İlk zamanlar, sırf Resulullah (s.a.v.)'in doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler tarafından rasgele zamanlarda okunur olmuştur. Kandil gecelerinde, ölülerin ardından; kırkıncı, elli ikinci gecelerinde, sene-i devriyelerinde de mevlidler okunmaya başlanmıştır.
Muhteviyatı ilk bakışta Peygambere yazılmış bir şiir olarak masum gözükse de, üzerinde düşünüldüğü zaman içerisinde uydurma hâdiselerinde olduğu tespit edilecek ve Peygamberimize yönelik abartılı övgülerin olduğu görülecektir.
Bir hadiste “Biz Beni Amir heyeti olarak Rasulullah’a gittik ve sen bizim büyüğümüzsün dedik Hz. Peygamber (s.a.v.) “Büyük olan Allah’tır” dedi biz “sen fazilet bakımından bizim en üstünümüzsün, vermek bakımından bizim ileride olanımızsın” dedik peygamber “sakın fazla ileri gidip de şeytanın elçileri olmayınız.” Buyurdu. [1]
Peygamberimiz (s.a.v.)’in sağlığında ve vefatından sonra ne sahabe tarafından, ne tabiin, ne tebe-i tabiin, ne de daha sonraki ehlisünnet âlimleri tarafından, onun doğum günü kutlanmamıştır. Ayrıca Mevlid kasidesi okumak, Kur’an ve sünnette izine bile rastlanmayan bid’atlerden biridir. Mevlid-i Nebevîyi kutlayan bazı insanlar, Rasulullah (s.a.v.)’in ruhaniyetinin onların kutlamalarında hazır bulunduğuna bile inanmaktadırlar.
Yine, bazı insanların ihdas ettikleri şey, İsa aleyhisselamın doğum gününü kutlayan Hıristiyanlara benzemektir. Her kim Peygamber (s.a.v.)’in doğum gününü bayram edinirse, bilsin ki ümmetin ilklerinden hiçbir kimse bunu yapmamıştır. Bunda hayır olsaydı veya bunu yapmak daha tercih edilen bir görüş olsaydı, onlar Peygamber (s.a.v.)’i bizden daha çok seviyor ve bizden daha çok O’na saygı duyuyorlardı. Çünkü onlar, hayıra bizden daha düşkündüler. Peygamber (s.a.v.)’i sevmek ve O’na saygı göstermek, ancak O’nun yaptığı gibi yapmak, O’na itaat etmek, O’nun emirlerine uymak, gizli ve açık olarak sünnetini yaşatmak, gönderildiği bu dîni yaymaya çalışmak ve bu uğurda kalp ile el ile ve dil ile cihâd etmekle olur. Çünkü bu yol, ilk Müslümanlar olan Muhâcir, Ensâr ve onlara en güzel bir şekilde tâbi olanların yoludur.
Bu hususta ortaya atılan görüşlerden bazılarında da mevlidin bidat olduğu açıkça itiraf ediliyor ancak güzel bir bidat olduğu belirtiliyor. Ancak daha öncede izah edildiği üzere bidatin iyisi ve kötüsü olmaz her sonradan çıkma bidattir. Ne gariptir ki bu mevlid kandili kutlamalarının sonradan çıktığın kabul edilmesine rağmen güzel bir bidat olduğu düşünülerek; ne var bunda Resulullah (s.a.v.)’e olan sevgimizi ortaya koyuyor onu yad ediyoruz denilmektedir. Bu yaptıklarımızı onu sevdiğimiz için yapıyoruz denilmektedir.
Şunu unutmamak gerekir ki; Din adına yapılan her ne olursa olsun, Peygamberimiz yapmadığı halde dine sonradan sokulmuş bir şey ise muhteviyatının iyi olması onu bid’at olmaktan çıkarmaz. Çünkü o zaman her önüne gelen yeni ve güzel bir şey bulduğunu ve bunun da çok faydalı olduğunu iddia eder ve din artık o ilk günkü temiz halinden uzaklaşmış olur.
Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki; “Her kim bizim bu işimizin (yani dinimizin) içine, ondan olmayan bir şeyi yeniden sokarsa (o yaptığı iş) merdudtur, başına çalınır.” [2]
İslam âlemi doğum günü hususunda da Yahudi ve Hıristiyanların yolundan gitmektedir.
Hıristiyanlarda Hz. İsa’nın doğum günü dolayısıyla kutlamalar yapmaktadırlar. Her yıl 25 Aralıkta yaptıkları bu kutlamalara Noel kutlamaları denilmektedir. Hıristiyan inancına göre İsa aleyhisselamın dünyaya gelişi çok önemlidir. Noel ayrıca Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu olarak da bilinmektedir. Hz İsa’nın doğum tarihinin bilinmediği konusunda Batılı kaynaklar bile görüş birliği içindedirler. Hıristiyanlıkla ilgili temel kaynaklarda bile noelin çıkışı itibariyle Hıristiyanlıkla ilgili olmadığı ve Hıristiyanlığa sonradan girdiği konusunda görüş birliği vardır
Ayrıca Hz. İsa’nın doğum günü miladi takvimin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu Hıristiyan inancının Müslümanlar tarafından benimsenmesi ve kutlanması ise Müslümanların nasılda yozlaştırıldığını gözler önüne sermektedir. Ülkemizde ve dünyada birçok Müslüman ne acıdır ki, Hıristiyanların kutlamalarına iştirak etmektedirler.
Allah-u Teâlâ Maide surei 51. ayette şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden herkim onları dost edinirse o da onlardandır…”
Rasulullah (s.a.v.) Yahudi ve Hıristiyanlara uymayı yasaklıyor.
Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Herkim bir kavme benzemek isterse, o kimse onlardandır’ buyurdu.” (Ebu Davud: 4031)
Ebu Said el-Hudri’nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekilerin izlerini kuşkusuz karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar, siz arkalarından gideceksiniz.
Dedik ki; Yahudi ve Hıristiyanlar mı? Ya kim olabilir? Dedi (Buharı İ'tisam: 14, Enbiya: 50, Müslim İlim: 6, İbn Mace Fiten: 17)
Bu rivayetlerde de belirtildiği gibi Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanların izlerini adım adım takip eder hale gelmiştir.
Ebu Umeyr b. Enes'ten, o da Ensar'dan olan amcalarından birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Rasulullah (s.a.v.), Müslümanları namaza nasıl davet edeceği konusuna çok önem gösterdi. (Ashabıyla istişarede bulundu). Kendisine, Yahudilerin yaptığı gibi boru çalınmasını teklif ettiler. Bu, onun hoşuna gitmedi ve: "O, Yahudilere aittir" buyurdu. Bunun üzerine Hıristiyanlara ait çanı hatırlattılar. "O da Hıristiyanlara aittir" diyerek hoş karşılamadığını belirtti." ( Ebu Davud Salat: 27/498)
Bu rivayetlerden de Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeyi bırakın onlara muhalefet etmek gerektiği anlaşılmaktadır.
Bir başka açıdan bakıldığında da Peygamberimizin doğum günü olarak kutlanan gün, her sene farklı güne denk gelmektedir. Çünkü Hicri Takvim ay yılını, Miladi Takvim güneş yılını esas almaktadır. Bu yüzden ikisi arasında 11 gün fark vardır. Başlangıç tarihleri farklıdır. Hicri Takvimde başlangıç tarihi Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği tarih olan 622 yılıdır. Miladi Takvimde ise başlangıç Hz. İsa'nın doğum tarihi olan 0 yılıdır. Takvimler arasındaki bu 11 günlük fark nedeniyle peygamberimizin doğum günü her yıl farklı günlere denk gelmektedir. Yani doğum gününün 14 asır içerisinde kutlandığını varsayacak olursak, peygamberimizin doğumu 365 günün her gününde kutlanmış olmaktadır. Kutlu doğum haftası etkinlikleri de mevlid kutlaması bidatinin son yıllardaki yeni boyutunu teşkil etmektedir.
Maalesef bu bid’at özellikle Türk İslam toplumu içerisine öylesine bulaştı ki, sanki dindenmiş gibi, kandil gecelerine, cenaze, sünnet ve bir takım merasimlere artık tamamen yerleşti. Hattâ Mevlidi okuyan bazı insanlar bu işi gelir kapısı haline getirdi. Son dönemlerde doğum günü kutlamaları, kutlu doğum haftasına ve hatta kutlu doğum ayına kadar ulaştı. Bu bid’atin topluma örf ve adet şeklinde yerleşmesi nedeniyle dinin içerisinden çıkarılması artık oldukça zor bir hale gelmiştir.
Sonuç olarak şu söylenebilir ki: doğum günü kutlaması, mevlid kandili, ve Kutlu doğum haftası etkinliklerinin İslam dini içerisinde bir yeri bulunmamaktadır. Bu gün hiçbir kimse Resulullah’ı ashabından fazla sevemez. Şayet bu yapılanlarda bir hayır olsaydı elbette buna en layık olanlar onlardır. Ama onlar asla Resulullah’ın yapmadığı işlerin peşinden gitmediler. Ashab-ı Kiram Resulullahı görüyor ve onu çok seviyorlardı, dolayısıyla kutlamaya gerek yoktu ama biz onu görmediğimiz için bu etkinlikleri yapıyoruz demek doğru değildir. İslam’da emre muhatap olma açısından her toplum aynı konumdadır. O zaman öyle idi bu zaman böyle oldu demek doğru değildir. Yani bidat emri sahabe için farklı, sonraki ümmeti için farklı değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) bidat çıkarma hususunda bütün ümmetini uyarmaktadır.
Kurtuluş için Müslümanların İslam’a bulaştırılan bu bidatleri terk ederek sahih sünnet yoluna dönmeleri gerekmektedir.
Ebu Muhammed Musab KÖYLÜOĞLU
www.rahmet.org
Arapçada "Mimli masdar" adı verilen ve "doğum zamanı, doğum yeri, doğmak" mânâlarında kullanılan "mevlid", halk arasındaki teâmül dikkate alındığı zaman, "Hz. Muhammedin doğum zamanı" mânâsında kullanılmaktadır.
Mevlid Vesîlet’ün Necât olarak ta isimlendirilir ve Kurtuluş vesilesi anlamına gelmektedir.
Mevlid kutlamaları Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahirete intikalinden yüzlerce yıl sonra yaklaşık hicri 4. yüzyılda ilk olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. Mevlid kandili Hz. Peygamberin doğumu münasebetiyle kutlanmaktadır. Mevlid kutlamalarını ilk ihdas eden zâtın Erbil Atabeyi Muzafferuddin Kökbâbi olduğu kabul edilmektedir. Kutlama için toplananlara Mevlid kıssaları okumayı ilk başlatan kişinin ise Mısır Fatımîlerinin olduğu söylenir.
Bu kutlamalarda Resulullah (s.a.v.) için kasideler okunmaktaydı. İşte bunlardan en meşhuru, Mevlid kandillerinde okunan Vesîlet’ün Necât Osmanlı padişahı Sultan birinci Murâd Han’ın vezîrlerinden Ahmed Paşa’nın oğlu, Şeyh Mahmûd Efendinin torunu, Osmanlı dönemi âlimlerinden olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır. Vesîlet’ün Necât; münâcaat Allahü teâlâya yalvarma, velâdet Peygamberimizin doğumu, risâlet Peygamberliğin bildirilişi, mîrâc Göklere çıkışı, Cennet'i ve Cehennem'i görmesi, rihlet Peygamberimizin vefâtı ve duâ bölümlerinden ibârettir. Üç yüze yakın beyitten oluşmaktadır.
Vesîlet’ün Necât’dan bazı bölümler:
Mevlid-i şerif Hicri 4. asırdan günümüze kadar çeşitli evrelerden geçerek İslam toplumu içerisine yerleşmiştir. Özellikle Osmanlı (Türk) toplumu içerisinde önemli bir yer edinmiş ve Peygamberimizin doğum günlerinin, kandillerin, Cenaze ve sünnet merasimlerinin en önemli unsuru haline gelmiştir.
Osmanlılar tarafından mevlid, genel görüşe göre ilk defa III. Murat zamanında, 1588'de resmi hale getirildi. Merasimler, belirlenmiş teşrifât kaidelerine uygun olarak sarayda tertiplenir, ayrıca, önceleri Ayasofya Camii'nde, sonraları ise Sultan Ahmed Camii'nde yapılan merasimlere, devlet erkanıyla birlikte halk da katılırdı. TDV islam Ansiklopedisi, Mevlid maddesi, c:29
Bu merasimlerde, önce müezzin tarafından Kur'an-ı Kerîm okunur, bunun peşinden de vaazlar verilirdi. Daha sonra mevlidhân kürsüye çıkar ve bir bölüm okuduktan sonra iner hediyesini alır ve ikinci mevlidhan kürsüye çıkarak, okumaya devam eder ve belirlenmiş kaideler çerçevesinde mevlid kutlamaları son bulurdu.
İlk zamanlar, sırf Resulullah (s.a.v.)'in doğduğu zaman ve sadece camilerde okunan mevlid, sonraları para karşılığında hanendeler tarafından rasgele zamanlarda okunur olmuştur. Kandil gecelerinde, ölülerin ardından; kırkıncı, elli ikinci gecelerinde, sene-i devriyelerinde de mevlidler okunmaya başlanmıştır.
Muhteviyatı ilk bakışta Peygambere yazılmış bir şiir olarak masum gözükse de, üzerinde düşünüldüğü zaman içerisinde uydurma hâdiselerinde olduğu tespit edilecek ve Peygamberimize yönelik abartılı övgülerin olduğu görülecektir.
Bir hadiste “Biz Beni Amir heyeti olarak Rasulullah’a gittik ve sen bizim büyüğümüzsün dedik Hz. Peygamber (s.a.v.) “Büyük olan Allah’tır” dedi biz “sen fazilet bakımından bizim en üstünümüzsün, vermek bakımından bizim ileride olanımızsın” dedik peygamber “sakın fazla ileri gidip de şeytanın elçileri olmayınız.” Buyurdu. [1]
Peygamberimiz (s.a.v.)’in sağlığında ve vefatından sonra ne sahabe tarafından, ne tabiin, ne tebe-i tabiin, ne de daha sonraki ehlisünnet âlimleri tarafından, onun doğum günü kutlanmamıştır. Ayrıca Mevlid kasidesi okumak, Kur’an ve sünnette izine bile rastlanmayan bid’atlerden biridir. Mevlid-i Nebevîyi kutlayan bazı insanlar, Rasulullah (s.a.v.)’in ruhaniyetinin onların kutlamalarında hazır bulunduğuna bile inanmaktadırlar.
Yine, bazı insanların ihdas ettikleri şey, İsa aleyhisselamın doğum gününü kutlayan Hıristiyanlara benzemektir. Her kim Peygamber (s.a.v.)’in doğum gününü bayram edinirse, bilsin ki ümmetin ilklerinden hiçbir kimse bunu yapmamıştır. Bunda hayır olsaydı veya bunu yapmak daha tercih edilen bir görüş olsaydı, onlar Peygamber (s.a.v.)’i bizden daha çok seviyor ve bizden daha çok O’na saygı duyuyorlardı. Çünkü onlar, hayıra bizden daha düşkündüler. Peygamber (s.a.v.)’i sevmek ve O’na saygı göstermek, ancak O’nun yaptığı gibi yapmak, O’na itaat etmek, O’nun emirlerine uymak, gizli ve açık olarak sünnetini yaşatmak, gönderildiği bu dîni yaymaya çalışmak ve bu uğurda kalp ile el ile ve dil ile cihâd etmekle olur. Çünkü bu yol, ilk Müslümanlar olan Muhâcir, Ensâr ve onlara en güzel bir şekilde tâbi olanların yoludur.
Bu hususta ortaya atılan görüşlerden bazılarında da mevlidin bidat olduğu açıkça itiraf ediliyor ancak güzel bir bidat olduğu belirtiliyor. Ancak daha öncede izah edildiği üzere bidatin iyisi ve kötüsü olmaz her sonradan çıkma bidattir. Ne gariptir ki bu mevlid kandili kutlamalarının sonradan çıktığın kabul edilmesine rağmen güzel bir bidat olduğu düşünülerek; ne var bunda Resulullah (s.a.v.)’e olan sevgimizi ortaya koyuyor onu yad ediyoruz denilmektedir. Bu yaptıklarımızı onu sevdiğimiz için yapıyoruz denilmektedir.
Şunu unutmamak gerekir ki; Din adına yapılan her ne olursa olsun, Peygamberimiz yapmadığı halde dine sonradan sokulmuş bir şey ise muhteviyatının iyi olması onu bid’at olmaktan çıkarmaz. Çünkü o zaman her önüne gelen yeni ve güzel bir şey bulduğunu ve bunun da çok faydalı olduğunu iddia eder ve din artık o ilk günkü temiz halinden uzaklaşmış olur.
Rasulullah (s.a.v.) buyuruyor ki; “Her kim bizim bu işimizin (yani dinimizin) içine, ondan olmayan bir şeyi yeniden sokarsa (o yaptığı iş) merdudtur, başına çalınır.” [2]
İslam âlemi doğum günü hususunda da Yahudi ve Hıristiyanların yolundan gitmektedir.
Hıristiyanlarda Hz. İsa’nın doğum günü dolayısıyla kutlamalar yapmaktadırlar. Her yıl 25 Aralıkta yaptıkları bu kutlamalara Noel kutlamaları denilmektedir. Hıristiyan inancına göre İsa aleyhisselamın dünyaya gelişi çok önemlidir. Noel ayrıca Doğuş Bayramı, Kutsal Doğuş veya Milât Yortusu olarak da bilinmektedir. Hz İsa’nın doğum tarihinin bilinmediği konusunda Batılı kaynaklar bile görüş birliği içindedirler. Hıristiyanlıkla ilgili temel kaynaklarda bile noelin çıkışı itibariyle Hıristiyanlıkla ilgili olmadığı ve Hıristiyanlığa sonradan girdiği konusunda görüş birliği vardır
Ayrıca Hz. İsa’nın doğum günü miladi takvimin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu Hıristiyan inancının Müslümanlar tarafından benimsenmesi ve kutlanması ise Müslümanların nasılda yozlaştırıldığını gözler önüne sermektedir. Ülkemizde ve dünyada birçok Müslüman ne acıdır ki, Hıristiyanların kutlamalarına iştirak etmektedirler.
Allah-u Teâlâ Maide surei 51. ayette şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden herkim onları dost edinirse o da onlardandır…”
Rasulullah (s.a.v.) Yahudi ve Hıristiyanlara uymayı yasaklıyor.
Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): ‘Herkim bir kavme benzemek isterse, o kimse onlardandır’ buyurdu.” (Ebu Davud: 4031)
Ebu Said el-Hudri’nin bildirdiğine göre, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekilerin izlerini kuşkusuz karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar, siz arkalarından gideceksiniz.
Dedik ki; Yahudi ve Hıristiyanlar mı? Ya kim olabilir? Dedi (Buharı İ'tisam: 14, Enbiya: 50, Müslim İlim: 6, İbn Mace Fiten: 17)
Bu rivayetlerde de belirtildiği gibi Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanların izlerini adım adım takip eder hale gelmiştir.
Ebu Umeyr b. Enes'ten, o da Ensar'dan olan amcalarından birinin şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Rasulullah (s.a.v.), Müslümanları namaza nasıl davet edeceği konusuna çok önem gösterdi. (Ashabıyla istişarede bulundu). Kendisine, Yahudilerin yaptığı gibi boru çalınmasını teklif ettiler. Bu, onun hoşuna gitmedi ve: "O, Yahudilere aittir" buyurdu. Bunun üzerine Hıristiyanlara ait çanı hatırlattılar. "O da Hıristiyanlara aittir" diyerek hoş karşılamadığını belirtti." ( Ebu Davud Salat: 27/498)
Bu rivayetlerden de Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeyi bırakın onlara muhalefet etmek gerektiği anlaşılmaktadır.
Bir başka açıdan bakıldığında da Peygamberimizin doğum günü olarak kutlanan gün, her sene farklı güne denk gelmektedir. Çünkü Hicri Takvim ay yılını, Miladi Takvim güneş yılını esas almaktadır. Bu yüzden ikisi arasında 11 gün fark vardır. Başlangıç tarihleri farklıdır. Hicri Takvimde başlangıç tarihi Hazreti Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicret ettiği tarih olan 622 yılıdır. Miladi Takvimde ise başlangıç Hz. İsa'nın doğum tarihi olan 0 yılıdır. Takvimler arasındaki bu 11 günlük fark nedeniyle peygamberimizin doğum günü her yıl farklı günlere denk gelmektedir. Yani doğum gününün 14 asır içerisinde kutlandığını varsayacak olursak, peygamberimizin doğumu 365 günün her gününde kutlanmış olmaktadır. Kutlu doğum haftası etkinlikleri de mevlid kutlaması bidatinin son yıllardaki yeni boyutunu teşkil etmektedir.
Maalesef bu bid’at özellikle Türk İslam toplumu içerisine öylesine bulaştı ki, sanki dindenmiş gibi, kandil gecelerine, cenaze, sünnet ve bir takım merasimlere artık tamamen yerleşti. Hattâ Mevlidi okuyan bazı insanlar bu işi gelir kapısı haline getirdi. Son dönemlerde doğum günü kutlamaları, kutlu doğum haftasına ve hatta kutlu doğum ayına kadar ulaştı. Bu bid’atin topluma örf ve adet şeklinde yerleşmesi nedeniyle dinin içerisinden çıkarılması artık oldukça zor bir hale gelmiştir.
Sonuç olarak şu söylenebilir ki: doğum günü kutlaması, mevlid kandili, ve Kutlu doğum haftası etkinliklerinin İslam dini içerisinde bir yeri bulunmamaktadır. Bu gün hiçbir kimse Resulullah’ı ashabından fazla sevemez. Şayet bu yapılanlarda bir hayır olsaydı elbette buna en layık olanlar onlardır. Ama onlar asla Resulullah’ın yapmadığı işlerin peşinden gitmediler. Ashab-ı Kiram Resulullahı görüyor ve onu çok seviyorlardı, dolayısıyla kutlamaya gerek yoktu ama biz onu görmediğimiz için bu etkinlikleri yapıyoruz demek doğru değildir. İslam’da emre muhatap olma açısından her toplum aynı konumdadır. O zaman öyle idi bu zaman böyle oldu demek doğru değildir. Yani bidat emri sahabe için farklı, sonraki ümmeti için farklı değildir. Peygamberimiz (s.a.v.) bidat çıkarma hususunda bütün ümmetini uyarmaktadır.
Kurtuluş için Müslümanların İslam’a bulaştırılan bu bidatleri terk ederek sahih sünnet yoluna dönmeleri gerekmektedir.
Ebu Muhammed Musab KÖYLÜOĞLU
www.rahmet.org
Rafizi ve Şiilerin İnanç Esasları..
17:04
CAFERİ Şİİ VE RAFİZİLERİN İNANÇ ESASLARI
1. ALLAH İNANCI:
-Beda (ilimden önce cahil olma) sahibidir. Buna karşın imamları bütün ilimleri bilir, onlara gizli bir şey kalmaz.
-Zaman, mekan, keyfiyet, hareket, intikal ve cisimlerin sıfatlarından hiçbiriyle sıfatlanamaz. O nuzül etmez, dünyada ve ahirette asla görünmez.
2. KUR’AN İNANCI:
-Mahluktur.
-Sahâbe tarafından ekleme ve artırma yapılmıştır.
-Kur’an’dan ‘Velayet Suresi’ ile ‘Ali ve Muhammed Ailesi’ lafızları çıkarılmıştır.
-Cebrail (Aleyhi's-Selam) in getirdiği Kur’an 17000 (on yedi bin) ayetti, halbuki şu an 6236 ayettir.
-Kur’an’ı Allah’ın indirdiği şekliyle yalnızca Ali (Radıyallahu Anh) ve vasileri (imamlar) cem edebilir (bilebilir).
-Kur’an’ın tertibi Allah ve Rasûlü’nün razı olacağı şekilde değildir.
-Kur’an’da geçen tağut kelimesi ile kastedilen Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) dir.
-Nahl Suresi 90. ayette geçen ‘fahşa’ Ebu Bekir, ‘münker’ Ömer ve ‘bağy’ ise Osman (Radıyallahu Anhum) dır.
3. SAHÂBE İNANCI:
-Sövme, hakaret ve tekdir etme (kafirlikle itham) üzere kuruludur.
-Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den sonra Mikdam bin Esved, Ebu Zerr ve Selman-ı Farisi (Radıyallahu Anhum) haricindeki sahâbe dinden dönmüştür.
-Ebu Bekir ve Ömer ile o ikisini sevenler kafirdir.
-Ebu Bekir ve Ömer ile kızları Aişe ve Hafsa (Radıyallahu Anhum) ya lanet okurlar.
-İmamiye dininin gereklerinden bazıları:
a) Mut’a nikahını helal bilmek,
b) Temettü Haccı yapmak,
c) Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu Anhum) dan beri (uzak) olmak,
d) Muaviye, oğlu Yezid ve Ali’ye karşı savaşan herkesten uzak olmaktır.
-Ömer (Radıyallahu Anh) in katledildiği günde düğün yaparlar ve onun katili olan Mecusi Ebu Lu’lu’ya ‘Şucauddin (Dinin Yiğidi/Kahramanı)’ derler.
4. YAHUDİLERLE BENZERLİKLERİ:
-Yahudiler ‘Mesih Deccal ve kılıç inene kadar cihad yoktur.’, Rafiziler ise ‘Mehdi gelip bir münadi de gökten seslenene kadar cihad yoktur’ derler.
-Yahudiler ‘Krallığa ancak Davud’un soyu layıktır.’, Rafiziler de ‘İmamlık ancak Ali’nin evladına layıktır.’ derler.
-Yahudiler namazı yıldızlar görününceye kadar tehir ederler, Rafiziler de akşam namazını aynı vakte geciktirirler.
-Yahudiler insanları ‘Yahudiler ve diğerleri’ diye ikiye ayırır ve kendi dışındakileri putperest olarak görürler. Rafiziler de ‘Velayet’i kabul etmedikleri için kendileri dışındakileri kafir sayarlar.
-Yahudiler Tevrat’ı tahrif ettiler, Rafiziler ise Kur’an’ın tahrif edildiğini iddia ederler.
-Yahudiler de Rafiziler de mestlere meshetmezler.
-Yahudiler Cebrail (Aleyhi's-Selam) e düşmanlık ederler, Rafizilerden Gurrabiyye fırkası ise vahyi Ali (Radıyallahu Anh) yerine Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e getirdiği için onun hata ettiğini söylerler.
5. HIRİSTİYANLARLA BENZERLİKLERİ:
-Hıristiyanlar hanımlara mehir ödemezler, mal gibi faydalanırlar. Rafiziler de mut’a nikahını helal sayarak böyle evlenirler.
6. YAHUDİ VE HIRİSTİYANLARIN ÜSTÜN YÖNLERİ:
-‘Dininizin en hayırlıları kimdir?’ diye sorulduğunda Yahudiler ‘Musa ve ashâbı’, Hıristiyanlar da ‘İsa’nın havarileri’ diye cevap verirler. Rafizilere de ‘Dininizin en şerlileri kimdir?’ denildiğinde ‘Muhammed’in ashâbı’ derler.
7. İMAMLARI HAKKINDAKİ İNANÇLARI:
-Allah’ın belirlemesiyle belirlenirler.
-İlahi koruma sonucunda masumdurlar (günah işlemezler).
-Yeryüzü, insanlar var oldukça imamsız kalmaz.
-Allah tarafından desteklenirler.
-Kulların amelleri bilgileri dahilindedir.
-Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hariç (melekler dahil) tüm mahlukattan üstün ve şereflidirler.
-Tüm nebilerden daha alimdirler.
-Allah onlarla bilinir ve onlarla Allah’a ibadet edilir.
-Sözleri ve emirleri Allah’tan indirilmiş gibidir.
-Göğün ve yerin ilmi, olmuş ve olacakların ilmi onların yanındadır.
-Varlıkların yaratılmasında vasıta ve sebeptirler.
-Ne zaman öleceklerini bilirler ve istedikleri zaman ölürler.
-Tekvini (yaratılışla ilgili) velayet hakları vardır.
-Dua, ancak onların isimleri ve aracılıkları ile kabul edilir.
-Nuh boğulmaktan, İbrahim ateşten, Musa Firavun’dan ve İsa (Aleyhimu's-Selam) asılmaktan onların hakkı için dua ettiklerinden dolayı kurtulmuşlardır.
-İlah ve Rab olduğuna inanmaksızın (ister diri, ister ölü, ister taş ve ister çamur olsun) Allah’tan başkasından istekte bulunmak şirk değildir.
-Onların helal kıldıkları helal, haram kıldıkları haramdır.
-Onlar Ali (Radıyallahu Anh) nin sulbünden Allah’ın çocuklarıdır.
-12. İmamları olan Kaim, h.255 yılında doğmuştur ve halen (şu an h.1428 yılındayız) yaşamaktadır.
-İmamlara bu şekilde inanmayanlar kafirdir.
8. RİCAT AKİDESİ:
-12. İmamları olan Kaim, ahir zamanda ortay çıkacak, siyasi düşmanlarını boğazlayacak ve diğer fırkaların gasbettiği hakları Şia’ya iade edecektir.
-Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) onun zamanında asılacaktır.
-O, Aişe (Radıyallahu Anha) yi diriltecek ve ona had cezası uygulayacaktır.
-Zimmet ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlarla barış yapacak ve onlardan cizye alacaktır.
9. TAKİYYE ( İNANCINDAN BAŞKASINI SÖYLEME / YAPMA ) İNANCI:
-En faziletli ameldir.
-Yapmayanın imanı yoktur.
-Dinin 9/10 u (onda dokuzu) takiyyedir, yapmayanın dini yoktur.
-Takiyyeyi terk edenin bu günahı ebediyyen mağfiret edilmez (bağışlanmaz).
-Takiyye ile bir münafığın arkasında kılınan namaz, imamlarının arkasında namaz kılmak gibidir.
-Mecbur kalınırsa takiyye olarak her türlü yemin edilebilir.
10. ÇAMUR AKİDESİ:
-Hüseyin bin Ali (Radıyallahu Anhuma) nin kabrinin çamuru her derde şifadır.
-O çamurla çocuklara tahnik (yeni doğan bebeğin ağzına konulması ki, Rasûlullah bunu hurma ile yapardı) yapılır.
-O, bir yere gönderilen herhangi bir şeyle beraber bulundurulursa onun için bir güvencedir.
-O vesile yapılarak Allah’tan istekte bulunulabilir. Buna tevessül etmek diyoruz.
-Şiiler seçkin bir topraktan, Sünniler ise başka bir (kötü) topraktan yaratılmıştır. Bu ikisinin karışımından Şiilerin günahkarları ortaya çıkmıştır. Sünnilerdeki salah ve güvenilirlik ise karışımdaki Şia toprağının etkisi sebebiyledir.
-Kıyamet günü Şia’nın günah ve cezası Sünnilere, Sünnilerin hasenatları ise Şia’ya verilecektir.
11. EHLİ SÜNNET HAKKINDAKİ İNANÇLARI:
-Malları ve kanları mübahtır.
-Şia dışındakiler pis olarak doğar.
-Şeytan parmağını her doğan çocuğun vücuduna sokarak zarar verir, çocuk da bu sebeple ağlar. Doğan Şii ise ondan uzaklaşır ve ona zarar vermez.
-Şia dışındakiler veled-i zinadırlar.
-Yahudi ve Hıristiyanlar aslen kafir, Ehli Sünnet ise mürtedir. (Dinden çıkan manasına gelen mürtedin küfrü, aslen kafir olanınkinden daha şiddetlidir. Bu sebeple tarih boyunca Ehli Sünnet’in aleyhine onlarla yardımlaşmışlardır. Özellikle Tatarların Müslümanları katletmesinde onların tarafında bulunmuşlar ve yardımlarını esirgememişlerdir.)
12. MUT’A İNANCI VE ONUN FAZİLETİ:
-Mut’a (para veya mal vererek geçici süreyle bir kadınla birlikte olma şeklindeki nikah şekli) dindir.
-Onunla amel edenler dinleriyle amel etmiş, inkar edenler ise dinlerini inkar etmiş olurlar.
-Mut’ayı inkar eden kafir olur.
-Mut’a çocuğu, şer’i nikah çocuğundan faziletlidir.
-Allah onlara sarhoş edici içecekleri haram kılmış, onun yerine mut’ayı helal kılmıştır.
-Mut’ayı bir kere yapan Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in, iki kere yapan Hasan (Radıyallahu Anhuma) ın, üç kere yapan Ali (Radıyallahu Anh) nin ve dört kere yapan da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin derecesinde olur.
-Mü’min bir kadınla mut’a yapan Kabe’yi 70 kere ziyaret etmiş gibi olur.
-Mut’anın bir sınırı yoktur, 1000 kere de yapılabilir.
-Aynı zamanda kadına dübüründen (makatından) yanaşmak (birleşmek) caizdir.
13. NECEF VE KERBELA İNANCI, ORALARI ZİYARETİN FAZİLETİ:
-Allah’ın haremi Mekke, Rasûlü’nün haremi Medine, Ali’nin haremi Kufe ve onların haremi ise Kum şehirleridir.
-Kerbela toprağı eklenmeseydi Kabe yaratılmaz ve faziletli kılınmazdı.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrinin ziyaret sevabı, makbul 20 hac ve 20 umreye, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile yapılmış 20 savaşa denktir.
-Bu ziyaret (hacıların Arafat’a çıkma günü olan) Arafe günü yapılırsa sevap, 1000 hac ve 1000 umre ile 1000 savaşa denk olur.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini özürsüz olarak ziyaret etmeyi terk eden cehennem ehlindendir.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini ziyaret, Arşı üzerinde Allah’ı ziyaret gibidir.
-Allah, Arafe günü (Arafat’ta vakfe yapanlara değil de) Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini ziyaret edenlere bakar.
-Allah melekleriyle birlikte, nebiler ve mü’minler de Ali (Radıyallahu Anh) nin kabrini ziyaret ederler.
-Ziyaret esnasında kabre yönelmek gereklidir. Çünkü o, Allah’ın yüzü olduğu için kıbleye yönelmek gibidir.
-İmamların türbelerinde kılınan namaz mescitlerde kılınandan üstündür.
-(Kabe’de değil de) Ali (Radıyallahu Anh) nin kabrinin yanında kılınan namaz, başka yerde kılınandan 100.000 (yüz bin) kat üstündür.
-(Kabe dahil) Kerbela’dan daha kutsal bir yer yoktur.
-Kufe Mescidi’nde kılınan farz namaz hac yerine, nafile namaz ise umre yerine geçer.
14. AŞURA ( MUHARREM’İN ONUNCU ) GÜNÜ İNANCI:
-Muharrem Ayı’nın ilk on günü Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olarak siyah elbise giyerler.
-Aşura günü ise yanaklar, göğüsler ve sırtlarını döverler, bazen bunun için zincir ve kılıç kullanırlar.
-Yakalarını parçalayarak ağıtlar yakarlar.
-Aşura günü törenlerinde ayrıca;
a) Ömer ismini verdikleri bir köpeği ortaya getirerek bastonla döverler ve taşlarla öldürürler.
b) Aişe ismini verdikleri bir oğlağı ortaya getirerek tüylerini yolarlar ve öldürünceye kadar döverler.
-Bütün bunlar Allah’ın şiarlarına (gösterge ve değerlerine) tazim (yüceltme) sayılır.
15. BEY’AT ( EMİRE TABİ OLMA ) İNANCI:
-Kaim dışındaki her sancak sahibi emir tağuttur.
-Diğer emir ve hakimlere itaat, takiyye olarak caizdir.
-Üç raşit halife gaspçı, zalim ve mürteddirler.
-O üçüyle beraber olup anlara yardım edenler de tağut ve zalimdirler.
16. RAFİZİLERLE YAKINLAŞMANIN HÜKMÜ:
-Allah’ın Kitabı’na hakaret ederek O’nu başka türlü yorumlayan,
-Kur’an’da eksiltme ve artırma olduğunu iddia eden,
-Fatıma (Radıyallahu Anha) ya Kur’an’dan sonra da ilahi bilgiler nazil olduğunu iddia eden (Fatıma’ya Nebi’den sonra Cebrail tarafından Levh-i Fatıma diye adlandırdıkları bir vahyin getirildiğini iddia etmektedirler),
-İmameti nübüvvet (peygamberlik), hatta ondan daha üstün gören,
-İmamların meleklerden ve nebilerden daha üstün olduğuna inanan,
-İmamlarını Allah’a mahsus olan bazı sıfatlarla sıfatlayan,
-Ali, Hasan, Hüseyin (Radıyallahu Anhum) ve imamlarından istekte bulunup onlara yalvaran,
-Birkaçı dışında sahâbenin kafir olduğuna inanan,
-Takiyye adı altında yalanı ve aldatmayı din kabul edinen,
-Ve daha bir çok sapıklıklarla donanmış olan bu taifeyi;
a) Dost edinmek,
b) Onlarla yakınlaşmak,
c) Yardımlaşmak,
d) Allah’ın ismini ansalar bile kestiklerini yemek,
e) Kardeşlik ve muhabbet çağrılarını kabul etmek caiz değildir.
Çünkü;
-Dr. Nasır el-Kifari onların Müslümanlardan ayrılmış olduklarını haber vermiş,
-İmam Malik onlarla konuşmaktan ve onlardan rivayette bulunmaktan sakındırmış, İslam’dan nasipleri olmadığını söylemiş ve sahâbeye buğz etmeleri sebebiyle onların kafir olduklarına hükmetmiş,
-İmam Kurtubi, İmam Malik’in bu görüşünün isabetli olduğunu belirterek sahâbeyi küçük gören ve onlara dil uzatan kimselerin Allah’ın buyruğunu reddetmiş ve Müslümanların şeriatlarını iptal etmiş olacaklarını söylemiş,
-İmam Şafi, Rafiziler kadar yalancı şahitlikte bulunan kimse görmediğini bildirmiş,
-İmam Ahmed bin Hanbel, Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) e buğz edenlerden uzak durulması gerektiğini, onlara ve Aişe (Radıyallahu Anha) ye söven kimseyi Müslüman olarak kabul etmeyeceğini belirtmiş,
-Kufe Kadısı Şureyk bin Abdullah, Rafiziler dışında herkesten ilim alınabileceğini, onların hadis uydurarak onu din edindiklerini söylemiş,
-Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye, Rafiziliğin aslının zındıklık, ilhad, kasıt ve yalan olduğu, bunun ise münafıklık olduğu görüşüne gitmiş,
-el-Firyabi, Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) e sövenin kafir olduğunu ve cenaze namazının kılınmayacağını belirtmiş,
-İbni Hazm, Rafizilerin Müslüman olmadığını söylemiş,
-Suudi Arabistan’da bulunan ve Abdulaziz bin Abdullah bin Baz başkanlığında, Abdurrezzak Afifi, Abdullah bin Ğudeyyan ve Abdullah bin Kuud’dan oluşan Daimi Fetva Komisyonu ise, onların dinden çıkmış kafirler oldukları fetvasını vermiş,
-Abdullah bin Abdurrahman el-Cibrin ise, onların sıkıntı ve bolluk anlarında Ali ve oğullarına (Radıyallahu Anhum) ve imamlarına seslenip dua ettiklerinden dolayı onların İslam’dan çıkaran ve öldürülmelerini hak eden büyük şirk işleyen müşrik olduklarını, Ali (Radıyallahu Anh) ye ilahi vasıflar verdiklerinden dolayı da mürted olduklarını, kalplerinde olmayanı söylediklerinden dolayı da münafıklık yaptıklarını haber vermiştir.
Allahu a’lem ve’s-salatu ve’s-selamu alâ Rasûlina Muhammed ve’l-hamdu lillahi Rabbi’l-alemîn.
*Bu yazı Abdullah bin Muhammed es-Salih’in yazdığı ‘Yedi İklim Kitabevi’nden çıkan ‘Caferi, Şii ve Rafizilerin (Kendi Ağızlarından) İnanç Esasları’ isimli kitabın özetidir.
1. ALLAH İNANCI:
-Beda (ilimden önce cahil olma) sahibidir. Buna karşın imamları bütün ilimleri bilir, onlara gizli bir şey kalmaz.
-Zaman, mekan, keyfiyet, hareket, intikal ve cisimlerin sıfatlarından hiçbiriyle sıfatlanamaz. O nuzül etmez, dünyada ve ahirette asla görünmez.
2. KUR’AN İNANCI:
-Mahluktur.
-Sahâbe tarafından ekleme ve artırma yapılmıştır.
-Kur’an’dan ‘Velayet Suresi’ ile ‘Ali ve Muhammed Ailesi’ lafızları çıkarılmıştır.
-Cebrail (Aleyhi's-Selam) in getirdiği Kur’an 17000 (on yedi bin) ayetti, halbuki şu an 6236 ayettir.
-Kur’an’ı Allah’ın indirdiği şekliyle yalnızca Ali (Radıyallahu Anh) ve vasileri (imamlar) cem edebilir (bilebilir).
-Kur’an’ın tertibi Allah ve Rasûlü’nün razı olacağı şekilde değildir.
-Kur’an’da geçen tağut kelimesi ile kastedilen Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) dir.
-Nahl Suresi 90. ayette geçen ‘fahşa’ Ebu Bekir, ‘münker’ Ömer ve ‘bağy’ ise Osman (Radıyallahu Anhum) dır.
3. SAHÂBE İNANCI:
-Sövme, hakaret ve tekdir etme (kafirlikle itham) üzere kuruludur.
-Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) den sonra Mikdam bin Esved, Ebu Zerr ve Selman-ı Farisi (Radıyallahu Anhum) haricindeki sahâbe dinden dönmüştür.
-Ebu Bekir ve Ömer ile o ikisini sevenler kafirdir.
-Ebu Bekir ve Ömer ile kızları Aişe ve Hafsa (Radıyallahu Anhum) ya lanet okurlar.
-İmamiye dininin gereklerinden bazıları:
a) Mut’a nikahını helal bilmek,
b) Temettü Haccı yapmak,
c) Ebu Bekir, Ömer ve Osman (Radıyallahu Anhum) dan beri (uzak) olmak,
d) Muaviye, oğlu Yezid ve Ali’ye karşı savaşan herkesten uzak olmaktır.
-Ömer (Radıyallahu Anh) in katledildiği günde düğün yaparlar ve onun katili olan Mecusi Ebu Lu’lu’ya ‘Şucauddin (Dinin Yiğidi/Kahramanı)’ derler.
4. YAHUDİLERLE BENZERLİKLERİ:
-Yahudiler ‘Mesih Deccal ve kılıç inene kadar cihad yoktur.’, Rafiziler ise ‘Mehdi gelip bir münadi de gökten seslenene kadar cihad yoktur’ derler.
-Yahudiler ‘Krallığa ancak Davud’un soyu layıktır.’, Rafiziler de ‘İmamlık ancak Ali’nin evladına layıktır.’ derler.
-Yahudiler namazı yıldızlar görününceye kadar tehir ederler, Rafiziler de akşam namazını aynı vakte geciktirirler.
-Yahudiler insanları ‘Yahudiler ve diğerleri’ diye ikiye ayırır ve kendi dışındakileri putperest olarak görürler. Rafiziler de ‘Velayet’i kabul etmedikleri için kendileri dışındakileri kafir sayarlar.
-Yahudiler Tevrat’ı tahrif ettiler, Rafiziler ise Kur’an’ın tahrif edildiğini iddia ederler.
-Yahudiler de Rafiziler de mestlere meshetmezler.
-Yahudiler Cebrail (Aleyhi's-Selam) e düşmanlık ederler, Rafizilerden Gurrabiyye fırkası ise vahyi Ali (Radıyallahu Anh) yerine Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e getirdiği için onun hata ettiğini söylerler.
5. HIRİSTİYANLARLA BENZERLİKLERİ:
-Hıristiyanlar hanımlara mehir ödemezler, mal gibi faydalanırlar. Rafiziler de mut’a nikahını helal sayarak böyle evlenirler.
6. YAHUDİ VE HIRİSTİYANLARIN ÜSTÜN YÖNLERİ:
-‘Dininizin en hayırlıları kimdir?’ diye sorulduğunda Yahudiler ‘Musa ve ashâbı’, Hıristiyanlar da ‘İsa’nın havarileri’ diye cevap verirler. Rafizilere de ‘Dininizin en şerlileri kimdir?’ denildiğinde ‘Muhammed’in ashâbı’ derler.
7. İMAMLARI HAKKINDAKİ İNANÇLARI:
-Allah’ın belirlemesiyle belirlenirler.
-İlahi koruma sonucunda masumdurlar (günah işlemezler).
-Yeryüzü, insanlar var oldukça imamsız kalmaz.
-Allah tarafından desteklenirler.
-Kulların amelleri bilgileri dahilindedir.
-Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hariç (melekler dahil) tüm mahlukattan üstün ve şereflidirler.
-Tüm nebilerden daha alimdirler.
-Allah onlarla bilinir ve onlarla Allah’a ibadet edilir.
-Sözleri ve emirleri Allah’tan indirilmiş gibidir.
-Göğün ve yerin ilmi, olmuş ve olacakların ilmi onların yanındadır.
-Varlıkların yaratılmasında vasıta ve sebeptirler.
-Ne zaman öleceklerini bilirler ve istedikleri zaman ölürler.
-Tekvini (yaratılışla ilgili) velayet hakları vardır.
-Dua, ancak onların isimleri ve aracılıkları ile kabul edilir.
-Nuh boğulmaktan, İbrahim ateşten, Musa Firavun’dan ve İsa (Aleyhimu's-Selam) asılmaktan onların hakkı için dua ettiklerinden dolayı kurtulmuşlardır.
-İlah ve Rab olduğuna inanmaksızın (ister diri, ister ölü, ister taş ve ister çamur olsun) Allah’tan başkasından istekte bulunmak şirk değildir.
-Onların helal kıldıkları helal, haram kıldıkları haramdır.
-Onlar Ali (Radıyallahu Anh) nin sulbünden Allah’ın çocuklarıdır.
-12. İmamları olan Kaim, h.255 yılında doğmuştur ve halen (şu an h.1428 yılındayız) yaşamaktadır.
-İmamlara bu şekilde inanmayanlar kafirdir.
8. RİCAT AKİDESİ:
-12. İmamları olan Kaim, ahir zamanda ortay çıkacak, siyasi düşmanlarını boğazlayacak ve diğer fırkaların gasbettiği hakları Şia’ya iade edecektir.
-Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) onun zamanında asılacaktır.
-O, Aişe (Radıyallahu Anha) yi diriltecek ve ona had cezası uygulayacaktır.
-Zimmet ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlarla barış yapacak ve onlardan cizye alacaktır.
9. TAKİYYE ( İNANCINDAN BAŞKASINI SÖYLEME / YAPMA ) İNANCI:
-En faziletli ameldir.
-Yapmayanın imanı yoktur.
-Dinin 9/10 u (onda dokuzu) takiyyedir, yapmayanın dini yoktur.
-Takiyyeyi terk edenin bu günahı ebediyyen mağfiret edilmez (bağışlanmaz).
-Takiyye ile bir münafığın arkasında kılınan namaz, imamlarının arkasında namaz kılmak gibidir.
-Mecbur kalınırsa takiyye olarak her türlü yemin edilebilir.
10. ÇAMUR AKİDESİ:
-Hüseyin bin Ali (Radıyallahu Anhuma) nin kabrinin çamuru her derde şifadır.
-O çamurla çocuklara tahnik (yeni doğan bebeğin ağzına konulması ki, Rasûlullah bunu hurma ile yapardı) yapılır.
-O, bir yere gönderilen herhangi bir şeyle beraber bulundurulursa onun için bir güvencedir.
-O vesile yapılarak Allah’tan istekte bulunulabilir. Buna tevessül etmek diyoruz.
-Şiiler seçkin bir topraktan, Sünniler ise başka bir (kötü) topraktan yaratılmıştır. Bu ikisinin karışımından Şiilerin günahkarları ortaya çıkmıştır. Sünnilerdeki salah ve güvenilirlik ise karışımdaki Şia toprağının etkisi sebebiyledir.
-Kıyamet günü Şia’nın günah ve cezası Sünnilere, Sünnilerin hasenatları ise Şia’ya verilecektir.
11. EHLİ SÜNNET HAKKINDAKİ İNANÇLARI:
-Malları ve kanları mübahtır.
-Şia dışındakiler pis olarak doğar.
-Şeytan parmağını her doğan çocuğun vücuduna sokarak zarar verir, çocuk da bu sebeple ağlar. Doğan Şii ise ondan uzaklaşır ve ona zarar vermez.
-Şia dışındakiler veled-i zinadırlar.
-Yahudi ve Hıristiyanlar aslen kafir, Ehli Sünnet ise mürtedir. (Dinden çıkan manasına gelen mürtedin küfrü, aslen kafir olanınkinden daha şiddetlidir. Bu sebeple tarih boyunca Ehli Sünnet’in aleyhine onlarla yardımlaşmışlardır. Özellikle Tatarların Müslümanları katletmesinde onların tarafında bulunmuşlar ve yardımlarını esirgememişlerdir.)
12. MUT’A İNANCI VE ONUN FAZİLETİ:
-Mut’a (para veya mal vererek geçici süreyle bir kadınla birlikte olma şeklindeki nikah şekli) dindir.
-Onunla amel edenler dinleriyle amel etmiş, inkar edenler ise dinlerini inkar etmiş olurlar.
-Mut’ayı inkar eden kafir olur.
-Mut’a çocuğu, şer’i nikah çocuğundan faziletlidir.
-Allah onlara sarhoş edici içecekleri haram kılmış, onun yerine mut’ayı helal kılmıştır.
-Mut’ayı bir kere yapan Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in, iki kere yapan Hasan (Radıyallahu Anhuma) ın, üç kere yapan Ali (Radıyallahu Anh) nin ve dört kere yapan da Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nin derecesinde olur.
-Mü’min bir kadınla mut’a yapan Kabe’yi 70 kere ziyaret etmiş gibi olur.
-Mut’anın bir sınırı yoktur, 1000 kere de yapılabilir.
-Aynı zamanda kadına dübüründen (makatından) yanaşmak (birleşmek) caizdir.
13. NECEF VE KERBELA İNANCI, ORALARI ZİYARETİN FAZİLETİ:
-Allah’ın haremi Mekke, Rasûlü’nün haremi Medine, Ali’nin haremi Kufe ve onların haremi ise Kum şehirleridir.
-Kerbela toprağı eklenmeseydi Kabe yaratılmaz ve faziletli kılınmazdı.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrinin ziyaret sevabı, makbul 20 hac ve 20 umreye, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile yapılmış 20 savaşa denktir.
-Bu ziyaret (hacıların Arafat’a çıkma günü olan) Arafe günü yapılırsa sevap, 1000 hac ve 1000 umre ile 1000 savaşa denk olur.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini özürsüz olarak ziyaret etmeyi terk eden cehennem ehlindendir.
-Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini ziyaret, Arşı üzerinde Allah’ı ziyaret gibidir.
-Allah, Arafe günü (Arafat’ta vakfe yapanlara değil de) Hüseyin (Radıyallahu Anhuma) in kabrini ziyaret edenlere bakar.
-Allah melekleriyle birlikte, nebiler ve mü’minler de Ali (Radıyallahu Anh) nin kabrini ziyaret ederler.
-Ziyaret esnasında kabre yönelmek gereklidir. Çünkü o, Allah’ın yüzü olduğu için kıbleye yönelmek gibidir.
-İmamların türbelerinde kılınan namaz mescitlerde kılınandan üstündür.
-(Kabe’de değil de) Ali (Radıyallahu Anh) nin kabrinin yanında kılınan namaz, başka yerde kılınandan 100.000 (yüz bin) kat üstündür.
-(Kabe dahil) Kerbela’dan daha kutsal bir yer yoktur.
-Kufe Mescidi’nde kılınan farz namaz hac yerine, nafile namaz ise umre yerine geçer.
14. AŞURA ( MUHARREM’İN ONUNCU ) GÜNÜ İNANCI:
-Muharrem Ayı’nın ilk on günü Allah’a yakınlaştırıcı bir amel olarak siyah elbise giyerler.
-Aşura günü ise yanaklar, göğüsler ve sırtlarını döverler, bazen bunun için zincir ve kılıç kullanırlar.
-Yakalarını parçalayarak ağıtlar yakarlar.
-Aşura günü törenlerinde ayrıca;
a) Ömer ismini verdikleri bir köpeği ortaya getirerek bastonla döverler ve taşlarla öldürürler.
b) Aişe ismini verdikleri bir oğlağı ortaya getirerek tüylerini yolarlar ve öldürünceye kadar döverler.
-Bütün bunlar Allah’ın şiarlarına (gösterge ve değerlerine) tazim (yüceltme) sayılır.
15. BEY’AT ( EMİRE TABİ OLMA ) İNANCI:
-Kaim dışındaki her sancak sahibi emir tağuttur.
-Diğer emir ve hakimlere itaat, takiyye olarak caizdir.
-Üç raşit halife gaspçı, zalim ve mürteddirler.
-O üçüyle beraber olup anlara yardım edenler de tağut ve zalimdirler.
16. RAFİZİLERLE YAKINLAŞMANIN HÜKMÜ:
-Allah’ın Kitabı’na hakaret ederek O’nu başka türlü yorumlayan,
-Kur’an’da eksiltme ve artırma olduğunu iddia eden,
-Fatıma (Radıyallahu Anha) ya Kur’an’dan sonra da ilahi bilgiler nazil olduğunu iddia eden (Fatıma’ya Nebi’den sonra Cebrail tarafından Levh-i Fatıma diye adlandırdıkları bir vahyin getirildiğini iddia etmektedirler),
-İmameti nübüvvet (peygamberlik), hatta ondan daha üstün gören,
-İmamların meleklerden ve nebilerden daha üstün olduğuna inanan,
-İmamlarını Allah’a mahsus olan bazı sıfatlarla sıfatlayan,
-Ali, Hasan, Hüseyin (Radıyallahu Anhum) ve imamlarından istekte bulunup onlara yalvaran,
-Birkaçı dışında sahâbenin kafir olduğuna inanan,
-Takiyye adı altında yalanı ve aldatmayı din kabul edinen,
-Ve daha bir çok sapıklıklarla donanmış olan bu taifeyi;
a) Dost edinmek,
b) Onlarla yakınlaşmak,
c) Yardımlaşmak,
d) Allah’ın ismini ansalar bile kestiklerini yemek,
e) Kardeşlik ve muhabbet çağrılarını kabul etmek caiz değildir.
Çünkü;
-Dr. Nasır el-Kifari onların Müslümanlardan ayrılmış olduklarını haber vermiş,
-İmam Malik onlarla konuşmaktan ve onlardan rivayette bulunmaktan sakındırmış, İslam’dan nasipleri olmadığını söylemiş ve sahâbeye buğz etmeleri sebebiyle onların kafir olduklarına hükmetmiş,
-İmam Kurtubi, İmam Malik’in bu görüşünün isabetli olduğunu belirterek sahâbeyi küçük gören ve onlara dil uzatan kimselerin Allah’ın buyruğunu reddetmiş ve Müslümanların şeriatlarını iptal etmiş olacaklarını söylemiş,
-İmam Şafi, Rafiziler kadar yalancı şahitlikte bulunan kimse görmediğini bildirmiş,
-İmam Ahmed bin Hanbel, Ebu Bekir ve Ömer (Radıyallahu Anhuma) e buğz edenlerden uzak durulması gerektiğini, onlara ve Aişe (Radıyallahu Anha) ye söven kimseyi Müslüman olarak kabul etmeyeceğini belirtmiş,
-Kufe Kadısı Şureyk bin Abdullah, Rafiziler dışında herkesten ilim alınabileceğini, onların hadis uydurarak onu din edindiklerini söylemiş,
-Şeyhu’l-İslam İbni Teymiyye, Rafiziliğin aslının zındıklık, ilhad, kasıt ve yalan olduğu, bunun ise münafıklık olduğu görüşüne gitmiş,
-el-Firyabi, Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) e sövenin kafir olduğunu ve cenaze namazının kılınmayacağını belirtmiş,
-İbni Hazm, Rafizilerin Müslüman olmadığını söylemiş,
-Suudi Arabistan’da bulunan ve Abdulaziz bin Abdullah bin Baz başkanlığında, Abdurrezzak Afifi, Abdullah bin Ğudeyyan ve Abdullah bin Kuud’dan oluşan Daimi Fetva Komisyonu ise, onların dinden çıkmış kafirler oldukları fetvasını vermiş,
-Abdullah bin Abdurrahman el-Cibrin ise, onların sıkıntı ve bolluk anlarında Ali ve oğullarına (Radıyallahu Anhum) ve imamlarına seslenip dua ettiklerinden dolayı onların İslam’dan çıkaran ve öldürülmelerini hak eden büyük şirk işleyen müşrik olduklarını, Ali (Radıyallahu Anh) ye ilahi vasıflar verdiklerinden dolayı da mürted olduklarını, kalplerinde olmayanı söylediklerinden dolayı da münafıklık yaptıklarını haber vermiştir.
Allahu a’lem ve’s-salatu ve’s-selamu alâ Rasûlina Muhammed ve’l-hamdu lillahi Rabbi’l-alemîn.
*Bu yazı Abdullah bin Muhammed es-Salih’in yazdığı ‘Yedi İklim Kitabevi’nden çıkan ‘Caferi, Şii ve Rafizilerin (Kendi Ağızlarından) İnanç Esasları’ isimli kitabın özetidir.
Tasavvufun Müslümanlar Üzerindeki Kötü Sonuçları..
13:36
TASAVVUFUN MÜSLÜMANLAR ÜZERİNDEKİ KÖTÜ SONUÇLARI
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
Değerli Müslümanlar ! bu sohbetimizde inşaallah tasavvufu ele alıp ve onun Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetmeye çalışacağız…Bizi böyle bir çalışmaya iten sebep ise ; konunun tevhid inancını tepeden tırnağa altüst ettiğinden dolayıdır.
Şunu rahatlıkla ve bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki,tasavvuf ve onun getirdiği inanç ve ameller, geçmişte olduğu gibi bugün de binlerce inananın itikadını ve amellerini tepeden tırnağa bozmuş ve onların üzerinde - geçmiş cahiliye dönemlerinde bile görülmemiş - çok kötü sonuçlar doğurmuştur.
İşin en acı yönü ise ; Allah resulü s.a.v’in senelerce ortadan kalkması için çaba sarfettiği bir çok çirkin inanç ve ameller,bu gün tasavvuf adı altında Allah’a yakınlaşma maksadı olarak icra edilmektedir.
Değerli Müslümanlar ! Tasavvuf – diğer bir ifadeyle tarikatlar – hak-kında şimdiye kadar yapılan tarifler ve tabirler bir çok yönüyle kapalı kalmış ve bu tarif ve tabirler tam manasıyla doyurucu olmamıştır... Çünkü bu konudaki yapılan izahlar,tarifler sürekli ve genelde “ tasavvuf “ kelimesine takılmış kalmış, dolayısıyla bu ismin h.200 veya 250 yıllarında çıktığı anlatılarak, asıl anlatılması gereken bu isim adı altında - din adına - işlenen cinayetlerden bahsedilmemiştir…. Veya bahsedilmişse de,bu bir çok yönüyle kapalı bırakılmış ve konu ile ilgili cüz’i şeyler anla-tılmıştır.
Halbuki üzerinde durulması gereken bu isimler değil. - Yani,tasavvuf ve tarikat isimlerine takılıp kalmak değil – bu isimler adı altında işlenen şeyler olmalıdır. İşte önemli olan nokta burasıdır.
Çünkü,bu isimlerle isimlenmek - yani mutasavvıf veya sofi diye isim-lenmek - insanı dinden imandan çıkaracak bir problem değildir. Bunlar sadece ve sadece islam’da olmayan birtakım isimler ve yanlışlıklardır. Ama işin tehlikeli boyutu,- biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - bu isimler adı altında işlenen itikadi ve ameli yanlışlıklardır. Çünkü bunlar insanı dininden imanından soyutlayan problemlerdir.
Öyleyse sözü daha fazla uzatmadan ve isimlere de takılıp kalmadan, gelin hep beraber tasavvufun inananlar üzerindeki çirkin etkilerine şöyle bir nazar edelim… Bakalım tasavvuf Müslümanlara neler getirmiş ve yine bakalım tasavvuf onlardan neleri götürmüştür.
İşin doğrusu ; getirtiği olumlu bir şeyler olmadığı için biz götürmüş olduğu şeylerden ve açtığı derin yaralardan bahsetmeye çalışacağız.
TASAVVUF İNANANLARIN ALLAH İNANCINI BOZMUŞTUR
Tasavvuf her şeyden önce,öne sürmüş olduğu birtakım gayri islami inanç sistemiyle Müslümanların kısmı azamının Allah inancını boz-muştur.
Değerli Müslümanlar ! Aradaki farkı ve uçurumu görmeniz açısından önce islam’ın tarif ettiği Allah inancına ve sonrada tasavvufun öne sürdüğü Allah inancına şöyle bir nazar edelim…. Nazar edelim ki, tasav-vufun öne sürdüğü Allah inancının ne kadar batıl,tutarsız ve saçma bir inanç olduğunu gözler önüne serelim.
İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ ALLAH İNANCI
İslam akidesinde Allah inancı ; varlığı ezeli ve ebedi olan,eşi ortağı ve benzeri bulunmayan, yoktan vareden, zatı ve sıfatları bakımından bütün noksanlıklardan münezzeh olan,yaratmış olduğu mahlukatından tama-men ayrı Arşının üzerinde olan, kendisinin dışında her şeyin sonradan yaratılmış olup ve kendisi var iken hiçbir şeyin olmadığı tek varlıktır...İşte islam’ın tarif ettiğ Allah inancı ana hatları ile böyledir.
Çünkü Rabbimiz kendisini böyle tanıtıyor. O’nun Resulü Muhammed s.a.v Alemlerin rabbini böyle tanıtıyor.
Rabbimiz kerim kitabında :
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“ O – Allah ki – ilk’tir - yani kendisinden önce hiçbir varlık yoktur - ve Sondur. – yani kendisinden sonra hiçbir varlık yoktur.Her şey yok olurken sadece O kalacaktır - Zahir’dir – yani varlığı delillerle gün gibi açıktır – Batın’dır – yani zatının hakikatı gizlidir.Akıllar onun özünü idrak edemezler – O her şeyi bilendir “
HADİD : 3.AY.
Ayet’i celilesiyle ; ezeli ve ebedi olduğunu,zahir ve batın olduğunu ve ayrıyeten her şeyi bildiğini kullarına haber vermektedir.
Rabbimiz yine :
“ Allah her şeyin yaratıcısıdır ve her şeyin yöneticisidir “
ZÜMER : 62.AY.
Ayet’i celilesiyle ; kullarına istisnasız her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi kendisinin olduğunu haber vermektedir.
Rabbimiz yine : إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
“ Şüphesiz ki rızık veren sağlam kuvvet sahibi ancak Allah’tır “
ZARİYAT : 58.AY.
Ayet’i celilesiyle ; Rezzak ve çok çetin bir kuvvet sahibi olduğunu kullarına haber vermektedir.
Allah’u Azze ve Celle ; “ O’na benzer hiçbir şey yoktur “ ŞURA : 11.AY.
Ayet’i celilesiyle,zatına benzer hiçbir şeyin olmadığını.
“ … Yaşatan ve öldüren Allah’tır … “ ALİ İMRAN :156.AY.
Ayet’i celilesiyle,bütün canlılara hayat veren ve onları tekrar öldüren ken-disinin olduğunu.
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “ Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım bekleriz “ FATİHA : 4.AY.
Ayet’i celilesiyle,ibadet adı altında her ne var ise onların sadece ve sadece kendisine takdim edileceğine ve yardımın da sadece ve sadece kendisinden bekleneceğine kullarının inanmalarını emretmiştir.
Ve yine Allah’u Teala :
“ Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa O'ndan başka onu gide-recek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa ; işte O, her şeye gücü yetendir. O, kullarının üzerinde kâhhar olandır . O, hikmeti sonsuz olandır ve herşeyden haberdardır. “
YUNUS : 107.AY.
Ayet’i celilesiyle, gerçek fayda ve zarar verme gücüne sadece ve sadece kendisinin sahip olduğunu ve kendisi bir şey dilediği zaman onun önüne hiçbir şeyin geçemeyeceğini kullarına haber vermektedir.
Ve yine Allah’u Azze ve Celle :
“ Allah'dan başka kendisine Kıyamet'e kadar cevap veremeyecek olan ve kendilerine yapılan duadan habersiz olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir ? ……………… ”
AHKAF : 5.6.AY.
Ayet’i celilesi ve : “ …… O'ndan başka çağırdıklarınız bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değillerdir. Onlara dua etseniz duala-rınızı işitmezler. İşitseler dahi isteklerinizi yerine getiremezler…“
FATIR : 13 . 14 .AY.
Ayet’i celilesiyle ; sadece ve sadece kendisine dua edileceğini, kendi-sinden medet umulacağını, dolayısiyle kendisinden başka hiç kimsenin dualara karşılık veremeyeceğini kullarına haber vermektedir.
Yüce Rabbimiz yine : إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ
“ Şüphesiz ki Rabbin daima gözetleme yerindedir ” FECR : 14.AY.
Ayeti kerimesiyle, kendisinin yarattığı şeylerden tamamen ayrı bir yerde olduğunu zikretmiş ve bu yerin de neresi olduğunu belirtmek için ;
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
“ Rahman - olan Allah - Arş’a istiva etmiştir. ” TAHA : 5.AY.
أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ
“ Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz ? … “
MÜLK : 16.AY.
أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ
“ Yoksa siz, gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına gönderme-yeceğinden emin misiniz ? …… "
MÜLK : 17.AY.
Ayet’i celileleriyle de, göklerin fevkinde Arşının üzerinde olduğunu kullarına haber vermiştir.
Ayrıyeten Allah resulü s.a.v bir çok hadisi şeriflerinde ; “ … Ben gökte olanın eminiyim … “ “ … Yerdekilerine merhamet edin ki, gökteki olan da size merhamet etsin … “ “ … Allah Arşının üstünde yanında olan kitapta şöyle yazmıştır ; Rahmetim gazabıma galebe çalmış- tır … ” ve Muaz için “ … Sen yedi kat semanın üstündeki Melik’in verdiği hüküm ile hükmettin … “ ifadeleriyle Alemlerin yaratıcısı olan Allah’ın, yaratmış olduğu her şeyden ayrı olarak kainatın en üstünde olduğunu bildirmiştir.
İşte İslam’ın tarif ettiği Allah inancı budur….. Dolayısıyla kendisine hakkıyla iman eden muvahhidlerin inancı da böyle olmalıdır…..
Onlar ; Allah’ın evvel ve ahir olduğuna iman ederler…. Onlar ; öldüren ve diriltenin sadece ve sadece Allah olduğuna iman ederler …Onlar ; her şeyi yoktan varedenin ve onları koruyup kollayanın Allah olduğuna iman ederler…. Onlar ; Alemlerin rızkını tedarik edenin ve çetin güç ve kuvvet sahibi olanın sadece ve sadece Allah olduğuna iman ederler…. Onlar ; kendisine iman ettikleri rablerinin bir çok isim ve sıfatlarının olduğuna ve bu isim ve sıfatlarında kendisinin hiçbir şeye benzemediğine iman eder-ler…. Ve yine onlar ; sadece ve sadece Allah’a dua edileceğine,O’ndan istenileceğine,O’na yalvarılacağına ve O’ndan başka hiç kimseye dua edilmeyeceğine iman ederler…. Onlar ; ibadet adı altında her ne var ise onun sadece ve sadece Allah’a takdim edileceğine ve fayda ve zararın yine sadece ve sadece O’ndan geleceğine iman ederler… Ve yine onlar ; kendilerini yoktan vareden yaratıcılarının bu kainatın en üstünde Arşının üzerinde olduğuna iman ederler….Ve en önemlisi onlar ; bu inançlarında isbat ve nefyi bir arada yürüterek, Allah için kabul ettikleri bir şeyi yara-tıklardan nefyederler.
İşte değerli kardeşlerim ! İslamın Müslümanlardan istediği ve beklediği Allah inancı bu şekildedir. Bu inanç, taa öteden beri ehli sünnet ve’l cemaatin inancıdır. Bu inanç, daha hayatta iken cennetle müjdelenen sahabenin ve onlara güzellikle tabi olanların inancıdır.
TASAVVUFUN TARİF ETTİĞİ ALLAH İNANCI
Ama ne yazık ki,üzerine İslam kılıfı geçirilerek binlerce inanana sunu-lan ve yutturulan Tasavvuftaki Allah inancı böyle değildir.
Tasavvuftaki Allah inancı ; biraz önceki Kur’an ve Sünnet’in tarif ettiği Allah inancı ile tamamen ters ve birbirine taban tabana zıd olan bir inançtır.
Aslında meseleyi araştıranlar soruşturanlar şunu çok iyi bilirler ki ; tasavvuf denildiği zaman bunun temelinde “ vahdeti vücut “ inancı yatmaktadır .…. Yani, her ne kadar bu yolun müntesibi olan cahil insanların kısmı azamı “ vahdeti vücuttan “ kastın ne olduğunu bilmeseler de, istisnasız her kolun ve her gurubun temel inancı budur.
VAHDETİ VÜCUT : Kelime anlamıyla,varlığın birliği demektir.Yani,eşyada yada varlıkların görünen yapısındaki çokluğa rağmen, hepsi mahiyet itibariyle tek bir özelliği sergilerler… İşte bu çokluk içindeki birliği görmek, “ birlikteki çokluk “ demektir.
Bu inanç ve anlayış,doğu ve batı kültürlerinde olduğu gibi tasavvuf inancını bayraklaştıran ve onun önderliğini yapan başta İbni Arabi, Hallacı Mansur, Ebu Bekr Şibli, Sadreddin konevi, Celaleddini Rumi, Yunus Emre ve Şemseddin Tebrizi gibi şahsiyetlerde de açıkça görül-mektedir.
Bu inanç ve uygulamaların hiç birisini islam’da görmeniz mümkün değildir. Bunlar ancak Hinduzim’de, Budizm’de, Şamanizm’de, Zerdüş-lük’de ve bütün Paganizm - yani şirk - dinlerinde görülen şeylerdir.
Delilleriyle de isbat edeceğimiz gibi bu inanca sahip olanlar,geçici ve fani olanla kalıcı ve ebedi olanı birleştirmektedirler... Daha açık bir ifa-deyle bunlar,birincisini ikincisine irca etmek suretiyle cüz’ün, ait olduğu bütüne kavuşması inancındadırlar.
Değerli Müslümanlar işin açığı bunlar, – haşa – her şeyin Allah olduğu inancındadırlar.
Gelin hep beraber bu batıl dinin İslam adı altında Müslümanlara Pazar-ladıkları ve takdim ettikleri çirkin inancı ve onun hareretli savunucularının ilhad ve küfür olan sözlerini beraber okuyalım.
İBNİ ARABİ : Bu zat ; “ vahdet’i vücut “ inancının başta gelen savunu-cularındandır. Zaten tasavvuf denildiği zaman ilk önce bu isim akla gelir.Bu kimse Din adına öyle şeyler zırvalamıştır ki, inanın kendisinden önce bu şekilde Allah’a karşı küfreden hiç kimseyi göremezsiniz. Gelin hep beraber bu küfür önderinin – ki,aslında kendisine şeyhu’l ekber denilmesine rağmen şeyhu’l ekfer’dir – bunun çirkin ve pislik kokan inancını ve sözlerini okuyalım… Bakın neler zırvalıyor :
“ …. Hak ile halk arasını ayıramazsın.Şu halde her varlık hak’tır,yahut her şey halk’tır dersin. Yahutta,o bir bakımdan hak’tır,bir bakımdan da halk’tır diyebilirsin …. “
FİSUS UL-HİKEM : 99.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Yaratan,yaratılan,halık,mahluk,hep O’dur. O’nun dışında,O’nun varlığı haricinde hiçbir varlık tassavur edilemez.Çünkü Vücut birdir.
FİSUS UL-HİKEM : 13.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Var olan kimdir ? Varlık nedir ? Varlıkta bir belirme vardır.O beliren var olan zatın kendisidir.O’nu umumileştiren hususileştirmiş oldu,O’nu hususi gören de,umumileştirmiş oldu. Tek varlıktan başka varlık yoktur.Şu halde nur ile zulmet aynıdır “
FİSUS UL - HİKEM : 99.S – İST- KİTABEVİ 1981
FİSUS UL-HİKEM : 190.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Ey nefsinde varlıkları yaratan,sen yarattığın şeylerin hepsisin. Varlığı nihayetsiz olan şeyi sen vücudunda yaratırsın.Şu halde sen hem dar hem de genişsin “
FİSUS UL-HİKEM : 55.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Bir vakit olurki kul şüphesiz rabb olur.Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner ….. “
FİSUS UL-HİKEM : 57.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Allah beni över, ben de Onu. O bana kulluk eder, ben de Ona,Bir halde ben Onu ikrar eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce de inkâr ederim…. “
FİSUS UL-HİKEM : 48.S İSTANBUL- KİTABEVİ 1981
FİSUS UL-HİKEM : 13.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Sen kulsun ve sen Tanrı'sın ; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir….. “
FİSUS UL-HİKEM : 101.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
YUNUS EMRE : Bu zat’da aynı kervanın yolcularından olup , Allah ve insa-nın aynı şey olduğunu zırvalamıştır. İşte onun zırvalarından bir kaçı :
Ete kemiğe büründüm …. Yunus diye göründüm.
Sıyırın eti kemiği,işte onun sesi,işte onun kendisi.
Ol kadiri kün feye kün,lutfedici sübhan benem.
Kesmeden rızkı veren cümlelere sultan benem.
Nutfeden Adem yaradan,yumurtadan kuş türeten.
Kudret dilini söyleten,zikreyleten sübhan benem.
Hem batinem hem zahirem,hem evvelem hem ahirem.
Bu cümlesini yaratıp tertib eden Yezdan benem.
Yoktur anda tercüman,andaki iş bana ayan..
Bin bir adı vardır bir adı da Yunus,ol sahibi Kur’an benem.
YUNUS EMRE : KÜLTÜR BAKANLIĞI 1275 KÜLTÜR ESERLERİ 161 SAYFA.361
Aynı kitapta yine Yunus’tan şöyle bahsedilir : “ …. Şiirlerinde Allah’ı insanlaştıran ve insanı da Allah’laştıran ilk ozan Yunus Emre’dir. Yunus Allah’ı uzun uzun aradıktan sonra O’nu,insanın canevinde bulduğunu şu sözlerinde anlatmaktadır :
Bu tılsımı bağlayan. Çok aradım özledim.
Türlü dilde söyleyen. Yeri göğü aradım.
Yere göğe sığmayan. Çok aradım bulmadım.
Sığmış bu can içinde. Buldum insan içinde.
Görüldüğü gibi Allah’ı insan içinde bulan Yunus,insanı Allah gibi yada Allah’ı insan gibi konuşturmuştur. Yine şu sözlerinde olduğu gibi :
“ Evvel benem ahir benem, canlara can olan benem “
YUNUS EMRE : KÜLTÜR BAKANLIĞI 1275 KÜLTÜR ESERLERİ 161 SAYFA.365
MEVLANA : Mevlana olarak isimlendirilen Celaleddini Rumi’de bir çok inanan tarafından hakkıyla tanınamamış ve kendilerine büyük İslam önderi olarak sunulmuştur. Halbuki bu şahsiyet de aynı şekilde “ vahdeti vücud “ inancına sahip olup,onun da islam’la tabab tabana zıd olan bir çok çirkin söz ve davranışları mevcuttur….. İşte onlardan bir kaçı :
“ …. Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın,onu şiir halinde söylemekteki muradım ise senin sesindir. Bence sesin,Allah sesidir.Aşık, haşa sevgilisinden ayrılmaz. İnsanların canı ile insanın rabbi arasında keyfiyetsiz,kıyasa sığmaz bir ulaşma,bir birlik vardır. “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın,Allah attı ….. “ ENFAL : 17.AY. Ayetini okumuşsun ama cisimden ibaretsin,cüz’lerde kalakalmışsın …. “
MESNEVİ : 4.C.62.63.S. M.E.B1991 İST
Bilindiği gibi bu Ayet’i celile de,Resulullah s.a.v’e yönelik bir hitap vardır. Allah resulü s.a.v Bedir harbinde iken ellerini kaldırarak : “ Ey Rabbim ! eğer şu topluluğu helak edecek olursan bir daha asla yer-yüzünde sana ibadet edilmeyecektir “ diye dua etmişti. Cibril’de ona : “ Bir avuç toprak al ve bunu onların yüzlerine at “ dedi. Peygamber s.a.v de bir avuç toprak alarak onların yüzlerine attı.Bunun üzerine müş-riklerden hiç kimse kalmadı ki gözlerine,burun deliklerine ve ağızlarına bu bir avuç topraktan isabet etmiş olmasın.Ve netice de arkalarını dönüp kaçtılar….. İşte bunun üzerine Rabbimiz Allah’u Teala : “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın, Allah attı ….. “ buyurarak, Müslümanlara Bedir harbinde nasıl yardım ettiğini zikretmektedir…… Ama ne yazık ki, bu küfür önderlerinin sözlerinden de anlaşıldığı gibi, bu Ayet’i kerime kendi sapık fikirlerine delil getirilmiştir… İslam önderi olarak tanıtılan bu şahsiyetin çirkin sözlerinden bir tanesi de şudur :
“ ….. Evvelce sen, varlığını tanrıya verdin … Karşılık olarak da tanrı varlığını sana verdi … “
MESNEVİ : 4.C.1.S. M.E.B - 1991 İST
“ ….. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden ve ne de arkasından ona yaklaşamaz….. “
MESNEVİ : 1.C.7.S. M.E.B - 1991 İST
ŞEMSEDDİN TEBRİZİ : Mevlânâ Şems-i Tebrizî'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle : " Haydi gidin Kimya Hatunu buraya getirin; Mevlana, Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır " buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazır-landıkları sırada Mevlânâ, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems " içeri gel " diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve : " Kimya nereye gitti " dedi. Mevlânâ Şems : " Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi " buyurdu, işte Bayezid'in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü. “
MENAKİBU ARİFİN : 2 – 56.57.69.70.S - AHMED EFLAKİ - M.E.B ŞARK İSLAM KILASİKLERİ . İST.1989
SULTAN VELED : Sultan Veled'den nakledilmiştir ki : Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr'dan : " Abu Yezid : Ben Tanrı'mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur ? " diye sordular. Babam : " Bunda iki hüküm vardır : Ya Bayezit Tanrı'yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut ta Bayezid'in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür " dedi.
MENAKİBU ARİFİN : 2 – 56.57.S -AHMED EFLAKİ - M.E.B ŞARK İSLAM KILASİKLERİ . İST.1989
İMAM RABBANİ : Bu insanın da meşhur Mektubat isimli eserini okudu-ğunuz zaman, onun da aynı inanca sahip olduğunu ve Allah’ın bütün eşyaya hulul ettiğini zikrettiğini göreceksinizdir…. İşte bu kimsenin de çirkin sözlerinden bazıları :
“ ….. Tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında,Yüce Allah’ın zahir ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim.Hem de tam manası ile her şeyden ayrı bir manada. O kadar ki ; bütün eşyada,tek tek bu tecelliyi gördüm.Özellikle kadınların kisvesinde.Hatta ayrı ayrı her uzuvlarında.Bu kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki,anlatamam. Bu ram olam işinde çaresiz bir duruma düştüm …. “
MEKTUBAT : 1.C.1. MEKTUB 38.39.S – MERVE YAYINLARI İST
BEYAZİD’İ BESTAMİ : Bilindiği gibi bu şahsiyet de bir çok inanan tara-fından hakkıyla tanınamamış ve kendisi, büyük İslam önderi olarak inananlara yutturulmuştur. Halbuki bu şahsiyet de aynı şekilde “ vahdeti vücud “ inancına sahip olup,onun da islam’la tabab tabana zıd olan bir çok çirkin söz ve davranışları mevcuttur….. İşte onlardan bir kaçı :
“ ….Allah’tan Allah’a çıktım. Nihayet ben de : “ ey ben sen olan “ diye seslendi…. “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 28-32.S
FERİDUDDİN ATTAR . TEZKİRETU’L EVLİYA : 1 / 160
“ ….. Noksan sıfatlardan münezzehim,şanım ne yücedir … “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 30.S
“ ….Çadırımı Arş’ın yanına kurdum…Allah’ım senin bana itaatin, benim sana itaatimden daha büyüktür … “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 29-30.S
“ … Allah’a yemin ederim ki,sancağım Muhammedin sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağımın altında cinler,insanlar ve Peygam-berler bulunmaktadır….”
“ … Beni bir defa görmen,Rabbini bin defa görmenden hayırlıdır … “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 29-30.S
Aynı ifadeleri,bu gün din adına kaleme alınmış ve insanlara sık sık tavsiye edilen “ GAZALİ’YE AİT İHYAU ULUMİ’D DİN “ kitabında da görebilirsiniz.
“ ….. Beyazidi Bestaminin Arşa çıkması ….. “
TUĞRA NEŞRİYAT - İHYAU ULUMİ’D DİN : 4.C.610.S
“ …. Ebu Yezid’i bir defa görmen, Allah’ı yetmiş defa görmenden daha hayırlıdır ….. “
TUĞRA NEŞRİYAT - İHYAU ULUMİ’D DİN : 4.C.610.S
Bu ve bunlar gibi daha nice insan ve din adına zırvalanan sözler var ki, bunları burada zikredecek olsak inanın vaktimiz ve sayfalarımız buna yetmeyecektir…. Bunlar elbetteki yaptıklarına kavuştular. Dolayısiyle bunlarla alakalı yapılacak tek şey ; ileri sürdükleri bu saçma sapan inançlarının çirkinliğini insanlara anlatmaktır.
Allah’u Azze ve Celle, henüz hayatta olupta bu çirkin inanca sahip olanlara hidayet nasibeylesin. Ve bunun yanı sıra Allah’u Teala ; tasav-vuf denildiği zaman, onu islam’dan zanneden,onu islam’ın özü olarak kabul eden ve özellikle de onu Allah’a yaklaşma vesilesi olarak gören bir çok zavallı ve kandırılmış kimselere de uyanmayı nasibeylesin…. Çünkü bir çok samimi Müslüman, bu kurumun temelinde yatan bu çirkin inanç-lardan haberleri yoktur….
Hatta bunların bu çirkin arızalarını dile getir-diğimiz zaman - bir çok tasavvuf ehli - bunları kesinlikle kabul etmiyor. Buda gösteriyor ki, tasavvufa ilk giren ve bu konuda yeni olan kimselere bu çirkin şeylerden bahsedilmiyor. Zaten şahit olanlarda bilirler ki,bu kurumda kademe kademe ilerleme sözkonusudur. Ve bunlarıda ; fenafi’ş şeyh … fenafi’r resul … fenafi’llah … ve … bekabi’llah diye kodlamışlardır.
TASAVVUF İNANANLARIN PEYGAMBER İNANCINI BOZMUŞTUR
Tasavvuf,biraz öncede dile getirdiğimiz gibi inananların sadece Allah inancını bozmamıştır. Tasavvuf,öne sürmüş olduğu birtakım gayri islami inanç fikirleriyle Müslümanların peygamber inancını da bozmuştur.
Değerli Müslümanlar ! Bu konuda da aradaki farkı ve uçurumu gör-memiz açısından islam’ın tarif ettiği peygamber inancı ile tasavvufun öne sürdüğü peygamber inancına da şöyle bir nazar etmemiz gerekir…. Nazar etmemiz gerekir ki, tasavvufun öne sürdüğü peygamber inancının ne kadar batıl, tutarsız ve saçma bir inanç olduğu gözler önüne serilsin.
İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ PEYGAMBER İNANCI
Değerli kardeşlerim ! İslam akidesinde tarif edilen Peygamber inancı şudur ; “ … Allah’ın insanlar için seçip gönderdiği Muhammed s.a.v, her şeyden önce Allah’ın kulu ve resulüdür. Kendisi de aynen Allah’ı dinini yaşama hususunda sorumlu olan bir mükellefti… Onun içindir ki şehadet kelimesinde inanalar : “ Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu “ derler.
Allah’u Azze ve Celle onu,kulları arasında müjdeleyici,uyarıcı ve hakka davet edici olarak göndermiştir… Rabbimiz şöyle buyurur :
“ Allah peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak gönderdi ki,peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı bir paha-neleri kalmasın “
NİSA : 165.AY.
Rabbimiz yine şöyle buyurmaktadır :
مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ”……
“ Muhammed sizin adamlarınızdan birinin babası değildir, fakat Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…… “
AHZAB.40.AY.
وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا
“ … Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz …”
NUR.54.AY.
Kendisine itaat ve iman edilmesi için gönderilen bu resul, Din adına ancak kendisine vahyedileni konuşan, insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmeden, indirilen vahye ne bir ziyadelik ve ne de bir noksanlık yapma yetkisi olmayan, gaybı bilmeyen, kendiliğinden şefaat edemeyen, kendiliğinden mucize gösteremeyen bir insan idi…. Allah’u Azze ve Celle Resulü ile alakalı olarak zikretmiş olduğu :
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
“ O, heva ve arzusundan konuşmaz. Onun söyledikleri, yalnızca kendisine ilka edilen bir vahiy’dir. “
NECM.3-4.AY.
إِنْ أَتَّبِع إِلَّا مَا يُوحَى إِلَي
“ Ben, ancak bana vahyolunana uyarım ……”
AHKAF.9.AY.
Ayet’i celileleriyle; Peygamberinin din adına konuşmalarının vahye dayalı olduğunu haber vermiştir… Ve yine :
“ Ey Muhammed sen onlara deki : ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem, ben size meleğim de demiyorum.….. “
EN’AM : 50.AY.
Ayeti celilesiyle ; Resulünün, Allah’ın hazinelerinden insanlara dağıtmak için bir yetkiye sahip olmadığını, gaybı bilmediğini, Resulünün de kendi-leri gibi bir insan olduğunu ve melek olmadığını haber vermektedir… Ve yine Allah’u Azze ve Celle :
“ Ey Muhammed ! onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, sakın onların keyiflerine uyma…… “
MAİDE : 49.AY.
Ayet’i celilesiyle ; Resulünün dinle alakalı hususlarda insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmettiğini ve insanların heva ve arzularına göre hareket etmediğini bildirmektedir…… Rabbul izzet yine :
“ Hiçbir resul, Allah’ın izni olmadan bir mucize getiremez ”
MÜ’MİN : 78.AY.
Ayet’i celilesiyle de ; Peygamberlerin kendi isteklerine göre tasarruf sahibi olmadıklarını ve kendileri istedikleri zaman bir mucize göstereme-yeceklerini anlatmaktadır…. Ve yine Allah’u Teala :
“ O’nun izni olmadan katında hiç kimse şefaat edemez “
BAKARA : 255.AY.
Ayet’i celilesiyle de ; Peygamberinin kendiliğinden şefaat etme selahiye-tine sahip olmadığını ve ne zaman kendisine “ şunlara şefaat et “ diye izin verilir ise, işte o zaman şefaat edeceğini açıkça haber vermektedir.
Ve yine Allah’u Azze ve Celel :
“ Ey resulüm onlara deki : ben kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda ve ne de bir zarar verme gücüne malik değilim….. “
A’RAF :188.AY.
“ Ve yine de ki : Ben size ne zarar verebilirim ve ne de size iyilik edebilirim
CİN : 21.AY.
Ayet’i celileleriyle ; Peygamberinin fayda ve zarar verme gücüne sahip olmadığını anlatmaktadır….. Ve yine Allah’u Azze ve Celle :
Uhud savaşında yaralanıp dişinin kırıldığı bir esnada kızarak müşrikler için kullanmış olduğu :” Nebilerinin başını yaralayan bir topluluk nasıl felaha erer ki “ sözlerinden sonra indirmiş olduğu :
“ O konu da senin yapabileceğin bir şey yoktur. Allah ya onların tevbelerini kabul edip affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azabeder “
ALİ İMRAN : 128.AY.
Ayet’i celilesiyle de Resulüne ; “ insanların felaha erip ermeme işinde senin yapabileceğin bir şey yoktur. Sen sadece tebliğ görevini yap,çünkü hidayet verici olan sadece ve sadece benim “ buyurarak ,onun hidayet verici olmadığını ve insanlara kızdığı zaman da onların helak olmaya-caklarını anlatmaktadır.
Görüldüğü gibi Allah’u Azze ve Celle bu Ayet’i celilesinde Resulünün kızarak söylemiş olduğu bu sözünü tasvib etmemiştir……. Nedeni ise ;
“ insanların felaha erip ermeme işinde veya onların helak olup olmama işinde peygamberin kızıp kızmaması ölçü değildir “
İşte Allah’u Azze ve Celle buna işaret ederek, Peygamber hususunda inananların ölçülü olmalarını ve peygamber kızdığı zaman insanlar helak olur veya artık iflah olmaz şeklinde bir inanca sahip olmamalarını iste-miştir. Yani insanların hidayeti veya helakı, sadece ve sadece Allah’u Teala’nın gadabına veya rızasına bağlıdır.
Bununla beraber yine bilindiği gibi Peygamber s.a.v, en yakını ve sevdiği kişiler olan insanlara dahi hidayet verememiştir…. Çünkü Allah’u Teala :
“ Sen sevdiklerine hidayet veremezsin “ buyurmaktadır.
İşte ana hatlarıyla İslamdaki peygamber inancı budur….. Dolayısıyla Resule iman hususunda şuurlu ve basiretli bir müslümanın inancı da böyle olmalıdır.
TASAVVUFTAKİ PEYGAMBER İNANCI
Ama ne yazık ki tasavvuftaki peygamber inancı bu anlatılanların tama-men tersinedir.
Tasavvuf, her şeyden önce biraz evvel ki bahsini ettiğimiz “ vahdeti’l vücut “ inancı gereği – haşa – Peygamberin Allah’tan bir parça oldu-ğuna inanmaktadır…. Bunu biraz önce Mevlana olarak isimlendirilen Celaleddini Rumi’nin şu sözlerinde açıkca görmüştük ;
“ … İnsanların canı ile insanın rabbi arasında keyfiyetsiz,kıyasa sığmaz bir ulaşma,bir birlik vardır. “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın, Allah attı ….. “ ENFAL : 17.AY. Ayet’ini okumuşsun ama cisimden ibaretsin,cüz’lerde kalakalmışsın …. “
İBNİ ARABİ : ise bu inancını şu sözleriyle ortaya koymaktadır : “ Mekke den Medine ye hicret eden Allah’tı ve O’nunla beraber ikinci bir şey yoktu ….. “ İkinci bir sözünde şunları söylemektedir :
“ … Muhammedin hakikatı bütünüyle alemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır.Onun varlığı o ilahi nurdan,boşluktan ve külli hakikat-tandır.Boşlukta kendisi varolmuş ve alemin kendisi onun tecellisinden meydana gelmiştir ….. “
FUTUHATU’L MEKKİYE : 1.152
ABDUL GANİ EN-NABLUSİ de bu konudaki küfrünü ve ilhadını şu sözleriyle ifade etmektedir :
“ …Muhammed ancak Muhammed’e salat okumuştur.Çünkü kulların ona salatı isminin suretinden bir emriyle kullardan sadır olmuştur.( Yani, Kuran’da Allah mü’minlere muhammede salat okumalarını emrederken, gerçekten emreden Muhammed’in kendisiydi ve Allah, salat okuyan kulların suretine bürünmüştür. ) … “
MECMUU’L AHZAB : 557
Bununla beraber tasavvuf ; “ Nebiler avam’a geldi,veliler ise havas’a geldi “ dolayısiyle “ veliler deryaya daldı, nebiler ise sahilde kaldı “ gibi sözlerle, tasavvuf yolunda ilerlemiş velilerin peygamberlerden üstün olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Şems’i Tebrizi Nefahatu’l Üns’te Beyazid’i Bestami’nin Muhammed’den üstün olduğunu açıkça söylemektedir … “
NEFAHATU’L ÜNS : 640.S
Sultan veled buyurdu ki : “ bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada dedi ki : halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir.Mesela,“ Bir adam Beyazid’in müritlerinden birine : senin şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi ? diye sordu. Mürid : “ benim şeyhim “ diye cevap verdi. Sonra : “ Ebu Bekir mi büyük,senin şeyhin mi ? diye tekrar sordu. O yine : “ benim şeyhim “ diye cevap verdi. Nihayet o birer birer sahabeyi saydı,fakat mürid yine şeyhinin hepsinden üstün olduğunu söyledi.Sonra : Muhammed mi üstün, senin şeyhin mi ? dedi. O yine : “ Benim şeyhim büyüktür dedi “ En sonunda : “ Allah mı büyük,senin şeyhin mi ? “ diye sordu. Mürid : “ Ben Allah’ı şeyhimle gördüm, şey-himden başka bir şey tanımam “ dedi.
MENAKİBU ARİFİN : 1.C.324.S
Bunun yanında Tasavvuf ; hatemu’l enbiya’ya rakip olarak uydurdukları hatemu’l evliya nazariyesini ortaya atmışlardır. Yani, peygamberlerin so-nuncusu Muhammed s.a.v olduğu gibi hemen hemen her tasavvuf önderi veya meşhuru kendisini hatemu’l evliya ilan etmiştir.
Bu konudaki inançları ise ; Hatemu’l enbiya, Peygamberin adı dışında onun bütün sıfatlarına sahiptir. Zamanın en üstün temsilcisidir. Gayb’tan haber verir,insanların kalplerini okur,kader üzerinde tasarrufu vardır, melekler kendisine vahy getirir,melekleri görürler,kısacası peygamberin bütün özelliklerine sahiptiler.Hatta biraz önce de ifade ettiğimiz gibi ; Peygamberden dahi üstündürler.
Ve yine tasavvuf ; onu insanüstü bir varlık göstererek,bütün alemin kendisi için yaratıldığını, bütün varlıkların ondan meydana geldiğini, herkesten ve her şeyden önce yaratıldığını öne sürerek inananların onun hakkındaki inancını bozmuştur.
el-İbriz kitabının sahibi Abdulaziz ed-Dabbağ şöyle demektedir : “ Arş ve ferşiyle,yer ve gökleriyle,cennet ve perdeleriyle,alt ve üstleriyle ne varsa, hepsi bir araya getirilip bekıldığında Muhammed’in nurundan bir parça olduğu görülür.Muhammedin bütün nuru bir araya getirilip Arşa konulsa, Arş erir.Arşı örten yetmiş kat perdeye yöneltilse,perdeler parçalanırlar. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa, hepsi dökülür ve dağılırlar.”
EL- İBRİZ : 2 / 84
Hatta bu gün etrafımızda söylenen ve adına da hadis’i kutsi dedikleri şu ifadeler de bu inancın parçalarından birisidir :
“ Allah’u Teala – güya - buyurmuşlar ki : “ Ey Muhammed ! eğer sen olmasaydın sen, ben bu alemi yaratmazdım “
Haşa,bu ifadeler şirk ve küfürdür. Çünkü biraz önce de zikrettiğimiz gibi,Allah’u Azze ve Celle her şeyi kendisine ibadet etsinler diye yarat-mıştır.
Hulasa,daha burada zikretmekte zorluk çekeceyimiz bir çok bu mana-da sözler mevcuttur…. İşte bunlar ; tasavvufun bu konudaki inancıdır.
Biraz önce de zikredildiği gibi ; belki tasavvufla yeni tanışan veya kendisinin bunlardan haberi olmayan birileri,bu ifadeleri kabullenme-yebilir. Ki,zatan tebliğlerimizde bazen buna rastlıyoruz. Fakat unutul-maması gerekir ki,baştan beri anlatmaya çalıştığımız bu inanç tasaffufun temelinde olan şeylerdir.
TASAVVUF İNANANLARIN VAHY İNANCINI BOZMUŞTUR
Tasavvuf bu anlatılanlarla beraber,öne sürmüş olduğu birtakım gayri İslami ifadelerle Müslümanların kısmı azamının vahy inancını bozmuştur.
Bu konuda da aradaki farkı ve uçurumu görmemiz açısından önce İslam’ın tarif ettiği vahy inancına ve sonra da tasavvufun öne sürdüğü vahy inancına göz atmamız gerekir….. Göz atmamız gerekir ki, tasav-vufun öne sürdüğü vahy inancının Kur’an ve Sünnete ne kadar ters düş-tüğünü gözler önüne serelim.
İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ VAHY ANLAYIŞI
Değerli kardeşlerim ! İslam’ın Kur’an ve Sünnet çizgisinde tarif ettiği vahy anlayışına geçmeden önce isterseniz bu kelimenin tarifini bir öğrenelim.
Luğat olarak vahy ; “ … işaret … ilham … gizli söz … gizli ve süratli bir şekilde bir şeyi bildirme … “ manalarına gelir. Diğer bir ifadeyle de şöyle denilmiştir : “ Vahy ; başkasına gizli kalacak biçimde kendisine yöneltilen kimseye mahsus gizli ve süratli bir şekilde bildirmedir “
Bu ise ; Rahmani ve şeytani olarak ikiye ayrılır. Yani, Allah’tan bir öğreti mahiyetinde gelen ilahi bir bilgide olabilir, şeytanın fısıldaması yoluyla gelen bir bilgi de olabilir.
Allah’u Azze ve Celle kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
“ Allah bir beşerle karşılıklı asla konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından,yahut bir resul gönderipte kendi izniyle dilediğini vahyetmesi müstesna. O, yücedir, hakimdir “
ŞURA : 51.AY.
Ayeti kerimenin ifadesine göre Allah’u Teala’nın insan için vahyi – diğer bir ifadeyle – öğretisi üç şekilde olmuştur.
1 - Ona vahyetmesi.
2 - Perde arkasından konuşması.
3 - Elçi aracılığı ile dilediğini bildirmesi.
Ona vahyetmesi : Allah’u Teala’nın direk olarak resulünün kalbine ilka etmesidir.Bu,uyanıkken olduğu gibi,uyku halinde de olmuştur.
“ … Aişe r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v’in ilk vahy başlangıcı,uykuda doğru rüya görmekle olmuştur….. “
BUHARİ : 1.C.146.S - MÜSLİM : 1.C.160.N
“ … Aişe r.a dan.Dedi ki:Haris ibn Hişam Resulullah s.a.v’den : Ya Rasu-lallah ! sana nasıl vahy geliyor ? diye sordu. Rsulullah s.a.v :
- Vahy bana bazı vakitlerde çıngırak sesi gibi gelir ki,bana en ağır geleni de budur …… “
BUHARİ : 1.C.144.S
Perde arkasından konuşması : Bu konuşma şekli ise,bilindiği gibi Allah resulü s.a.v’in miraca çıktığı zaman vuku bulmuştur. Kendisine mirac dönüşü Aişe validemiz tarafından şu sorulmuştu ; Rabbini gördün mü ?
Resulullah s.a.v ise şöyle buyurdular : “ Ya Aişe ! sen işitmedin mi ? Allah’u Teala :
لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“ Gözler O’nu idrak edemez. Fakat O, bütün gözleri idrak eder. Çünkü O latif’tir, habir’dir. “ EN’AM : 103.AY.
Ve yine işitmedin mi ? Allah’u Teala :
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
“ Allah bir beşerle karşılıklı asla konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından, yahut bir resul gönderipte kendi izniyle dilediğini vahyetmesi müstesna. O, yücedir, hakimdir “ ŞURA : 51.AY.
MÜSLİM : 1.C.177.N
Elçi aracılığı ile dilediğini bildirmesi : Bu şekildeki vahy ise ; Cibril’in bazen görünmeden, bazen asli suret ve heybetiyle ve bazen de insan suretinde gelerek rabbinin mesajını iletmesidir.
Kur’anı kerim,Cibril a.s’ın vahyi getirmede vasıta olduğunu şu şekilde zikreder :
“ De ki onu, iman edenlere tam bir sebat vermek,Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olması için Rabbinden hak olarak Ruhul Kudüs indirmiştir. “
NAHL : 102.AY.
{ … Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Muhakkak ki Ruhul Kudüs benim kalbime şöyle ilham etti : “ Hiç bir nefis rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan korkun ve taleb te mu’tedil olun “ }
EBU NUAYM HİLYE – İBNİ HİBBAN SAHİH – MİŞKATU’L MESABİH : 5300.N
Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi vahy ; süratli bir şekilde bildiri ve öğreti mahiyetinde olan bir bilginin adıdır… Yani, ilham yolu ile yapılan bildiri ve öğreti …. Perde arkasından konuşma yolu ile bildiri ve öğreti …. Elçi aracılığı ile yapılan bir bildiri ve öğreti.
İşte islam’ın delilleriyle beraber anlatmış olduğu rahmani vahy anlayışı ; bu şekilde ve çeşitte Allah’ tan “ ÖĞRETİ ” mahiyetinde gelen ilahi bilginin adıdır….
Bu konuda islam’ın inanılmasını istediği ve emrettiği gerçek, Allah’tan hiç bir kimseye ne vahy ve ne de ilham gelmeyeceğidir.
Çünkü bu din :
“... Bu gün sizin dininizi tamamladım…. “ MAİDE : 3 Ayet’iyle Muham-med s.a.v’e vahyedilerek tamamlanıp kemale ermiş bir din’dir…. Ve yine kendisinin bir çok hadislerinde buyurduğu gibi :
ما بقي من شيء يقرب من الجنة ويباعد من النار إلا وقد بين لكم . ( صحيح )
{ … Size cennet’e yaklaştıracak ne var ise onu açıklamışımdır. Ve yine size, cehennem’den uzaklaştıracak ne var ise onları da açıklamışımdır. }
M. ZEVAİD : 8 . 264 - S . SAHİHA : 4.C.1803.N - HAKİM : 2.C. 4. SAY
{ Ve yine bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır : Allah’ın size emredip de benim size emretmediğim hiçbir şey bırakmadım.Ve yine,Allah’ın size yasaklayıp da benim size yasaklamadığım hiçbir şey de bırak-madım.}
S . SAHİHA : 4.C. 1803.N
Öyleyse kime din adına bir şeyler gelsin ki ?... Diğer bir ifadeyle ; bu din de noksan olan ney ki, onunla ilgili insanlara vahy veya ilham gelsin ?
Halbu ki İslam, bu konuda Resulullah s,a.v hariç hiç kimseye ne vahy ve nede ilham gelmeyeceğine dair açıkça deliller bildirilmiştir.
Rabbimiz Allah’u Azze ve celle şöyle buyurmaktadır :
“ Gaybı bilen 0’dur.Bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçilerine gösterir. Çünkü onların önlerine ve arkalarına gözetleyi-ciler koymuştur. “
CİN : 26.27.AY
{ … Enes ibni Malik r.a şöyle demiştir : Resulullah s. a.v şöyle buyurdu : Artık risalet ve nübüvvet sona ermiştir. Benden sonra ne Resul ve ne de nebi gelmeyecektir……………. }
TİRMİZİ : 4.C.2374.N – EBU YA’LA
{ … Ebu Hureyre r.a şöyle demiştir : Resulullah s. a.v şöyle buyurdu : Muhakkak ki sizden önce gelip geçen ümmetler içinde kendilerine haber ilham olunan kimseler bulunurdu. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse olacak olsaydı, muhakkak Ömer olurdu. }
BUHARİ : 7.C.3445.S
{ … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v den işittim 0 şöyle buyuruyordu : Mübeşşirattan başka nübüvvetten ilham alacak bir şey kalmadı. Sahabiler : Mübeşşirat nedir ya Resulallah ? diye sordular. Al lah Resulü s.a.v : O, salih rüyadır, buyurdu. }
BUHARİ : 15.C.6863.S
{ … Abdullah bin Utbe b ,Mes’ud’un, Ömer İbnu’l Hattab’ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir : “ Resulullah s.a.v devrinde bazı kimseler vahy ile yakalanırlardı. Zamanımızd artık vahy kesilmiştir. Şimdi ise biz sadece yaptıklarınızdan bize zahir olanlar sebebiyle sizleri yakalarız. Bize kimin hayır hali zahir 0luyorsa,biz onu emin kılar,kendimize de yaklaştırırız. Onun gizli işlerinden bir şeyi araştırmak bize düşmez, gizli işlerinde onu Allah hesaba çekecektir.Her kimin de bize şerri zahir olursa, biz onu ne emin kılarız ne de tastik ederiz, velevki gizli işlerinin güzel olduğunu söylesede. }BUHARİ EFA’LİL İBAD : 416. N – HATİP : KİFAYE : 306.N
{ … Amır bin Dinar’ dan : Adamın biri Ömer r.a’ ya : “ Cenabu Allah’ın sana ilham ettiği şekilde hükmet ” dedi. Ömer r.a ise : “ Sus, İlham ancak Peygambere mahsustur “ , dedi “
EL- KENZ : 5.C.241
{ … İbn Ebu Hatim, İkrimeden rivayet eder ve der ki, o şöyle demiştir : Muhtara vardım,beni misafir etti. O kadar ki, neredeyse benim geceleyin kalacağım yeri bile temin edecekti. Bana : “ İnsanların yanına çık ve onlarla konuş” dedi. Çıktım ve bu arada bir adam gelerek : Vahy konu-sunda ne dersin ? diye bana soru sordu. Ben :” Vahy iki çeşittir. AIlah’u Azze ve Celle :
” Biz sana bu Kur’anı vahyetmekle...” YUNUS : 3 Ayet’iyle Resule indir- diği vahy’den sözetmiş ve :
“ … İnsan ve cin şeytanlardan kimileri,kimilerini aldatmak için bir birlerine cazip sözler vahyederler...” EN’AM : 112 Ayet’iyle de, Şeytanların bir birlerine vahy edişinden söz etmiştir ” dedim. Hemen üzerime yürüyüp beni yakalamak istediler… Size ne oluyor ? ben sizin soru sorulanınız ve misafirinizim, dedimde beni bıraktılar.
İkrime ,Muhtar İbnu Ebu Ubeyd’e tarizde bulunuyor. Çünkü o,kendisine vahy geldiğini sanırdı. Kardeşi Safiyye, Abdullah İbn ömer’in nikahı altındaydı ve saliha kadınlardan idi. Abdullah İbn Ömer, Muhtarın kendisine vahy geldiğini zannettiğini haber alınca : Allah’u Azze ve Celle doğru söler ve : “... Doğrusu şeytanlar,kendi dostlarına vahyederler ...” ve “ ... İnsan ve Cin şeytanlarından kimi,kimini aldatmak için birbirlerine cazip sözler vahyederler...“ buyurur.
Yani “ onlardan kimisi kimisine süslü, cazibeli ve cahillerden duyanların aldanacağı sözler söyler ” demiştir.”
İBN KESİR : 6.C.2799.S
Görüldüğü gibi İslam’daki vahy anlayışı, Onun sadece Resulullah s.a.v’e geldiği ve onun haricinde hiç kimseye ne vahyin ve ne de onunla eş manalı olan ilhamın gelmeyeceği ve böyle bir iddiada bulunanlara ise - yani,bana vahy geliyor veya ilham ediliyor diyenlere ise - sadece şeytanların musallat olup onların vahyedeceği açıkça bildiriliyor….
TASAVVUFTAKİ VAHY ANLAYIŞI
Tasavvuftaki vahy anlayışına gelince o da ; gerek biraz önceki bahsini ettiğimiz şahsiyetler ve gerekse bu yol da şeytan ve avanelerinin hilesine aldanmış kimseler, Peygamber s.a.v’e Allah’tan nasıl vahy geliyor ise kendilerine de aynen vahy veya ilham geldiğini söyleyerek bu konuda Nübüvvet sistemine rakip bir sistem ortaya atmışlardır…
Bu kimseler bu yönlü iddialarıyla islamın getirmiş olduğu vahiy sistemini açıkça ihlal etmişler ve kendilerine yöneltilecek eleştirilerin önüne geçmek için de sözlerinin kendilerine ait olmaktan ziyade gökten inen vahiy veye ilham olduğunu rahatlıkla söylemişlerdir..
Gelin hep beraber bu yolda kaşarlaşmış kimselerin bazı sözlerine kulak verelim…
İBN ARABİ : “ Resulullah’ı rüyamda gördüm. Bu kitabi - yani Fususu’l, Hikemi - yazmamı benden istedi. Bende yazdım. Bu kitap, nefis arzularının münezzeh ve içine fesat karışmamış olan en kutsi makamdan indirilmiştir. Ben ancak bana ilham olunan şeyi yazdım....Size söyledik-lerimiz O’ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz ise,bizden sizedir...”
FİSUSU‘L – HİKEM
MEVLANA : Mevlana’da aynı şekil de Mesnevisinin Kur’an’ın sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu şu ifadeleriyle açıkça sergilemektedir.
“ … Şüphe yok ki mesnevi gönüllere şifadır ,hüzünleri giderir,Kur’anı apaçık bir hale koyar,rızıkların bolluğuna sebep olur,huyları guzelleştirir, Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden gelebilir,ne de ardından.Tanrı onu korur ve gözetir…. “
MESNEVİ : MUKADDİME : VII
SAİDİ NURSİ : “... Saidi Nursi’de aynı kervana katılmış, oda risalelerin ilham’la yazıldığını, kendisine gayb’den haberler ve yardım geldiğini açıkça risalelerinde zikretmiştir…. Bir iki misal :
“... Ey Said, sen zamanın Abdulkadiri ol, ihlası tam kazan, fakrinle beraber maişetini düşünme, insanlardan minnet olma, ismin ” SAİD ” olduğu gibi maişette de mes’ud olacaksın. Muhabbetimde sadık oldu-ğundan ve ihlasa çalıştığından,Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar Süleyman,Bekir gibi sadık hizmetkarlar ve Sabrı tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş ....”
SİKKEYİ TASDİKİ GAYBİ : 123. S.
“ … Risaleyi Nur bir mucize durumundadır. Onda öyle parçalar vardır ki, kimisini 6 saatte,kimisini 2 saatte atte,kimisini 1 saatte,hatta kimisini 10 dakikada yazıp meydana getiremiyorum... Ve 6 saatte yazılmış olan otuzuncu sözü ben de, en yeterli dindar fiiozollan da çalışsak 6 günde yazamayız…Ve kimse de yazamaz … “
BEDİU’Z ZAMAN CEVAP VERİYOR RİSALESİ : 122
“ … Ama,onda yazılı olanlar Kur’an’ın malıdır, Allah tandır.. ”
S.NURSİ : HİZMET REHBERİ : 92.S.
“... Risale’i nur,bu çağda,bu tarihde bir urvetu’l uska – yani kopmayan kulptur, Kopmaz bir zincirdir, Bir Allah ipidir. Bu Allah’ın ipine elini atıp tutunan kurtulur…. “
HİZMET RRTIBERİ : 31.S - MEYVE RİSALESİ : 150 .S
Hulasa,bu ve bunlar gibi daha nice tasavvuf erbabı olan insanlar varki, kendilerine Allah’tan vahy ve ilham geldiğini söylemişler ve kitaplarının Allah tarafından yazıldığını açıkça ifade etmişlerdir…… Bu konuda daha doyurucu deliller arayan ve isteyenler, bu insanların kitaplarına baka-bilirler….
Artık görüldüğü gibi,baştan beri anlatılanların bir kısmı Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünnetine dayanırken, diğer kısmı da ; şeytanın ilhamına ve vesvesesine, ayrıyeten heva ve arzularını ilahlaştırmış kimselerin şahsi yorum ve anlayışlarına dayanmıştır…
Artık belli ki,Allah’a hakkıyla iman etmek isteyenler Kitaba ve Sünnete tabi olup Allah’ı ilahlaştıracaklar,bundan imtina edenler ise, biraz önceki isimleri zikredilen insanlara tabi olup onları ilahlaştıracaklardır.
ÖNEMLİ BİR İKİ NOKTA
Değerli kardeşlerim ! sorumluluğumuz gereği, bu tür inanç ve amel-lerin çok çirkin ilhad, şirk ve küfür olduğunu anlatmaya çalışıyoruz ve canlar bedende olduğu müddetçe de anlatacağız inşaallah.
Ben hasseten son olarak bir iki noktayı dile getirmek istiyorum, o da : Tebliğlerim esnasında bu meseleleri gündeme getirip, söylenen bu çirkin sözlerin şirk ve küfür olduğunu anlattığım sırada, bu müessesenin cahil müdafileri tarafından bizlere şöyle karşılıklar verilmektedir :
“ ... Efendim bu insanların anlattığı şeylerden siz anlamıyorsunuz…“
“… Bu kimseler bu sözleriyle başka şeyler kasdetmişlerdir….. “
“... Şeriatta küfür olan şey, hakikatta küfür değildir… Şeriat başka hakikat başkadır….. “
“… Sonra bu sözler sekir halinde söylenen sözlerdir ve geçer- sizdir … “
İşte bu tür zırva sözlerle bir çok inanan ve hatta - hassetsen tasavvuf kesimindeki insanlar - bu kimselerin avukatlığını yapmaya çalışmak-tadırlar… Bu kimselere şöyle sesleniyorum :
Şeriat başka hakikat başkadır…. derken bu ayırım neye dayanarak yapılmıştır ? … Allah’mı böyle bir ayırım yapmış, yoksa bu şirk ve küfür müessesesinin önderleri mi ?..
Eğer ; Allah bunu ayırmıştır denilirse bunun delili istenir. Rabbimiz olan Allah böyle bir ayırım yapmamıştır. Bu sözlerin delili ancak,biraz önceki ismi geçen insanlardır. Ki bunu kendi kitaplarında açıkça ifade etmiş-lerdir.
Bakınız Yunus Emre ne diyor : “ ŞERİAT OĞLANLARI NİÇİN YOL KESER BANA , HAKİKAT DERYASINDA BAHRİ OLDUM YUZERİM “
YUNUS EMRE : 306.S
Görüldüğü gibi şeriatçılar yunusa karşı çıktığı için,Yunus’ta yaptığı ve inandığı şeylerin hakikattan olduğunu ifade etmektedir.
Bakınız Hallacı Mansur ne der : “ KÜFRETTİM ALLAH’IN DİNİNE Kİ ,KÜFÜR VACİPTİR BENCE, AMMA KATINDA MÜSLÜMANLARIN KATINDA KABİHTIR “
RABBANİ : MEKTUBAT : 2.C.456.S
İşte Hallacı Mansur’un sözlerinde de görüldüğü gibi, Şeriat nazarında küfür olan bir şey,Tasavvuf’ta vacip’tir.Yani yapılması gerekli olan bir şeydir.
Öyleyse bu gibi saçma sapan şeyleri hiç kimse şeriata maledemez. Bu ayırımı kendileri yapmış ve kendileri de küfrediyorlar.
“ … Bunlar bu sözleriyle başka şeyler kasdetmişlerdir ...” ifadesine gelince :
Bu ifadeler de geçersiz ve saçma sapan ifadelerdir. Çünkü herkesinde bildiği gibi bu kimseler, şiirler yazıp konuşan edip insanlardı… Dolayısiyle bunlar herhalde meramlarını anlatamayacak kadar kelime yetimliği çeken insanlar değillerdi ki, biz de kalkıp diyelim ki bu sözlerle belki de başka şeyler kasdediyorlar ....
Ve yine önemli bir hususta şu ki : “... Acaba hakkı tebliğde şirk ve küfür olan söz ve davranışları İslam da vesile olarak kullanılmasını kim emretmiş veya kim bunun caiz olduğunu söylemiş ki ?... “
Kaldıki bunlar,hakkı da anlatmıyorlar. Şirk ve küfür olan inançlarını anlatmak için şirk ve küfür olan sözleri vasıta olarak kullamnaktadırlar.
Akli selim herkes çok iyi bilir ki ; İslam’ın en önemli kaidelerinden birisi de, “... HÜKMÜN, ZAHİRE GÖRE VERİLMESİDİR ...”
Dolayısıyle,kalpleri yarıpta niyetlerinin ne olduğunu bilmek görevimiz değildir…. Bizler insanları, yaptıkları ve söyledikleri şeylere göre değer-lendiririz.
{ … Abdullah bin Utbe b ,Mes’ud’un, Ömer İbnu’l Hattab’ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir :
“ Resulullah s.a.v devrinde bazı kimseler vahy ile yakalanırlardı. Zamanımızd artık vahy kesilmiştir. Şimdi ise biz sadece yaptık-larınızdan bize zahir olanlar sebebiyle sizleri yakalarız. Bize kimin hayır hali zahir 0luyorsa, biz onu emin kılar, kendimize de yaklaş-tırırız. Onun gizli işlerinden bir şeyi araştırmak bize düşmez, gizli işlerinde onu Allah hesaba çekecektir. Her kimin de bize şerri zahir olursa, biz onu ne emin kılarız ne de tastik ederiz, velevki gizli işlerinin güzel olduğunu söylesede. }
BUHARİ EFA’LİL İBAD : 416. N – HATİP : KİFAYE : 306.N
“… Bu sözler sekir halinde söylenen sözlerdir , dolayısiyle geçersizdir … “ Şeklindeki kullandıkları sözlerine gelince, bu da yine kendi-lerinin ifade ettiği gibi batıl ve geçersiz sözlerdir…. Yani kendilerinin de ifade ettiği gibi ; sekir halinde söylenen sözler, geçersizdir.
Öyleyse bu konuda söylenecek en güzel söz şu olmalıdır : madem ki sekir halinde söylendiği için bu sözler geçersizdir, öyleyse neden söylenen bu çirkin sözleri ağızlarınızda dolaştırıyor ve kitaplarınızda da bu ifadelere yer vererek insanların akidelerini bozup zihinleri bulandırı-yorsunuz….
Hulasa, bu konuyla alakalı problemleri olan insanlar hakkında söylen-mesi gereken son söz ; Allah hidayet versin … sözüdür.
Sohbetimi noktalamadan önce Rabbimden son niyazım ; Allah’u Azze ve Celle bizlere, Kur’an ve Sünnet çiçgisinde hareket eden ve bu çirkin hastalıklardan bizleri kurtardığı için de kendisine bol bol hamdeden kullarından olmamızı nasib eylesin ……
Ve ayrıyeten öğrenmiş olduğumuz bu hakikatleri de başkalarına anlatan ve aktaran kullarından olmamızı nasib eylesin ……
AMİN ……
VELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN
TACUDDİN EL - BAYBURDİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
Değerli Müslümanlar ! bu sohbetimizde inşaallah tasavvufu ele alıp ve onun Müslümanlar üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetmeye çalışacağız…Bizi böyle bir çalışmaya iten sebep ise ; konunun tevhid inancını tepeden tırnağa altüst ettiğinden dolayıdır.
Şunu rahatlıkla ve bütün samimiyetimle söyleyebilirim ki,tasavvuf ve onun getirdiği inanç ve ameller, geçmişte olduğu gibi bugün de binlerce inananın itikadını ve amellerini tepeden tırnağa bozmuş ve onların üzerinde - geçmiş cahiliye dönemlerinde bile görülmemiş - çok kötü sonuçlar doğurmuştur.
İşin en acı yönü ise ; Allah resulü s.a.v’in senelerce ortadan kalkması için çaba sarfettiği bir çok çirkin inanç ve ameller,bu gün tasavvuf adı altında Allah’a yakınlaşma maksadı olarak icra edilmektedir.
Değerli Müslümanlar ! Tasavvuf – diğer bir ifadeyle tarikatlar – hak-kında şimdiye kadar yapılan tarifler ve tabirler bir çok yönüyle kapalı kalmış ve bu tarif ve tabirler tam manasıyla doyurucu olmamıştır... Çünkü bu konudaki yapılan izahlar,tarifler sürekli ve genelde “ tasavvuf “ kelimesine takılmış kalmış, dolayısıyla bu ismin h.200 veya 250 yıllarında çıktığı anlatılarak, asıl anlatılması gereken bu isim adı altında - din adına - işlenen cinayetlerden bahsedilmemiştir…. Veya bahsedilmişse de,bu bir çok yönüyle kapalı bırakılmış ve konu ile ilgili cüz’i şeyler anla-tılmıştır.
Halbuki üzerinde durulması gereken bu isimler değil. - Yani,tasavvuf ve tarikat isimlerine takılıp kalmak değil – bu isimler adı altında işlenen şeyler olmalıdır. İşte önemli olan nokta burasıdır.
Çünkü,bu isimlerle isimlenmek - yani mutasavvıf veya sofi diye isim-lenmek - insanı dinden imandan çıkaracak bir problem değildir. Bunlar sadece ve sadece islam’da olmayan birtakım isimler ve yanlışlıklardır. Ama işin tehlikeli boyutu,- biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - bu isimler adı altında işlenen itikadi ve ameli yanlışlıklardır. Çünkü bunlar insanı dininden imanından soyutlayan problemlerdir.
Öyleyse sözü daha fazla uzatmadan ve isimlere de takılıp kalmadan, gelin hep beraber tasavvufun inananlar üzerindeki çirkin etkilerine şöyle bir nazar edelim… Bakalım tasavvuf Müslümanlara neler getirmiş ve yine bakalım tasavvuf onlardan neleri götürmüştür.
İşin doğrusu ; getirtiği olumlu bir şeyler olmadığı için biz götürmüş olduğu şeylerden ve açtığı derin yaralardan bahsetmeye çalışacağız.
TASAVVUF İNANANLARIN ALLAH İNANCINI BOZMUŞTUR
Tasavvuf her şeyden önce,öne sürmüş olduğu birtakım gayri islami inanç sistemiyle Müslümanların kısmı azamının Allah inancını boz-muştur.
Değerli Müslümanlar ! Aradaki farkı ve uçurumu görmeniz açısından önce islam’ın tarif ettiği Allah inancına ve sonrada tasavvufun öne sürdüğü Allah inancına şöyle bir nazar edelim…. Nazar edelim ki, tasav-vufun öne sürdüğü Allah inancının ne kadar batıl,tutarsız ve saçma bir inanç olduğunu gözler önüne serelim.
İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ ALLAH İNANCI
İslam akidesinde Allah inancı ; varlığı ezeli ve ebedi olan,eşi ortağı ve benzeri bulunmayan, yoktan vareden, zatı ve sıfatları bakımından bütün noksanlıklardan münezzeh olan,yaratmış olduğu mahlukatından tama-men ayrı Arşının üzerinde olan, kendisinin dışında her şeyin sonradan yaratılmış olup ve kendisi var iken hiçbir şeyin olmadığı tek varlıktır...İşte islam’ın tarif ettiğ Allah inancı ana hatları ile böyledir.
Çünkü Rabbimiz kendisini böyle tanıtıyor. O’nun Resulü Muhammed s.a.v Alemlerin rabbini böyle tanıtıyor.
Rabbimiz kerim kitabında :
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“ O – Allah ki – ilk’tir - yani kendisinden önce hiçbir varlık yoktur - ve Sondur. – yani kendisinden sonra hiçbir varlık yoktur.Her şey yok olurken sadece O kalacaktır - Zahir’dir – yani varlığı delillerle gün gibi açıktır – Batın’dır – yani zatının hakikatı gizlidir.Akıllar onun özünü idrak edemezler – O her şeyi bilendir “
HADİD : 3.AY.
Ayet’i celilesiyle ; ezeli ve ebedi olduğunu,zahir ve batın olduğunu ve ayrıyeten her şeyi bildiğini kullarına haber vermektedir.
Rabbimiz yine :
“ Allah her şeyin yaratıcısıdır ve her şeyin yöneticisidir “
ZÜMER : 62.AY.
Ayet’i celilesiyle ; kullarına istisnasız her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi kendisinin olduğunu haber vermektedir.
Rabbimiz yine : إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
“ Şüphesiz ki rızık veren sağlam kuvvet sahibi ancak Allah’tır “
ZARİYAT : 58.AY.
Ayet’i celilesiyle ; Rezzak ve çok çetin bir kuvvet sahibi olduğunu kullarına haber vermektedir.
Allah’u Azze ve Celle ; “ O’na benzer hiçbir şey yoktur “ ŞURA : 11.AY.
Ayet’i celilesiyle,zatına benzer hiçbir şeyin olmadığını.
“ … Yaşatan ve öldüren Allah’tır … “ ALİ İMRAN :156.AY.
Ayet’i celilesiyle,bütün canlılara hayat veren ve onları tekrar öldüren ken-disinin olduğunu.
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “ Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım bekleriz “ FATİHA : 4.AY.
Ayet’i celilesiyle,ibadet adı altında her ne var ise onların sadece ve sadece kendisine takdim edileceğine ve yardımın da sadece ve sadece kendisinden bekleneceğine kullarının inanmalarını emretmiştir.
Ve yine Allah’u Teala :
“ Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa O'ndan başka onu gide-recek yoktur. Eğer sana bir hayır dokundurursa ; işte O, her şeye gücü yetendir. O, kullarının üzerinde kâhhar olandır . O, hikmeti sonsuz olandır ve herşeyden haberdardır. “
YUNUS : 107.AY.
Ayet’i celilesiyle, gerçek fayda ve zarar verme gücüne sadece ve sadece kendisinin sahip olduğunu ve kendisi bir şey dilediği zaman onun önüne hiçbir şeyin geçemeyeceğini kullarına haber vermektedir.
Ve yine Allah’u Azze ve Celle :
“ Allah'dan başka kendisine Kıyamet'e kadar cevap veremeyecek olan ve kendilerine yapılan duadan habersiz olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir ? ……………… ”
AHKAF : 5.6.AY.
Ayet’i celilesi ve : “ …… O'ndan başka çağırdıklarınız bir hurma çekirdeğinin zarına bile malik değillerdir. Onlara dua etseniz duala-rınızı işitmezler. İşitseler dahi isteklerinizi yerine getiremezler…“
FATIR : 13 . 14 .AY.
Ayet’i celilesiyle ; sadece ve sadece kendisine dua edileceğini, kendi-sinden medet umulacağını, dolayısiyle kendisinden başka hiç kimsenin dualara karşılık veremeyeceğini kullarına haber vermektedir.
Yüce Rabbimiz yine : إِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ
“ Şüphesiz ki Rabbin daima gözetleme yerindedir ” FECR : 14.AY.
Ayeti kerimesiyle, kendisinin yarattığı şeylerden tamamen ayrı bir yerde olduğunu zikretmiş ve bu yerin de neresi olduğunu belirtmek için ;
الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
“ Rahman - olan Allah - Arş’a istiva etmiştir. ” TAHA : 5.AY.
أَأَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ فَإِذَا هِيَ تَمُورُ
“ Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz ? … “
MÜLK : 16.AY.
أَمْ أَمِنتُم مَّن فِي السَّمَاء أَن يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ
“ Yoksa siz, gökte olanın üzerinize taş yağdıran bir fırtına gönderme-yeceğinden emin misiniz ? …… "
MÜLK : 17.AY.
Ayet’i celileleriyle de, göklerin fevkinde Arşının üzerinde olduğunu kullarına haber vermiştir.
Ayrıyeten Allah resulü s.a.v bir çok hadisi şeriflerinde ; “ … Ben gökte olanın eminiyim … “ “ … Yerdekilerine merhamet edin ki, gökteki olan da size merhamet etsin … “ “ … Allah Arşının üstünde yanında olan kitapta şöyle yazmıştır ; Rahmetim gazabıma galebe çalmış- tır … ” ve Muaz için “ … Sen yedi kat semanın üstündeki Melik’in verdiği hüküm ile hükmettin … “ ifadeleriyle Alemlerin yaratıcısı olan Allah’ın, yaratmış olduğu her şeyden ayrı olarak kainatın en üstünde olduğunu bildirmiştir.
İşte İslam’ın tarif ettiği Allah inancı budur….. Dolayısıyla kendisine hakkıyla iman eden muvahhidlerin inancı da böyle olmalıdır…..
Onlar ; Allah’ın evvel ve ahir olduğuna iman ederler…. Onlar ; öldüren ve diriltenin sadece ve sadece Allah olduğuna iman ederler …Onlar ; her şeyi yoktan varedenin ve onları koruyup kollayanın Allah olduğuna iman ederler…. Onlar ; Alemlerin rızkını tedarik edenin ve çetin güç ve kuvvet sahibi olanın sadece ve sadece Allah olduğuna iman ederler…. Onlar ; kendisine iman ettikleri rablerinin bir çok isim ve sıfatlarının olduğuna ve bu isim ve sıfatlarında kendisinin hiçbir şeye benzemediğine iman eder-ler…. Ve yine onlar ; sadece ve sadece Allah’a dua edileceğine,O’ndan istenileceğine,O’na yalvarılacağına ve O’ndan başka hiç kimseye dua edilmeyeceğine iman ederler…. Onlar ; ibadet adı altında her ne var ise onun sadece ve sadece Allah’a takdim edileceğine ve fayda ve zararın yine sadece ve sadece O’ndan geleceğine iman ederler… Ve yine onlar ; kendilerini yoktan vareden yaratıcılarının bu kainatın en üstünde Arşının üzerinde olduğuna iman ederler….Ve en önemlisi onlar ; bu inançlarında isbat ve nefyi bir arada yürüterek, Allah için kabul ettikleri bir şeyi yara-tıklardan nefyederler.
İşte değerli kardeşlerim ! İslamın Müslümanlardan istediği ve beklediği Allah inancı bu şekildedir. Bu inanç, taa öteden beri ehli sünnet ve’l cemaatin inancıdır. Bu inanç, daha hayatta iken cennetle müjdelenen sahabenin ve onlara güzellikle tabi olanların inancıdır.
TASAVVUFUN TARİF ETTİĞİ ALLAH İNANCI
Ama ne yazık ki,üzerine İslam kılıfı geçirilerek binlerce inanana sunu-lan ve yutturulan Tasavvuftaki Allah inancı böyle değildir.
Tasavvuftaki Allah inancı ; biraz önceki Kur’an ve Sünnet’in tarif ettiği Allah inancı ile tamamen ters ve birbirine taban tabana zıd olan bir inançtır.
Aslında meseleyi araştıranlar soruşturanlar şunu çok iyi bilirler ki ; tasavvuf denildiği zaman bunun temelinde “ vahdeti vücut “ inancı yatmaktadır .…. Yani, her ne kadar bu yolun müntesibi olan cahil insanların kısmı azamı “ vahdeti vücuttan “ kastın ne olduğunu bilmeseler de, istisnasız her kolun ve her gurubun temel inancı budur.
VAHDETİ VÜCUT : Kelime anlamıyla,varlığın birliği demektir.Yani,eşyada yada varlıkların görünen yapısındaki çokluğa rağmen, hepsi mahiyet itibariyle tek bir özelliği sergilerler… İşte bu çokluk içindeki birliği görmek, “ birlikteki çokluk “ demektir.
Bu inanç ve anlayış,doğu ve batı kültürlerinde olduğu gibi tasavvuf inancını bayraklaştıran ve onun önderliğini yapan başta İbni Arabi, Hallacı Mansur, Ebu Bekr Şibli, Sadreddin konevi, Celaleddini Rumi, Yunus Emre ve Şemseddin Tebrizi gibi şahsiyetlerde de açıkça görül-mektedir.
Bu inanç ve uygulamaların hiç birisini islam’da görmeniz mümkün değildir. Bunlar ancak Hinduzim’de, Budizm’de, Şamanizm’de, Zerdüş-lük’de ve bütün Paganizm - yani şirk - dinlerinde görülen şeylerdir.
Delilleriyle de isbat edeceğimiz gibi bu inanca sahip olanlar,geçici ve fani olanla kalıcı ve ebedi olanı birleştirmektedirler... Daha açık bir ifa-deyle bunlar,birincisini ikincisine irca etmek suretiyle cüz’ün, ait olduğu bütüne kavuşması inancındadırlar.
Değerli Müslümanlar işin açığı bunlar, – haşa – her şeyin Allah olduğu inancındadırlar.
Gelin hep beraber bu batıl dinin İslam adı altında Müslümanlara Pazar-ladıkları ve takdim ettikleri çirkin inancı ve onun hareretli savunucularının ilhad ve küfür olan sözlerini beraber okuyalım.
İBNİ ARABİ : Bu zat ; “ vahdet’i vücut “ inancının başta gelen savunu-cularındandır. Zaten tasavvuf denildiği zaman ilk önce bu isim akla gelir.Bu kimse Din adına öyle şeyler zırvalamıştır ki, inanın kendisinden önce bu şekilde Allah’a karşı küfreden hiç kimseyi göremezsiniz. Gelin hep beraber bu küfür önderinin – ki,aslında kendisine şeyhu’l ekber denilmesine rağmen şeyhu’l ekfer’dir – bunun çirkin ve pislik kokan inancını ve sözlerini okuyalım… Bakın neler zırvalıyor :
“ …. Hak ile halk arasını ayıramazsın.Şu halde her varlık hak’tır,yahut her şey halk’tır dersin. Yahutta,o bir bakımdan hak’tır,bir bakımdan da halk’tır diyebilirsin …. “
FİSUS UL-HİKEM : 99.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Yaratan,yaratılan,halık,mahluk,hep O’dur. O’nun dışında,O’nun varlığı haricinde hiçbir varlık tassavur edilemez.Çünkü Vücut birdir.
FİSUS UL-HİKEM : 13.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Var olan kimdir ? Varlık nedir ? Varlıkta bir belirme vardır.O beliren var olan zatın kendisidir.O’nu umumileştiren hususileştirmiş oldu,O’nu hususi gören de,umumileştirmiş oldu. Tek varlıktan başka varlık yoktur.Şu halde nur ile zulmet aynıdır “
FİSUS UL - HİKEM : 99.S – İST- KİTABEVİ 1981
FİSUS UL-HİKEM : 190.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Ey nefsinde varlıkları yaratan,sen yarattığın şeylerin hepsisin. Varlığı nihayetsiz olan şeyi sen vücudunda yaratırsın.Şu halde sen hem dar hem de genişsin “
FİSUS UL-HİKEM : 55.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Bir vakit olurki kul şüphesiz rabb olur.Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner ….. “
FİSUS UL-HİKEM : 57.S – İST- KİTABEVİ 1981
“ Allah beni över, ben de Onu. O bana kulluk eder, ben de Ona,Bir halde ben Onu ikrar eder ve eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce de inkâr ederim…. “
FİSUS UL-HİKEM : 48.S İSTANBUL- KİTABEVİ 1981
FİSUS UL-HİKEM : 13.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
“ Sen kulsun ve sen Tanrı'sın ; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir….. “
FİSUS UL-HİKEM : 101.S M.E.B YAYINLARI İST-1992
YUNUS EMRE : Bu zat’da aynı kervanın yolcularından olup , Allah ve insa-nın aynı şey olduğunu zırvalamıştır. İşte onun zırvalarından bir kaçı :
Ete kemiğe büründüm …. Yunus diye göründüm.
Sıyırın eti kemiği,işte onun sesi,işte onun kendisi.
Ol kadiri kün feye kün,lutfedici sübhan benem.
Kesmeden rızkı veren cümlelere sultan benem.
Nutfeden Adem yaradan,yumurtadan kuş türeten.
Kudret dilini söyleten,zikreyleten sübhan benem.
Hem batinem hem zahirem,hem evvelem hem ahirem.
Bu cümlesini yaratıp tertib eden Yezdan benem.
Yoktur anda tercüman,andaki iş bana ayan..
Bin bir adı vardır bir adı da Yunus,ol sahibi Kur’an benem.
YUNUS EMRE : KÜLTÜR BAKANLIĞI 1275 KÜLTÜR ESERLERİ 161 SAYFA.361
Aynı kitapta yine Yunus’tan şöyle bahsedilir : “ …. Şiirlerinde Allah’ı insanlaştıran ve insanı da Allah’laştıran ilk ozan Yunus Emre’dir. Yunus Allah’ı uzun uzun aradıktan sonra O’nu,insanın canevinde bulduğunu şu sözlerinde anlatmaktadır :
Bu tılsımı bağlayan. Çok aradım özledim.
Türlü dilde söyleyen. Yeri göğü aradım.
Yere göğe sığmayan. Çok aradım bulmadım.
Sığmış bu can içinde. Buldum insan içinde.
Görüldüğü gibi Allah’ı insan içinde bulan Yunus,insanı Allah gibi yada Allah’ı insan gibi konuşturmuştur. Yine şu sözlerinde olduğu gibi :
“ Evvel benem ahir benem, canlara can olan benem “
YUNUS EMRE : KÜLTÜR BAKANLIĞI 1275 KÜLTÜR ESERLERİ 161 SAYFA.365
MEVLANA : Mevlana olarak isimlendirilen Celaleddini Rumi’de bir çok inanan tarafından hakkıyla tanınamamış ve kendilerine büyük İslam önderi olarak sunulmuştur. Halbuki bu şahsiyet de aynı şekilde “ vahdeti vücud “ inancına sahip olup,onun da islam’la tabab tabana zıd olan bir çok çirkin söz ve davranışları mevcuttur….. İşte onlardan bir kaçı :
“ …. Mesnevi’deki sözlerden maksadım senin sırrın,onu şiir halinde söylemekteki muradım ise senin sesindir. Bence sesin,Allah sesidir.Aşık, haşa sevgilisinden ayrılmaz. İnsanların canı ile insanın rabbi arasında keyfiyetsiz,kıyasa sığmaz bir ulaşma,bir birlik vardır. “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın,Allah attı ….. “ ENFAL : 17.AY. Ayetini okumuşsun ama cisimden ibaretsin,cüz’lerde kalakalmışsın …. “
MESNEVİ : 4.C.62.63.S. M.E.B1991 İST
Bilindiği gibi bu Ayet’i celile de,Resulullah s.a.v’e yönelik bir hitap vardır. Allah resulü s.a.v Bedir harbinde iken ellerini kaldırarak : “ Ey Rabbim ! eğer şu topluluğu helak edecek olursan bir daha asla yer-yüzünde sana ibadet edilmeyecektir “ diye dua etmişti. Cibril’de ona : “ Bir avuç toprak al ve bunu onların yüzlerine at “ dedi. Peygamber s.a.v de bir avuç toprak alarak onların yüzlerine attı.Bunun üzerine müş-riklerden hiç kimse kalmadı ki gözlerine,burun deliklerine ve ağızlarına bu bir avuç topraktan isabet etmiş olmasın.Ve netice de arkalarını dönüp kaçtılar….. İşte bunun üzerine Rabbimiz Allah’u Teala : “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın, Allah attı ….. “ buyurarak, Müslümanlara Bedir harbinde nasıl yardım ettiğini zikretmektedir…… Ama ne yazık ki, bu küfür önderlerinin sözlerinden de anlaşıldığı gibi, bu Ayet’i kerime kendi sapık fikirlerine delil getirilmiştir… İslam önderi olarak tanıtılan bu şahsiyetin çirkin sözlerinden bir tanesi de şudur :
“ ….. Evvelce sen, varlığını tanrıya verdin … Karşılık olarak da tanrı varlığını sana verdi … “
MESNEVİ : 4.C.1.S. M.E.B - 1991 İST
“ ….. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden ve ne de arkasından ona yaklaşamaz….. “
MESNEVİ : 1.C.7.S. M.E.B - 1991 İST
ŞEMSEDDİN TEBRİZİ : Mevlânâ Şems-i Tebrizî'nin Kimya adında bir karısı vardı. Bir gün Şems hazretlerine kızıp Meram bağları tarafına gitti. Mevlânâ hazretleri medresenin kadınlarına işaretle : " Haydi gidin Kimya Hatunu buraya getirin; Mevlana, Şemseddin'in gönlü ona çok bağlıdır " buyurdu. Bunun üzerine kadınlardan bir grup onu aramaya hazır-landıkları sırada Mevlânâ, Şems'in yanına girdi. Şems, şahane bir çadırda oturmuş, Kimya Hatunla konuşup oynaşıyor ve Kimya Hatun da giydiği elbiselerle orada oturuyordu. Mevlânâ bunu görünce hayrette kaldı. Onu aramağa hazırlanan dostların karıları da henüz gitmemişlerdi. Mevlânâ dışarı çıktı. Bu karı kocanın oynaşmalarına mâni olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems " içeri gel " diye bağırdı. Mevlânâ içeri girdiği vakit, Şems'ten başkasını görmedi. Bunun sırrını sordu ve : " Kimya nereye gitti " dedi. Mevlânâ Şems : " Yüce Tanrı beni o kadar sever ki istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya şeklinde geldi " buyurdu, işte Bayezid'in hali de böyle idi. Tanrı ona daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde göründü. “
MENAKİBU ARİFİN : 2 – 56.57.69.70.S - AHMED EFLAKİ - M.E.B ŞARK İSLAM KILASİKLERİ . İST.1989
SULTAN VELED : Sultan Veled'den nakledilmiştir ki : Bir gün ileri gelen sofiler babam Hudavendigâr'dan : " Abu Yezid : Ben Tanrı'mı daha sakalı bitmemiş bir genç şeklinde gördüm, buyuruyor. Bu nasıl olur ? " diye sordular. Babam : " Bunda iki hüküm vardır : Ya Bayezit Tanrı'yı sakalı bitmemiş genç şeklinde görmüş, yahut ta Bayezid'in meylinden ötürü Tanrı onun gözüne bir genç çocuk suretinde gözükmüştür " dedi.
MENAKİBU ARİFİN : 2 – 56.57.S -AHMED EFLAKİ - M.E.B ŞARK İSLAM KILASİKLERİ . İST.1989
İMAM RABBANİ : Bu insanın da meşhur Mektubat isimli eserini okudu-ğunuz zaman, onun da aynı inanca sahip olduğunu ve Allah’ın bütün eşyaya hulul ettiğini zikrettiğini göreceksinizdir…. İşte bu kimsenin de çirkin sözlerinden bazıları :
“ ….. Tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında,Yüce Allah’ın zahir ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim.Hem de tam manası ile her şeyden ayrı bir manada. O kadar ki ; bütün eşyada,tek tek bu tecelliyi gördüm.Özellikle kadınların kisvesinde.Hatta ayrı ayrı her uzuvlarında.Bu kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki,anlatamam. Bu ram olam işinde çaresiz bir duruma düştüm …. “
MEKTUBAT : 1.C.1. MEKTUB 38.39.S – MERVE YAYINLARI İST
BEYAZİD’İ BESTAMİ : Bilindiği gibi bu şahsiyet de bir çok inanan tara-fından hakkıyla tanınamamış ve kendisi, büyük İslam önderi olarak inananlara yutturulmuştur. Halbuki bu şahsiyet de aynı şekilde “ vahdeti vücud “ inancına sahip olup,onun da islam’la tabab tabana zıd olan bir çok çirkin söz ve davranışları mevcuttur….. İşte onlardan bir kaçı :
“ ….Allah’tan Allah’a çıktım. Nihayet ben de : “ ey ben sen olan “ diye seslendi…. “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 28-32.S
FERİDUDDİN ATTAR . TEZKİRETU’L EVLİYA : 1 / 160
“ ….. Noksan sıfatlardan münezzehim,şanım ne yücedir … “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 30.S
“ ….Çadırımı Arş’ın yanına kurdum…Allah’ım senin bana itaatin, benim sana itaatimden daha büyüktür … “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 29-30.S
“ … Allah’a yemin ederim ki,sancağım Muhammedin sancağından daha büyüktür. Nurdan olan sancağımın altında cinler,insanlar ve Peygam-berler bulunmaktadır….”
“ … Beni bir defa görmen,Rabbini bin defa görmenden hayırlıdır … “
DR.ABDURRAHMAN BEDEVİ . ŞATAHATU’S SUFİYYE : 29-30.S
Aynı ifadeleri,bu gün din adına kaleme alınmış ve insanlara sık sık tavsiye edilen “ GAZALİ’YE AİT İHYAU ULUMİ’D DİN “ kitabında da görebilirsiniz.
“ ….. Beyazidi Bestaminin Arşa çıkması ….. “
TUĞRA NEŞRİYAT - İHYAU ULUMİ’D DİN : 4.C.610.S
“ …. Ebu Yezid’i bir defa görmen, Allah’ı yetmiş defa görmenden daha hayırlıdır ….. “
TUĞRA NEŞRİYAT - İHYAU ULUMİ’D DİN : 4.C.610.S
Bu ve bunlar gibi daha nice insan ve din adına zırvalanan sözler var ki, bunları burada zikredecek olsak inanın vaktimiz ve sayfalarımız buna yetmeyecektir…. Bunlar elbetteki yaptıklarına kavuştular. Dolayısiyle bunlarla alakalı yapılacak tek şey ; ileri sürdükleri bu saçma sapan inançlarının çirkinliğini insanlara anlatmaktır.
Allah’u Azze ve Celle, henüz hayatta olupta bu çirkin inanca sahip olanlara hidayet nasibeylesin. Ve bunun yanı sıra Allah’u Teala ; tasav-vuf denildiği zaman, onu islam’dan zanneden,onu islam’ın özü olarak kabul eden ve özellikle de onu Allah’a yaklaşma vesilesi olarak gören bir çok zavallı ve kandırılmış kimselere de uyanmayı nasibeylesin…. Çünkü bir çok samimi Müslüman, bu kurumun temelinde yatan bu çirkin inanç-lardan haberleri yoktur….
Hatta bunların bu çirkin arızalarını dile getir-diğimiz zaman - bir çok tasavvuf ehli - bunları kesinlikle kabul etmiyor. Buda gösteriyor ki, tasavvufa ilk giren ve bu konuda yeni olan kimselere bu çirkin şeylerden bahsedilmiyor. Zaten şahit olanlarda bilirler ki,bu kurumda kademe kademe ilerleme sözkonusudur. Ve bunlarıda ; fenafi’ş şeyh … fenafi’r resul … fenafi’llah … ve … bekabi’llah diye kodlamışlardır.
TASAVVUF İNANANLARIN PEYGAMBER İNANCINI BOZMUŞTUR
Tasavvuf,biraz öncede dile getirdiğimiz gibi inananların sadece Allah inancını bozmamıştır. Tasavvuf,öne sürmüş olduğu birtakım gayri islami inanç fikirleriyle Müslümanların peygamber inancını da bozmuştur.
Değerli Müslümanlar ! Bu konuda da aradaki farkı ve uçurumu gör-memiz açısından islam’ın tarif ettiği peygamber inancı ile tasavvufun öne sürdüğü peygamber inancına da şöyle bir nazar etmemiz gerekir…. Nazar etmemiz gerekir ki, tasavvufun öne sürdüğü peygamber inancının ne kadar batıl, tutarsız ve saçma bir inanç olduğu gözler önüne serilsin.
İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ PEYGAMBER İNANCI
Değerli kardeşlerim ! İslam akidesinde tarif edilen Peygamber inancı şudur ; “ … Allah’ın insanlar için seçip gönderdiği Muhammed s.a.v, her şeyden önce Allah’ın kulu ve resulüdür. Kendisi de aynen Allah’ı dinini yaşama hususunda sorumlu olan bir mükellefti… Onun içindir ki şehadet kelimesinde inanalar : “ Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resuluhu “ derler.
Allah’u Azze ve Celle onu,kulları arasında müjdeleyici,uyarıcı ve hakka davet edici olarak göndermiştir… Rabbimiz şöyle buyurur :
“ Allah peygamberleri müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak gönderdi ki,peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı bir paha-neleri kalmasın “
NİSA : 165.AY.
Rabbimiz yine şöyle buyurmaktadır :
مَّا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِّن رِّجَالِكُمْ وَلَكِن رَّسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ”……
“ Muhammed sizin adamlarınızdan birinin babası değildir, fakat Allah’ın resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…… “
AHZAB.40.AY.
وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا
“ … Eğer ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz …”
NUR.54.AY.
Kendisine itaat ve iman edilmesi için gönderilen bu resul, Din adına ancak kendisine vahyedileni konuşan, insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmeden, indirilen vahye ne bir ziyadelik ve ne de bir noksanlık yapma yetkisi olmayan, gaybı bilmeyen, kendiliğinden şefaat edemeyen, kendiliğinden mucize gösteremeyen bir insan idi…. Allah’u Azze ve Celle Resulü ile alakalı olarak zikretmiş olduğu :
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
“ O, heva ve arzusundan konuşmaz. Onun söyledikleri, yalnızca kendisine ilka edilen bir vahiy’dir. “
NECM.3-4.AY.
إِنْ أَتَّبِع إِلَّا مَا يُوحَى إِلَي
“ Ben, ancak bana vahyolunana uyarım ……”
AHKAF.9.AY.
Ayet’i celileleriyle; Peygamberinin din adına konuşmalarının vahye dayalı olduğunu haber vermiştir… Ve yine :
“ Ey Muhammed sen onlara deki : ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Ben gaybı da bilmem, ben size meleğim de demiyorum.….. “
EN’AM : 50.AY.
Ayeti celilesiyle ; Resulünün, Allah’ın hazinelerinden insanlara dağıtmak için bir yetkiye sahip olmadığını, gaybı bilmediğini, Resulünün de kendi-leri gibi bir insan olduğunu ve melek olmadığını haber vermektedir… Ve yine Allah’u Azze ve Celle :
“ Ey Muhammed ! onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, sakın onların keyiflerine uyma…… “
MAİDE : 49.AY.
Ayet’i celilesiyle ; Resulünün dinle alakalı hususlarda insanlar arasında Allah’ın indirdiği ile hükmettiğini ve insanların heva ve arzularına göre hareket etmediğini bildirmektedir…… Rabbul izzet yine :
“ Hiçbir resul, Allah’ın izni olmadan bir mucize getiremez ”
MÜ’MİN : 78.AY.
Ayet’i celilesiyle de ; Peygamberlerin kendi isteklerine göre tasarruf sahibi olmadıklarını ve kendileri istedikleri zaman bir mucize göstereme-yeceklerini anlatmaktadır…. Ve yine Allah’u Teala :
“ O’nun izni olmadan katında hiç kimse şefaat edemez “
BAKARA : 255.AY.
Ayet’i celilesiyle de ; Peygamberinin kendiliğinden şefaat etme selahiye-tine sahip olmadığını ve ne zaman kendisine “ şunlara şefaat et “ diye izin verilir ise, işte o zaman şefaat edeceğini açıkça haber vermektedir.
Ve yine Allah’u Azze ve Celel :
“ Ey resulüm onlara deki : ben kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir fayda ve ne de bir zarar verme gücüne malik değilim….. “
A’RAF :188.AY.
“ Ve yine de ki : Ben size ne zarar verebilirim ve ne de size iyilik edebilirim
CİN : 21.AY.
Ayet’i celileleriyle ; Peygamberinin fayda ve zarar verme gücüne sahip olmadığını anlatmaktadır….. Ve yine Allah’u Azze ve Celle :
Uhud savaşında yaralanıp dişinin kırıldığı bir esnada kızarak müşrikler için kullanmış olduğu :” Nebilerinin başını yaralayan bir topluluk nasıl felaha erer ki “ sözlerinden sonra indirmiş olduğu :
“ O konu da senin yapabileceğin bir şey yoktur. Allah ya onların tevbelerini kabul edip affeder, ya da zalim olduklarından dolayı onlara azabeder “
ALİ İMRAN : 128.AY.
Ayet’i celilesiyle de Resulüne ; “ insanların felaha erip ermeme işinde senin yapabileceğin bir şey yoktur. Sen sadece tebliğ görevini yap,çünkü hidayet verici olan sadece ve sadece benim “ buyurarak ,onun hidayet verici olmadığını ve insanlara kızdığı zaman da onların helak olmaya-caklarını anlatmaktadır.
Görüldüğü gibi Allah’u Azze ve Celle bu Ayet’i celilesinde Resulünün kızarak söylemiş olduğu bu sözünü tasvib etmemiştir……. Nedeni ise ;
“ insanların felaha erip ermeme işinde veya onların helak olup olmama işinde peygamberin kızıp kızmaması ölçü değildir “
İşte Allah’u Azze ve Celle buna işaret ederek, Peygamber hususunda inananların ölçülü olmalarını ve peygamber kızdığı zaman insanlar helak olur veya artık iflah olmaz şeklinde bir inanca sahip olmamalarını iste-miştir. Yani insanların hidayeti veya helakı, sadece ve sadece Allah’u Teala’nın gadabına veya rızasına bağlıdır.
Bununla beraber yine bilindiği gibi Peygamber s.a.v, en yakını ve sevdiği kişiler olan insanlara dahi hidayet verememiştir…. Çünkü Allah’u Teala :
“ Sen sevdiklerine hidayet veremezsin “ buyurmaktadır.
İşte ana hatlarıyla İslamdaki peygamber inancı budur….. Dolayısıyla Resule iman hususunda şuurlu ve basiretli bir müslümanın inancı da böyle olmalıdır.
TASAVVUFTAKİ PEYGAMBER İNANCI
Ama ne yazık ki tasavvuftaki peygamber inancı bu anlatılanların tama-men tersinedir.
Tasavvuf, her şeyden önce biraz evvel ki bahsini ettiğimiz “ vahdeti’l vücut “ inancı gereği – haşa – Peygamberin Allah’tan bir parça oldu-ğuna inanmaktadır…. Bunu biraz önce Mevlana olarak isimlendirilen Celaleddini Rumi’nin şu sözlerinde açıkca görmüştük ;
“ … İnsanların canı ile insanın rabbi arasında keyfiyetsiz,kıyasa sığmaz bir ulaşma,bir birlik vardır. “ …. Attığın zaman aslında sen atmadın, Allah attı ….. “ ENFAL : 17.AY. Ayet’ini okumuşsun ama cisimden ibaretsin,cüz’lerde kalakalmışsın …. “
İBNİ ARABİ : ise bu inancını şu sözleriyle ortaya koymaktadır : “ Mekke den Medine ye hicret eden Allah’tı ve O’nunla beraber ikinci bir şey yoktu ….. “ İkinci bir sözünde şunları söylemektedir :
“ … Muhammedin hakikatı bütünüyle alemin başlangıcı ve varlık olarak ilk zahir olandır.Onun varlığı o ilahi nurdan,boşluktan ve külli hakikat-tandır.Boşlukta kendisi varolmuş ve alemin kendisi onun tecellisinden meydana gelmiştir ….. “
FUTUHATU’L MEKKİYE : 1.152
ABDUL GANİ EN-NABLUSİ de bu konudaki küfrünü ve ilhadını şu sözleriyle ifade etmektedir :
“ …Muhammed ancak Muhammed’e salat okumuştur.Çünkü kulların ona salatı isminin suretinden bir emriyle kullardan sadır olmuştur.( Yani, Kuran’da Allah mü’minlere muhammede salat okumalarını emrederken, gerçekten emreden Muhammed’in kendisiydi ve Allah, salat okuyan kulların suretine bürünmüştür. ) … “
MECMUU’L AHZAB : 557
Bununla beraber tasavvuf ; “ Nebiler avam’a geldi,veliler ise havas’a geldi “ dolayısiyle “ veliler deryaya daldı, nebiler ise sahilde kaldı “ gibi sözlerle, tasavvuf yolunda ilerlemiş velilerin peygamberlerden üstün olduğunu ileri sürmüşlerdir.
Şems’i Tebrizi Nefahatu’l Üns’te Beyazid’i Bestami’nin Muhammed’den üstün olduğunu açıkça söylemektedir … “
NEFAHATU’L ÜNS : 640.S
Sultan veled buyurdu ki : “ bir gün babam medresede bilgiler saçıyordu. Bu arada dedi ki : halis mürid kendi şeyhinin herkesten üstün olduğuna inanan kimsedir.Mesela,“ Bir adam Beyazid’in müritlerinden birine : senin şeyhin mi büyük Ebu Hanife mi ? diye sordu. Mürid : “ benim şeyhim “ diye cevap verdi. Sonra : “ Ebu Bekir mi büyük,senin şeyhin mi ? diye tekrar sordu. O yine : “ benim şeyhim “ diye cevap verdi. Nihayet o birer birer sahabeyi saydı,fakat mürid yine şeyhinin hepsinden üstün olduğunu söyledi.Sonra : Muhammed mi üstün, senin şeyhin mi ? dedi. O yine : “ Benim şeyhim büyüktür dedi “ En sonunda : “ Allah mı büyük,senin şeyhin mi ? “ diye sordu. Mürid : “ Ben Allah’ı şeyhimle gördüm, şey-himden başka bir şey tanımam “ dedi.
MENAKİBU ARİFİN : 1.C.324.S
Bunun yanında Tasavvuf ; hatemu’l enbiya’ya rakip olarak uydurdukları hatemu’l evliya nazariyesini ortaya atmışlardır. Yani, peygamberlerin so-nuncusu Muhammed s.a.v olduğu gibi hemen hemen her tasavvuf önderi veya meşhuru kendisini hatemu’l evliya ilan etmiştir.
Bu konudaki inançları ise ; Hatemu’l enbiya, Peygamberin adı dışında onun bütün sıfatlarına sahiptir. Zamanın en üstün temsilcisidir. Gayb’tan haber verir,insanların kalplerini okur,kader üzerinde tasarrufu vardır, melekler kendisine vahy getirir,melekleri görürler,kısacası peygamberin bütün özelliklerine sahiptiler.Hatta biraz önce de ifade ettiğimiz gibi ; Peygamberden dahi üstündürler.
Ve yine tasavvuf ; onu insanüstü bir varlık göstererek,bütün alemin kendisi için yaratıldığını, bütün varlıkların ondan meydana geldiğini, herkesten ve her şeyden önce yaratıldığını öne sürerek inananların onun hakkındaki inancını bozmuştur.
el-İbriz kitabının sahibi Abdulaziz ed-Dabbağ şöyle demektedir : “ Arş ve ferşiyle,yer ve gökleriyle,cennet ve perdeleriyle,alt ve üstleriyle ne varsa, hepsi bir araya getirilip bekıldığında Muhammed’in nurundan bir parça olduğu görülür.Muhammedin bütün nuru bir araya getirilip Arşa konulsa, Arş erir.Arşı örten yetmiş kat perdeye yöneltilse,perdeler parçalanırlar. Bütün yaratıklar bir araya getirilip o büyük nura tutulsa, hepsi dökülür ve dağılırlar.”
EL- İBRİZ : 2 / 84
Hatta bu gün etrafımızda söylenen ve adına da hadis’i kutsi dedikleri şu ifadeler de bu inancın parçalarından birisidir :
“ Allah’u Teala – güya - buyurmuşlar ki : “ Ey Muhammed ! eğer sen olmasaydın sen, ben bu alemi yaratmazdım “
Haşa,bu ifadeler şirk ve küfürdür. Çünkü biraz önce de zikrettiğimiz gibi,Allah’u Azze ve Celle her şeyi kendisine ibadet etsinler diye yarat-mıştır.
Hulasa,daha burada zikretmekte zorluk çekeceyimiz bir çok bu mana-da sözler mevcuttur…. İşte bunlar ; tasavvufun bu konudaki inancıdır.
Biraz önce de zikredildiği gibi ; belki tasavvufla yeni tanışan veya kendisinin bunlardan haberi olmayan birileri,bu ifadeleri kabullenme-yebilir. Ki,zatan tebliğlerimizde bazen buna rastlıyoruz. Fakat unutul-maması gerekir ki,baştan beri anlatmaya çalıştığımız bu inanç tasaffufun temelinde olan şeylerdir.
TASAVVUF İNANANLARIN VAHY İNANCINI BOZMUŞTUR
Tasavvuf bu anlatılanlarla beraber,öne sürmüş olduğu birtakım gayri İslami ifadelerle Müslümanların kısmı azamının vahy inancını bozmuştur.
Bu konuda da aradaki farkı ve uçurumu görmemiz açısından önce İslam’ın tarif ettiği vahy inancına ve sonra da tasavvufun öne sürdüğü vahy inancına göz atmamız gerekir….. Göz atmamız gerekir ki, tasav-vufun öne sürdüğü vahy inancının Kur’an ve Sünnete ne kadar ters düş-tüğünü gözler önüne serelim.
İSLAM’IN TARİF ETTİĞİ VAHY ANLAYIŞI
Değerli kardeşlerim ! İslam’ın Kur’an ve Sünnet çizgisinde tarif ettiği vahy anlayışına geçmeden önce isterseniz bu kelimenin tarifini bir öğrenelim.
Luğat olarak vahy ; “ … işaret … ilham … gizli söz … gizli ve süratli bir şekilde bir şeyi bildirme … “ manalarına gelir. Diğer bir ifadeyle de şöyle denilmiştir : “ Vahy ; başkasına gizli kalacak biçimde kendisine yöneltilen kimseye mahsus gizli ve süratli bir şekilde bildirmedir “
Bu ise ; Rahmani ve şeytani olarak ikiye ayrılır. Yani, Allah’tan bir öğreti mahiyetinde gelen ilahi bir bilgide olabilir, şeytanın fısıldaması yoluyla gelen bir bilgi de olabilir.
Allah’u Azze ve Celle kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
“ Allah bir beşerle karşılıklı asla konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından,yahut bir resul gönderipte kendi izniyle dilediğini vahyetmesi müstesna. O, yücedir, hakimdir “
ŞURA : 51.AY.
Ayeti kerimenin ifadesine göre Allah’u Teala’nın insan için vahyi – diğer bir ifadeyle – öğretisi üç şekilde olmuştur.
1 - Ona vahyetmesi.
2 - Perde arkasından konuşması.
3 - Elçi aracılığı ile dilediğini bildirmesi.
Ona vahyetmesi : Allah’u Teala’nın direk olarak resulünün kalbine ilka etmesidir.Bu,uyanıkken olduğu gibi,uyku halinde de olmuştur.
“ … Aişe r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v’in ilk vahy başlangıcı,uykuda doğru rüya görmekle olmuştur….. “
BUHARİ : 1.C.146.S - MÜSLİM : 1.C.160.N
“ … Aişe r.a dan.Dedi ki:Haris ibn Hişam Resulullah s.a.v’den : Ya Rasu-lallah ! sana nasıl vahy geliyor ? diye sordu. Rsulullah s.a.v :
- Vahy bana bazı vakitlerde çıngırak sesi gibi gelir ki,bana en ağır geleni de budur …… “
BUHARİ : 1.C.144.S
Perde arkasından konuşması : Bu konuşma şekli ise,bilindiği gibi Allah resulü s.a.v’in miraca çıktığı zaman vuku bulmuştur. Kendisine mirac dönüşü Aişe validemiz tarafından şu sorulmuştu ; Rabbini gördün mü ?
Resulullah s.a.v ise şöyle buyurdular : “ Ya Aişe ! sen işitmedin mi ? Allah’u Teala :
لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
“ Gözler O’nu idrak edemez. Fakat O, bütün gözleri idrak eder. Çünkü O latif’tir, habir’dir. “ EN’AM : 103.AY.
Ve yine işitmedin mi ? Allah’u Teala :
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَن يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْياً أَوْ مِن وَرَاء حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
“ Allah bir beşerle karşılıklı asla konuşmaz. Ancak vahiyle, yahut perde arkasından, yahut bir resul gönderipte kendi izniyle dilediğini vahyetmesi müstesna. O, yücedir, hakimdir “ ŞURA : 51.AY.
MÜSLİM : 1.C.177.N
Elçi aracılığı ile dilediğini bildirmesi : Bu şekildeki vahy ise ; Cibril’in bazen görünmeden, bazen asli suret ve heybetiyle ve bazen de insan suretinde gelerek rabbinin mesajını iletmesidir.
Kur’anı kerim,Cibril a.s’ın vahyi getirmede vasıta olduğunu şu şekilde zikreder :
“ De ki onu, iman edenlere tam bir sebat vermek,Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olması için Rabbinden hak olarak Ruhul Kudüs indirmiştir. “
NAHL : 102.AY.
{ … Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Muhakkak ki Ruhul Kudüs benim kalbime şöyle ilham etti : “ Hiç bir nefis rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan korkun ve taleb te mu’tedil olun “ }
EBU NUAYM HİLYE – İBNİ HİBBAN SAHİH – MİŞKATU’L MESABİH : 5300.N
Buraya kadar anlatılanlardan anlaşıldığı gibi vahy ; süratli bir şekilde bildiri ve öğreti mahiyetinde olan bir bilginin adıdır… Yani, ilham yolu ile yapılan bildiri ve öğreti …. Perde arkasından konuşma yolu ile bildiri ve öğreti …. Elçi aracılığı ile yapılan bir bildiri ve öğreti.
İşte islam’ın delilleriyle beraber anlatmış olduğu rahmani vahy anlayışı ; bu şekilde ve çeşitte Allah’ tan “ ÖĞRETİ ” mahiyetinde gelen ilahi bilginin adıdır….
Bu konuda islam’ın inanılmasını istediği ve emrettiği gerçek, Allah’tan hiç bir kimseye ne vahy ve ne de ilham gelmeyeceğidir.
Çünkü bu din :
“... Bu gün sizin dininizi tamamladım…. “ MAİDE : 3 Ayet’iyle Muham-med s.a.v’e vahyedilerek tamamlanıp kemale ermiş bir din’dir…. Ve yine kendisinin bir çok hadislerinde buyurduğu gibi :
ما بقي من شيء يقرب من الجنة ويباعد من النار إلا وقد بين لكم . ( صحيح )
{ … Size cennet’e yaklaştıracak ne var ise onu açıklamışımdır. Ve yine size, cehennem’den uzaklaştıracak ne var ise onları da açıklamışımdır. }
M. ZEVAİD : 8 . 264 - S . SAHİHA : 4.C.1803.N - HAKİM : 2.C. 4. SAY
{ Ve yine bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır : Allah’ın size emredip de benim size emretmediğim hiçbir şey bırakmadım.Ve yine,Allah’ın size yasaklayıp da benim size yasaklamadığım hiçbir şey de bırak-madım.}
S . SAHİHA : 4.C. 1803.N
Öyleyse kime din adına bir şeyler gelsin ki ?... Diğer bir ifadeyle ; bu din de noksan olan ney ki, onunla ilgili insanlara vahy veya ilham gelsin ?
Halbu ki İslam, bu konuda Resulullah s,a.v hariç hiç kimseye ne vahy ve nede ilham gelmeyeceğine dair açıkça deliller bildirilmiştir.
Rabbimiz Allah’u Azze ve celle şöyle buyurmaktadır :
“ Gaybı bilen 0’dur.Bilgisini kimseye göstermez. Ancak razı olduğu elçilerine gösterir. Çünkü onların önlerine ve arkalarına gözetleyi-ciler koymuştur. “
CİN : 26.27.AY
{ … Enes ibni Malik r.a şöyle demiştir : Resulullah s. a.v şöyle buyurdu : Artık risalet ve nübüvvet sona ermiştir. Benden sonra ne Resul ve ne de nebi gelmeyecektir……………. }
TİRMİZİ : 4.C.2374.N – EBU YA’LA
{ … Ebu Hureyre r.a şöyle demiştir : Resulullah s. a.v şöyle buyurdu : Muhakkak ki sizden önce gelip geçen ümmetler içinde kendilerine haber ilham olunan kimseler bulunurdu. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse olacak olsaydı, muhakkak Ömer olurdu. }
BUHARİ : 7.C.3445.S
{ … Ebu Hureyre r.a şöyle dedi : Resulullah s.a.v den işittim 0 şöyle buyuruyordu : Mübeşşirattan başka nübüvvetten ilham alacak bir şey kalmadı. Sahabiler : Mübeşşirat nedir ya Resulallah ? diye sordular. Al lah Resulü s.a.v : O, salih rüyadır, buyurdu. }
BUHARİ : 15.C.6863.S
{ … Abdullah bin Utbe b ,Mes’ud’un, Ömer İbnu’l Hattab’ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir : “ Resulullah s.a.v devrinde bazı kimseler vahy ile yakalanırlardı. Zamanımızd artık vahy kesilmiştir. Şimdi ise biz sadece yaptıklarınızdan bize zahir olanlar sebebiyle sizleri yakalarız. Bize kimin hayır hali zahir 0luyorsa,biz onu emin kılar,kendimize de yaklaştırırız. Onun gizli işlerinden bir şeyi araştırmak bize düşmez, gizli işlerinde onu Allah hesaba çekecektir.Her kimin de bize şerri zahir olursa, biz onu ne emin kılarız ne de tastik ederiz, velevki gizli işlerinin güzel olduğunu söylesede. }BUHARİ EFA’LİL İBAD : 416. N – HATİP : KİFAYE : 306.N
{ … Amır bin Dinar’ dan : Adamın biri Ömer r.a’ ya : “ Cenabu Allah’ın sana ilham ettiği şekilde hükmet ” dedi. Ömer r.a ise : “ Sus, İlham ancak Peygambere mahsustur “ , dedi “
EL- KENZ : 5.C.241
{ … İbn Ebu Hatim, İkrimeden rivayet eder ve der ki, o şöyle demiştir : Muhtara vardım,beni misafir etti. O kadar ki, neredeyse benim geceleyin kalacağım yeri bile temin edecekti. Bana : “ İnsanların yanına çık ve onlarla konuş” dedi. Çıktım ve bu arada bir adam gelerek : Vahy konu-sunda ne dersin ? diye bana soru sordu. Ben :” Vahy iki çeşittir. AIlah’u Azze ve Celle :
” Biz sana bu Kur’anı vahyetmekle...” YUNUS : 3 Ayet’iyle Resule indir- diği vahy’den sözetmiş ve :
“ … İnsan ve cin şeytanlardan kimileri,kimilerini aldatmak için bir birlerine cazip sözler vahyederler...” EN’AM : 112 Ayet’iyle de, Şeytanların bir birlerine vahy edişinden söz etmiştir ” dedim. Hemen üzerime yürüyüp beni yakalamak istediler… Size ne oluyor ? ben sizin soru sorulanınız ve misafirinizim, dedimde beni bıraktılar.
İkrime ,Muhtar İbnu Ebu Ubeyd’e tarizde bulunuyor. Çünkü o,kendisine vahy geldiğini sanırdı. Kardeşi Safiyye, Abdullah İbn ömer’in nikahı altındaydı ve saliha kadınlardan idi. Abdullah İbn Ömer, Muhtarın kendisine vahy geldiğini zannettiğini haber alınca : Allah’u Azze ve Celle doğru söler ve : “... Doğrusu şeytanlar,kendi dostlarına vahyederler ...” ve “ ... İnsan ve Cin şeytanlarından kimi,kimini aldatmak için birbirlerine cazip sözler vahyederler...“ buyurur.
Yani “ onlardan kimisi kimisine süslü, cazibeli ve cahillerden duyanların aldanacağı sözler söyler ” demiştir.”
İBN KESİR : 6.C.2799.S
Görüldüğü gibi İslam’daki vahy anlayışı, Onun sadece Resulullah s.a.v’e geldiği ve onun haricinde hiç kimseye ne vahyin ve ne de onunla eş manalı olan ilhamın gelmeyeceği ve böyle bir iddiada bulunanlara ise - yani,bana vahy geliyor veya ilham ediliyor diyenlere ise - sadece şeytanların musallat olup onların vahyedeceği açıkça bildiriliyor….
TASAVVUFTAKİ VAHY ANLAYIŞI
Tasavvuftaki vahy anlayışına gelince o da ; gerek biraz önceki bahsini ettiğimiz şahsiyetler ve gerekse bu yol da şeytan ve avanelerinin hilesine aldanmış kimseler, Peygamber s.a.v’e Allah’tan nasıl vahy geliyor ise kendilerine de aynen vahy veya ilham geldiğini söyleyerek bu konuda Nübüvvet sistemine rakip bir sistem ortaya atmışlardır…
Bu kimseler bu yönlü iddialarıyla islamın getirmiş olduğu vahiy sistemini açıkça ihlal etmişler ve kendilerine yöneltilecek eleştirilerin önüne geçmek için de sözlerinin kendilerine ait olmaktan ziyade gökten inen vahiy veye ilham olduğunu rahatlıkla söylemişlerdir..
Gelin hep beraber bu yolda kaşarlaşmış kimselerin bazı sözlerine kulak verelim…
İBN ARABİ : “ Resulullah’ı rüyamda gördüm. Bu kitabi - yani Fususu’l, Hikemi - yazmamı benden istedi. Bende yazdım. Bu kitap, nefis arzularının münezzeh ve içine fesat karışmamış olan en kutsi makamdan indirilmiştir. Ben ancak bana ilham olunan şeyi yazdım....Size söyledik-lerimiz O’ndan bizedir. Bizim size verdiklerimiz ise,bizden sizedir...”
FİSUSU‘L – HİKEM
MEVLANA : Mevlana’da aynı şekil de Mesnevisinin Kur’an’ın sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu şu ifadeleriyle açıkça sergilemektedir.
“ … Şüphe yok ki mesnevi gönüllere şifadır ,hüzünleri giderir,Kur’anı apaçık bir hale koyar,rızıkların bolluğuna sebep olur,huyları guzelleştirir, Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsade etmezler. Mesnevi Alemlerin Rabbinden inmedir. Batıl ne önünden gelebilir,ne de ardından.Tanrı onu korur ve gözetir…. “
MESNEVİ : MUKADDİME : VII
SAİDİ NURSİ : “... Saidi Nursi’de aynı kervana katılmış, oda risalelerin ilham’la yazıldığını, kendisine gayb’den haberler ve yardım geldiğini açıkça risalelerinde zikretmiştir…. Bir iki misal :
“... Ey Said, sen zamanın Abdulkadiri ol, ihlası tam kazan, fakrinle beraber maişetini düşünme, insanlardan minnet olma, ismin ” SAİD ” olduğu gibi maişette de mes’ud olacaksın. Muhabbetimde sadık oldu-ğundan ve ihlasa çalıştığından,Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar Süleyman,Bekir gibi sadık hizmetkarlar ve Sabrı tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş ....”
SİKKEYİ TASDİKİ GAYBİ : 123. S.
“ … Risaleyi Nur bir mucize durumundadır. Onda öyle parçalar vardır ki, kimisini 6 saatte,kimisini 2 saatte atte,kimisini 1 saatte,hatta kimisini 10 dakikada yazıp meydana getiremiyorum... Ve 6 saatte yazılmış olan otuzuncu sözü ben de, en yeterli dindar fiiozollan da çalışsak 6 günde yazamayız…Ve kimse de yazamaz … “
BEDİU’Z ZAMAN CEVAP VERİYOR RİSALESİ : 122
“ … Ama,onda yazılı olanlar Kur’an’ın malıdır, Allah tandır.. ”
S.NURSİ : HİZMET REHBERİ : 92.S.
“... Risale’i nur,bu çağda,bu tarihde bir urvetu’l uska – yani kopmayan kulptur, Kopmaz bir zincirdir, Bir Allah ipidir. Bu Allah’ın ipine elini atıp tutunan kurtulur…. “
HİZMET RRTIBERİ : 31.S - MEYVE RİSALESİ : 150 .S
Hulasa,bu ve bunlar gibi daha nice tasavvuf erbabı olan insanlar varki, kendilerine Allah’tan vahy ve ilham geldiğini söylemişler ve kitaplarının Allah tarafından yazıldığını açıkça ifade etmişlerdir…… Bu konuda daha doyurucu deliller arayan ve isteyenler, bu insanların kitaplarına baka-bilirler….
Artık görüldüğü gibi,baştan beri anlatılanların bir kısmı Allah’ın Kitabı ve Resulünün sünnetine dayanırken, diğer kısmı da ; şeytanın ilhamına ve vesvesesine, ayrıyeten heva ve arzularını ilahlaştırmış kimselerin şahsi yorum ve anlayışlarına dayanmıştır…
Artık belli ki,Allah’a hakkıyla iman etmek isteyenler Kitaba ve Sünnete tabi olup Allah’ı ilahlaştıracaklar,bundan imtina edenler ise, biraz önceki isimleri zikredilen insanlara tabi olup onları ilahlaştıracaklardır.
ÖNEMLİ BİR İKİ NOKTA
Değerli kardeşlerim ! sorumluluğumuz gereği, bu tür inanç ve amel-lerin çok çirkin ilhad, şirk ve küfür olduğunu anlatmaya çalışıyoruz ve canlar bedende olduğu müddetçe de anlatacağız inşaallah.
Ben hasseten son olarak bir iki noktayı dile getirmek istiyorum, o da : Tebliğlerim esnasında bu meseleleri gündeme getirip, söylenen bu çirkin sözlerin şirk ve küfür olduğunu anlattığım sırada, bu müessesenin cahil müdafileri tarafından bizlere şöyle karşılıklar verilmektedir :
“ ... Efendim bu insanların anlattığı şeylerden siz anlamıyorsunuz…“
“… Bu kimseler bu sözleriyle başka şeyler kasdetmişlerdir….. “
“... Şeriatta küfür olan şey, hakikatta küfür değildir… Şeriat başka hakikat başkadır….. “
“… Sonra bu sözler sekir halinde söylenen sözlerdir ve geçer- sizdir … “
İşte bu tür zırva sözlerle bir çok inanan ve hatta - hassetsen tasavvuf kesimindeki insanlar - bu kimselerin avukatlığını yapmaya çalışmak-tadırlar… Bu kimselere şöyle sesleniyorum :
Şeriat başka hakikat başkadır…. derken bu ayırım neye dayanarak yapılmıştır ? … Allah’mı böyle bir ayırım yapmış, yoksa bu şirk ve küfür müessesesinin önderleri mi ?..
Eğer ; Allah bunu ayırmıştır denilirse bunun delili istenir. Rabbimiz olan Allah böyle bir ayırım yapmamıştır. Bu sözlerin delili ancak,biraz önceki ismi geçen insanlardır. Ki bunu kendi kitaplarında açıkça ifade etmiş-lerdir.
Bakınız Yunus Emre ne diyor : “ ŞERİAT OĞLANLARI NİÇİN YOL KESER BANA , HAKİKAT DERYASINDA BAHRİ OLDUM YUZERİM “
YUNUS EMRE : 306.S
Görüldüğü gibi şeriatçılar yunusa karşı çıktığı için,Yunus’ta yaptığı ve inandığı şeylerin hakikattan olduğunu ifade etmektedir.
Bakınız Hallacı Mansur ne der : “ KÜFRETTİM ALLAH’IN DİNİNE Kİ ,KÜFÜR VACİPTİR BENCE, AMMA KATINDA MÜSLÜMANLARIN KATINDA KABİHTIR “
RABBANİ : MEKTUBAT : 2.C.456.S
İşte Hallacı Mansur’un sözlerinde de görüldüğü gibi, Şeriat nazarında küfür olan bir şey,Tasavvuf’ta vacip’tir.Yani yapılması gerekli olan bir şeydir.
Öyleyse bu gibi saçma sapan şeyleri hiç kimse şeriata maledemez. Bu ayırımı kendileri yapmış ve kendileri de küfrediyorlar.
“ … Bunlar bu sözleriyle başka şeyler kasdetmişlerdir ...” ifadesine gelince :
Bu ifadeler de geçersiz ve saçma sapan ifadelerdir. Çünkü herkesinde bildiği gibi bu kimseler, şiirler yazıp konuşan edip insanlardı… Dolayısiyle bunlar herhalde meramlarını anlatamayacak kadar kelime yetimliği çeken insanlar değillerdi ki, biz de kalkıp diyelim ki bu sözlerle belki de başka şeyler kasdediyorlar ....
Ve yine önemli bir hususta şu ki : “... Acaba hakkı tebliğde şirk ve küfür olan söz ve davranışları İslam da vesile olarak kullanılmasını kim emretmiş veya kim bunun caiz olduğunu söylemiş ki ?... “
Kaldıki bunlar,hakkı da anlatmıyorlar. Şirk ve küfür olan inançlarını anlatmak için şirk ve küfür olan sözleri vasıta olarak kullamnaktadırlar.
Akli selim herkes çok iyi bilir ki ; İslam’ın en önemli kaidelerinden birisi de, “... HÜKMÜN, ZAHİRE GÖRE VERİLMESİDİR ...”
Dolayısıyle,kalpleri yarıpta niyetlerinin ne olduğunu bilmek görevimiz değildir…. Bizler insanları, yaptıkları ve söyledikleri şeylere göre değer-lendiririz.
{ … Abdullah bin Utbe b ,Mes’ud’un, Ömer İbnu’l Hattab’ın, şöyle dediğini rivayet etmiştir :
“ Resulullah s.a.v devrinde bazı kimseler vahy ile yakalanırlardı. Zamanımızd artık vahy kesilmiştir. Şimdi ise biz sadece yaptık-larınızdan bize zahir olanlar sebebiyle sizleri yakalarız. Bize kimin hayır hali zahir 0luyorsa, biz onu emin kılar, kendimize de yaklaş-tırırız. Onun gizli işlerinden bir şeyi araştırmak bize düşmez, gizli işlerinde onu Allah hesaba çekecektir. Her kimin de bize şerri zahir olursa, biz onu ne emin kılarız ne de tastik ederiz, velevki gizli işlerinin güzel olduğunu söylesede. }
BUHARİ EFA’LİL İBAD : 416. N – HATİP : KİFAYE : 306.N
“… Bu sözler sekir halinde söylenen sözlerdir , dolayısiyle geçersizdir … “ Şeklindeki kullandıkları sözlerine gelince, bu da yine kendi-lerinin ifade ettiği gibi batıl ve geçersiz sözlerdir…. Yani kendilerinin de ifade ettiği gibi ; sekir halinde söylenen sözler, geçersizdir.
Öyleyse bu konuda söylenecek en güzel söz şu olmalıdır : madem ki sekir halinde söylendiği için bu sözler geçersizdir, öyleyse neden söylenen bu çirkin sözleri ağızlarınızda dolaştırıyor ve kitaplarınızda da bu ifadelere yer vererek insanların akidelerini bozup zihinleri bulandırı-yorsunuz….
Hulasa, bu konuyla alakalı problemleri olan insanlar hakkında söylen-mesi gereken son söz ; Allah hidayet versin … sözüdür.
Sohbetimi noktalamadan önce Rabbimden son niyazım ; Allah’u Azze ve Celle bizlere, Kur’an ve Sünnet çiçgisinde hareket eden ve bu çirkin hastalıklardan bizleri kurtardığı için de kendisine bol bol hamdeden kullarından olmamızı nasib eylesin ……
Ve ayrıyeten öğrenmiş olduğumuz bu hakikatleri de başkalarına anlatan ve aktaran kullarından olmamızı nasib eylesin ……
AMİN ……
VELHAMDULİLLAHİ RABBİL ALEMİN
TACUDDİN EL - BAYBURDİ
İbn Abbas'ın Haricilerle Münazarası..
13:20
İBN’İ ABBAS’IN HARİCİLERLE MÜNAZARASI
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
Değerli Müslümanlar ! bilindiği gibi bu ümmetin içerisinde bulunduğu bazı fitne ve fesadın kökleri taa ilk asırlara kadar uzanır….. Raşid halife Ömer bin Hattab r.a nun bir Mecusi tarafından öldürülmesi ile başlayan, sonra Osman zinnureyn r.a nun alçakça katledilmesi daha sonra da kaderin nefyi görüşü derken bir çok fitne ve fesat arzı endam etmiştır…
Müslümanlar arasında fitne ateşi tutuşturulmuş, aralarında korkunç savaşlar olmuş ve bu sefer de, Hariciler çirkin bir görüşle ortaya çıkmış-lardır…. Bu yetmemiş gibi Şiilik meydana gelmiş ve taraftarları dinden inhiraf ederek çok çirkin aşırılıklar sergilemişlerdir…. Dolayısıyla bu çirkin hastalıklar İslam aleminin çeşitli yerlerine yayıldı…. Ama Allah’a hamdolsunki her defasında bu sapıklıkların karşısında ilim ehli insanlar dikildi ve İslam’ın berrak atmosferini bu tür sapmalardan temizlemeye çalıştılar.
Değerli kardeşlerim ! hepinizinde bildiği gibi bu çirkin hastalıklar geçmişte arzı endam edip tahribatını sürdürdüğü gibi, zamanımızda aynı şekilde sürdürmektedir.... İşte bundan dolayı bu günkü sohbe-timizde, zikri geçen bu hastalıkların en çirkinlerinden biri olan haricilikten bahsetmeye çalışacağız..... Diğer bir ifadeyle ; inananların bir kısmı tarafından henüz doğru düzgün anlaşılamayan, veya anlaşıldığı zannedildiğinden dolayı, bir çok kimsenin yerli yersiz suçlandığı tekfir konusundan bahsetmeye çalışacağız…. Çünkü tekfir denilince akla hemen hariciler gelir.
Değerli kardeşlerim ! tekfir konusu bu ümmete bulaşan en çirkin hastalıklardan birisidir desek mubalağa etmiş olmayız.
Cehaletin meyvesi olan bu çirkin hastalık, - biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - dün olduğu gibi bu gün de bir çok inananın birbirlerine sırt çevirmesine, birbirlerini terk etmesine ve birbirlerini hak etmedikleri bir takım çirkin vasıflarla itham etmelerine vesile olmuştur.
Hatta bu akıntıya kendilerini kaptıranlar, içerisine düştükleri bu çirkin musibet ve bela yüzünden, kendi aralarındaki kısa bir sohbet neticesinde dahi, birbirlerini rahatlıkla tekfir edecek bir aşırılığa sahip olmuşlardır.
Temeli asırlar öncesine dayanan bu çirkin fitne, - biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - cahilliğin, aceleciliğin, insafsızlığın ve hissi, nefsi davranış-ların ta kendisidir…
Halbuki Kur’an’ın ve sünnetin tertemiz sayfalarında, bu insafsız, bu kuralsız ve bu acımasız mantığın tam tersine yığınlarla deliller mevcuttur.
Bununla beraber ; islamın ilk halkasını oluşturan güzide sahabenin hayatında da bunu reddeden mükemmel örnekler vardır.
Değerli kardeşlerim ! ben sözü daha fazla uzatmadan, siz değerli müslümanlara bu gün ümmette ortaya çıkan bu tehlikeli ve çirkin sapmaya Resulullah s.a.v medresinde yetişen bir zatın – taa bu fitnenin çıkışı zamanında - nasıl karşı koyduğunu ve onlarla yapmış olduğu mükemmel bir munazarayı anlatmak istiyorum…. Bununla beraber, bu munazaradan nasıl istifade edileceği hususunda da bazı hassas noktalara değinmeği ve onlardan faydalanmayı uygun görüyorum.
Rabbimden niyazım, bu kısa ve özlü çalışmamı inanan kardeşlerime faideli kılsın………
Değerli kardeşlerim ! öncelikle üzerinde duracağımız zikri geçen eserin metnini sizlere sunmak istiyorum….. Eserin metni şöyle :
“ … İbn-i Abbas r.a’dan,dedi ki : Haruriyye - yani Hariciler - düşmanlık üzere bir yerde toplandılar. Ali b.Ebi Talib ile onunla beraber olan Peyganber s.a.v’in ashabına karşı çıkmaya karar verdiler. İbni Abbas dedi ki : Bir adam gelip “ ey emirül mü’minin bu topluluk sana karşı gelecek “ demeye başladı. Ali dedi ki : bana karşı çıkana kadar onları bırak. Onlar bana karşı savaşa girişene kadar ben onlarla savaşmıya-cağım. Gerçi öylede yapacaklardır. - yani savaşacaklardır – İbni Abbas devamla dedi ki : Bir gün Ali’ye dedim ki : Ey emirül mü’minin biraz namazı geciktir ki onu kaçırmayayım. Ben bu arada o topluluğun yanına gidip onlarla konuşayım. Çünkü sana bir şey yaparlar diye korkuyorum . Ali dedi ki : Hayır inşallah bir şey yapmazlar.Ben güzel davranıp kimseye eziyet vermeyen biriyim.İbni Abbas dedi ki : Yemaniyye’den güzel bir kumaş giydim ve yanlarına geldim. Öğle istirahatında idiler. İbadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Bundan dolayı ellerinde deve izleri gibi izler ve yüzlerinde de secde izleri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı.Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı. Yanlarına gelince bana dediler ki :
- Bu üzerindeki elbisede ne ? ….. İbn-i Abbas :
- Beni bununlamı ayıplıyorsunuz ? Ben Resulullah s.a.v’in üzerinde bundan daha güzelini görmüştüm. Ve bilindiği gibi bu konuda da şu Ayet inmişti.
“ De ki : Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir ? ……………. “
A’RAF : 32
- Niye buraya geldin ? dediler. İbni Abbas :
- Size Rasulullah’ın ashabından,onun yanında olup da vahyin üzerlerine indiği insanlardan bahsetmeye geldim ki aranızda onlardan hiç biri yok !
Onlardan bazılarıda dedi ki :
- Kureyşle münakaşa etmeyin. AllahTeala onlar hakkında buyuruyor ki :
“ ………… Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir. “ ZUHRUF : 58
İçlerinden iki üç kişi dediler ki :
- Keşke onlarla bi konuşsan.İbn-i Abbas dedi ki :
- Söyleyin bana Resulullahın amca oğlu ve damadı olup, ona ilk iman eden ve ashabının da kendisiyle birlikte olduğu kişiden alıp vereme-diğiniz nedir ? …. Dediler ki :
- Biz ona üç konuda muhalefet ediyoruz. İbni Abbas dedi ki :
- nedir onlar ?... Dediler ki :
- Birincisi, o Allah’ın dininde insanları hakem kıldı.Halbu ki Allah’u Teala buyuruyor ki : “ Hüküm ancak allah’ındır. “ YUSUF : 40
Dolayısiye Allah’ın bu sözünden sonra insanların hükümde onun ne işi olabilir ? … İbni Abbas :
- başka ? … dediler ki, ikinci olarak :
- Ali insanlarla savaştı ama ne köle aldı ne de ganimet. Eğer savaştıkları insanlar kafir idiyseler mallarının Ali’ye helal olması gerekirdi. Yok eğer mümin idiyseler müminlerin kanını dökmek haramdır… İbni Abbas :
- Başka bir itirazınız var mı ? dedi. Dediler ki üçüncü olarak :
- Ali kendisi için emirel mu’minun sıfatından vaz geçti. Eğer emirel mu’minun değilse emirel kafirin demektir. İbni Abbas dedi ki :
- Başka bir itirazınız var mı ? .. Dediler ki :
- Bu kadarı bize yeter. İbni Abbas dedi ki :
- Eğer size Allah’ın muhkem kitabından ve nebisinin sünnetinden fikir-lerinizi çürütecek deliller getirirsem bu davanızdan dönecek misiniz ?
- Evet, dediler…. İbni Abbas dedi ki :
- Siz Ali’yi Allah’ın dini konusunda insanların hükmüne başvurdu diye suçluyorsunuz. Halbuki Allah’u Teala buyuruyor ki :
“ Ey inananlar ihramlı iken av öldürmeyin.İçinizden kim onu kasden öldürürse, yaptığı işin vebalini tadması için, Kabeye ulaşınca öldür-düğü hayvanın dengi olarak ona bir ceza vardır. Ki bunu tesbitte aranızda iki adil kimse karar verir……… “
MAİDE : 95
Ve yine Allah’u Azze ve Celle aralarında geçimsizlik bulunan kadın ve kocası ile alakalı şöyle buyuruyor :
“ Eğer karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden de bir hakem gönde-rerek aralarını ıslah edin. Eğer iki tarafta ıslah olmak isterse Allah onları muvaffak kılar. Şüphesizki Allah, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır. “
NİSA : 35
Peki şimdi Allah’a yemin verdirerek soruyorum size : insanları birbirlerinin kanına girmekten alıkoymak için hüküm vermek mi … veya … karı kocanın aralarını bulmak için hüküm vermek mi daha evladır, yoksa değeri çeyrek dirhem olan tavşan veya birkaç kadın hakkında hüküm vermek mi daha evladır ? … Üstelik biliyorsunuz ki Allah dileseydi bu konularda hükmünü verir onu insanlara bırakmazdı… Dediler ki :
- Vallahi doğru söylüyon, inananları birbirlerinin kanına girmekten alıkoymak ve onların aralarını düzeltmek daha evladır…. İbni Abbas :
- Ali savaştı ama köle ve ganimet almadı, diyorsunuz. Bu sözünüzde hatalı oluşunuza gelince o da şöyledir ;
Şimdi söyleyin bana anneniz aişe’ye sövüyor veya başka kadınlarda helal olanı onda da helal kılıyor musunuz ? … Eğer böyle diyorsanız küfre düştünüz demektir…. Veya … onun, müminlerin annesi olmadığını söylüyorsanız yine kafir oldunuz ve İslam’dan çıktınız demektir… Çünkü Allah’u Teala buyuruyor ki :
“ Nebi müminlere kendi canlarından daha evladır ve zevceleri de müminlerin anneleridir…………. “
AHZAB : 6
Bu duruma göre görülüyor ki siz, - hangisini seçerseniz seçin - iki sapıklık arasında bocalıyorsunuz. Şimdi bu görüşlerinizden vazgeçtiniz mi ? …. Birbirlerine baktılar ve dediler ki :
- Vallahi evet ! …. İbni Abbas tekrar :
- Ali’nin kendisi için emirul müminin sıfatından vazgeçtiği söylüyorsunuz. Bu görüşünüze gelince, size bu konuda da razı olacağınız sözler söy-leyeceğim.
Unutmayınki Hudeybiye günü Resulullah s.a.v kureyşi, aralarında anlaşma yazmak için davet etti. Suheyl bin Amr ve Ebu Süfyan ile yazışacaklardı. Peygamber s.a.v Ali’ye dedi ki : “ ey Ali yaz ; bu, Allah’ın rasulü Muhammed’in hükmüdür. “ dediler ki : vallahi senin Allah’ın resulu olduğunu bilseydik seni Kabe’den alıkoymazdık,sana karşı savaşmazdık. Sen onun yerine Muhammed b Abdullah yaz.
Peygamber s.a.v dedi ki : “ vallahi beni yalanlasanız da ben ger-çekten Allah’ın resulüyüm…. yaz ey Ali : Muhammed b. Abdullah yaz.
Şimdi bu hususu da iyi düşünün ! … peygamber s.a.v Ali’den üstün olduğu halde, kendisinin nebi olarak zikredilmemesine razı olduysa bu onu peygamberlikten çıkardı mı ? … elbetteki çıkarmadı … Şimdi bu görüşünüzden de vazgeçtiniz mi ? …. Dediler ki :
- Vallahi evet ! .. İbni Abbas devamla dedi ki :
- Bunun üzerine onlardan iki bin kişi geri döndü. Dört bin kişi ise sonraki savaşlarda sapık olarak öldürüldüler.
Bu eseri Abdurrezzak … Ebu Nuaym … Beyhaki ve diğerleri tahric ettiler.
Bu eseri Arapça metinlerden yan yana getiren değerli hocamız - ki onun değerli olan makalesinden faydalanarak bu konuyu hazırladım - Abdulkadir el-Muhacir der ki :
Bu eserin takdiminde tutulan yol, bütün rastladığım rivayetlerin ortaya konması, sonra diğer rivayetlerdeki ziyadelerin asıl ifadeye katılması şeklindedir…Bazı yerlerde asıl metindekinden biraz farklısını veriyorsam, bunun sebebi lafızdaki ziyadede fayda olduğundandır… Asıl rivayetin metni musannef sahibi hadis ehlinin kullandıkları ilk rivayettendir.
BU ESERDEN İSTİFADE EDİLECEK NOKTALAR VE DERSLER
Değerli kardeşlerim ! Unutmayalımki zikri geçen bu eserde Müslü-manların anlamaları gereken bir çok incelikler, bir çok faydalar ve bir çok mükemmel metodlar vardır………. İsterseniz gelin hep beraber bu eserde sunulan o güzellikleri ve istifade edilecek hassas noktaları öğrenelim.
1 = Değerli kardeşlerim ! her şeyden önce bu esede ; davetin - veya diğer bir ifadeyle tebliğin - önemine vurgu yapılmış ve inananların bir birlerine karşı merhamet göstererek yardımcı olmaları anlatılmıştır.
Çünkü İbni Abbas r.a, onlara merhamet ederek – her ne kadar dava-larının haklı olduğunu da sansalar – kendilerine hakkı anlatmak için yanlarına gitmiştir…. Ayrıyeten bu da gösteriyor ki ; davetçi yeri gelir insanların ayağına gider…. Yani, bazılarımızın yaptığı ve dediği gibi ; biz batıl bir yolda değiliz ki … biz batıl bir şey anlatmıyoruz ki … dolayısıyla onlar bizim yanımıza gelsinler, denilmez.
2 = Bu eserde yine ; İbni abbas r.a’nun çok önemli bir metodu uygu-ladığına delil vardır… Şöyle ki ; Haricileri müslümanların safına döndür-mek için onların yanına gittiğinde, onlarla münaşaka etmeden önce doğru yolu ve doğru metodu kendilerine açıklaması vardır.
Hatırlayacağınız gibi onlara dedi ki : Eğer size Allah’ın muhkem kitabından ve nebisinin sünnetinden fikirlerinize karşı delil getirirsem bu görüşlerinizden vaz geçecek misiniz ? ...
Bu da demektir ki ; bu, ihtilaf anında insanları kitaba ve sünnete davet etmek, hayırlı bir sonuç için en güzel vesiledir…. Ve sahabenin yolu da buydu.
3 = Değerli kardeşlerim ! bu eserde yine mükemmel bir metoda daha işaret vardır ki o da ; Kur’anı ve sünneti anlamada sahabenin yolu, Müslümanlar için en sağlam ve en kestirme yoldur.
Çünkü İbni Abbas onlara şunu dedi : “ Size Rasulullah’ın ashabından ve onun yanındayken üzerlerine vahyin indiği kimselerin yanından geliyorum … O kimseler ki ; Kur’an’ın tevilini - yani nasıl anlaşı-lacağını - en iyi bilenlerdir. “
Görüldüğü gibi İbni Abbas burada, Kur’anı ve sünneti anlamada saha-benin metodunun büyük bir öneminin olduğunu açıklamıştır…. Nasıl öyle olmasın ki ! .Çünkü Allah’u Teala bunu kerim kitabında bile zikretmiştir :
وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيراً
" Her kim, HUDA kendisine beyan olunduktan sonra, peygambere muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tabi otursa, onu döndüğü o yola bırakır ve onu cehenneme sokarız, orası ne kötü bir gidiş yeridir "
NİSA : 115.AY.
İşte zikredilen bu Ayet’i kerimede, hidayetin kendilerine açıkça anla-tıldığı mü’minlerin yolundan bahsediliyor.. Yani müslümanların ilk halkası olan sahabeden ve onların takip ettiği yoldan bahsediliyor.
Hatta Ayeti celilenin son kısmında ; onların yolundan yan çizenlerin cehennemi boylayacakları anlatılmıştır.
Öyleyse şunu asla unutmamak gerekir ki ; beşer olarak örnek ve önder Allah resulü s.a.v olduğu gibi, topluluk olarak örnek ve önder insanlar da sahabedir.
4 = Bu eserde yine ; Müslümanların birlik ve beraberliklerini zedeleyecek gayri İslami oluşumları veya gelişmeleri idarecilere haber vererek tedbir alınmasını sağlamak vardır.
Çünkü Müslümanlardan bir kimse Ali r.a ya gelerek, “ ey emirül mü’minin ! bir topluluk sana karşı gelmeye hazırlanıyor “ diye kendisini uyarmıştır.
Öyleyse Müslümanların da bu konu da uyanık olmaları ve aralarında birlik ve beraberliği zedeleyici oluşumarı, onları izale edebileceğine inandıkları ilim ehline haber vermeleri gerekir.
5 = Bu eserde yine ; Kur’an Ayet’lerini aceleci ve yüzeysel bir şekilde anlamaya kalkışmanın ne kadar yanlış ve hatalı olduğuna açıkça deliller vardır… Çünkü Hariciler, Kur’an Ayetlerini hastalıklı bir şekilde anlayarak sapıklığa düşmüşlerdir… Bunun en önemli sebepleri ise şunlardır :
a - Acele ederek, yüzeysel ve basit bir şekilde Ayetlerin maksadlarını dikkate almadan ve derinlemesine onları incelemeden yorumlamak.
b - Delillerin yalnızca bir kısmını göz önünde bulundurarak, parçacı bir yaklaşımla tek bir nassı ele alıp diğer nasları düşünmeksizin onunla hüküm vermek…
c – Makadusu’ş şeriayı bilmemek. Yani, bir meselede tek delile daya-narak, bu konudaki şeriatin maksadının ne olduğunu anlayamamak.
Halbuki İbni Abbas r.a nun yaptığı gibi ; aynı konudaki diğer delilleri de göz önünde bulundurmak gerekir.
İmam Şatibi’nin de dediği gibi ; Haricilerin sapıklıklarının sebebi Müslümanlardan bir çok taifenin de sapıklık sebebi olmuştur…. Bu sapık-lıklarının asıl nedeni ise ; makasıdı seriayı bilmemek, manalarda ispatsız bir zanla yanılmak, ya da ilk beliren zanna göre hareket etmektir. İşte böyleleri ilimde derinleşemezler.
el – İ’tisam : 2/182
Şimdi düşünün değerli kardeşlerim ! zamanımızda da aynı şeyler yapılmıyor mu ? … Allah’ın kitabından tek bir Ayet alarak inananlar tekfir edilmiyor mu ?
وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأ ُوْلَـئِكَ هُمُ لْكَافِرُونَ
( ….. Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendisidirler. ) MAİDE : 44
Ayeti okunarak bir çok Müslüman tekfir edilmiyor mu ? … Bununla beraber :
ٍ……” إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ “…………..
“ ….. Hüküm yalnız Allah’ındır….. “
YUSUF : 40.AY.
Diyerek, Müslümanların ufak tefek yanlışlıkları şirk ve küfür kabul edilmiyor mu ?
Halbuki, biraz önce de ifade edildiği gibi ; bu mevzularda çok acele ediliyor… şeriatın maksadı anlaşılmıyor ve konuyla ilgili diğer deliller göz önünde bulundurulmuyor.
Örneğin ; Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler hakkında sadece kafir ifadesi kullanılmıyor Kur’an da … Konuyla alakalı üç Ayeti celile vardır. Yani, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler hakkında kafir, zalim ve fasık ifadeleri kullanılmıştır…. Dolayısıyla, haricilerin yaptığı gibi tek bir Ayeti ele alarak insanları hemen tekfir etmemek gerekir.
6 = Değerli kardeşlerim ! bu eserde anlatılan önemli hususlardan bir tanesi de ; İnsanları değerlendirirken ölçünün nasıl olacağıdır…
Malum Hariciler çokca ve ağır ibedet eden insanlardı.. Hatta Allah Rasulü s.a.v onlarla alakalı bir hadislerinde şöyle buyurmuştu :
“ Siz onların namazlarını görünce kendi namazınızı, oruçlarını görünce kendi oruçunuzu küçümseyeceksiniz. Onlar Kur’an okuya-caklar ama o Kur’an onların köprücük kemiklerinden aşağıya inme-yecektir…….. “
BUHARİ : 7.C.3381.S
İbni abbas r.a da onları şöyle vasfediyordu : ibadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Ellerinde deve izleri gibi izler ve yüzlerinde de secde izleri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı.Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı.
Görüldüğü gibi bu delillerde, onların ibadete nasıl önem verdikleri anla-tılmaktadır… Ama bütün bunlara rağmen çok tehlikeli bir bid’atle ortaya çıktılar ve Müslümanların arasına ayrılık tohumları serptiler….
Öyleyse basiretli her Müslümanın şunu asla unutmaması gerekir ki ; iti-kadi bir sapıklık söz konusu olduğu sürece, inananların samimi olmaları, çokca ibadet etmeleri veya inançlarında çalışıp yorulmaları, diğer tevhid ehli müslümanlarla aynı saffın müntesipleri olduğu anlamına gelmez.
Tarihe bakın …. Selim bir akideye sahip olan her Müslüman onları zemmetmiştir. Bununla beraber basiretli ve şuurlu her alim, onların ibadetlerinin çokluğundan etkilenmeksizin, itikadlarının bozukluğunu açıklamış ve inananları bidatlerine karşı uyarmışlardır..
Hulasa, bu konuda İslamın metodu açıktır. Bu metod bize, insanları önce akideleri açısından değerlendirmemizi gösterir.
Bunun diğer bir ifade şekli ise ; İslam’ın bu husustaki ölçüsü tevhit’tir. insanlarda aradığı ve arayacağı ilk şey budur… Onları bununla değer-lendirir..
Öyleyse, İslam’ın bu kaide ve kurallarını kendisine rehber edinmiş şuurlu bir Müslümanın, fertleri veya cemaatleri değerlendirmedeki tek ölçüsü de tevhit olmalıdır…
Yani, onların hakka ne kadar yakınlıkları var, veya haktan ne kadar uzaklıkları var, bunları tesbit etmedeki ölçüsü tevhit olmalıdır.
Ne onların, ” samimiyetleri “ ne “ ibadetlerinin çokluğu “ ne “ biz müslümanız “ demeleri ne “ namaz kılmaları “ ne “ oruç tutmaları “ ve nede “ sair amelleri “ tevhit ehli bir müslümanı asla aldatmamalıdır.
Bütün amellerin geçerliliğini sağlayacak tevhid olmadığı sürece, onların samimiyetleri ve bu tür amellerle meşkul olmaları, kendilerinin hakta olduklarını isbat etmeye yeterli değildir.
Yani önce Tevhid … diğer ameller ve meziyetler sonra gelir. Eğer hariciler samimiyetleri ve ibadetlerindeki çoklukları ile değerlendirilecek olsalardı, sahabe onları sapık görmezdi ve hakka davet etmezdi.
Allah resulü s.a.ve de onlar için : Hariciler, cehennemin köpekleri-dirler, buyurmazdı.AHMED : 4 /355 – EL- ALBANİ S.CAMİ : 3347.N ….. SAHİH DER.
Öyleyse bu arada şunu da hatırlatmakta fayda var ki ; birlik olsun diye temel esaslardan vazgeçmeye razı olmak şeri olmayan bir yoldur. Hatta ondan da öte aklın dahi onaylamadığı bir ameldir…
Bu gün Müslümanlar arasında şüphesizki bir çok ayrılıklar mevcuttur. Fakat Allah’u Teala’nın buyurduğu gibi : “ Rabbi’nin merhamet ettikleri bundan müstesnadır…… “
HUD : 118
Allah rasulü s.a.v’in şu sözlerini de unutmamak lazım : “ Bu ümmet 73 fırkaya ayrılacaktır. “ ve “ Rabbim’den ümmetimin birbirlerine düş-memelerini istedim, benin bu duamı kabul etmedi. “
EBU DAVUD : 5.C.4596.N
Öyleyse ayrılığın tamamen kaldırılması imkansızdır… Bu naslara inanan her Müslüman Allah’ın takdir buyurduğu bu konuda gereksiz bir ümide kapılmamalıdır… Ama burada unutulmaması gereken hassas bir nokta daha varki o da ; basiretli bir Müslüman en azından sorumluluktan kurtulması için, Allah resulü s.a.v’in haber verdiği hak taifeyi bulup onlardan olmaya çalışmasıdır…. Çünkü Allah resulü s.a.v : Hak bir taife kıyamete kadar eksik olmayacaktır, buyurmaktadır.
MÜSLİM : 1.C.156.N
7 = Değerli Müslümanlar ! bu eserde anlatılan en güzel şeylerden biri de ; Müslümaların birliğine ve cemaat halinde saflarının vahdetine gayret gösterme vardır…. Bunu, Ali r.a’nun tavrında gayet açık ve net bir şekilde görmekteyiz.
Haberi getiren insan : “ ey emirul müminin ! insanlardan bir topluluk size karşı gelmeye hazırlanıyor “ dendiğinde, o şöyle demişti : bana karşı çıkana kadar bırakın onları… Onlar bana karşı savaşa girişene kadar ben onlarla savaşmayacağım.
Yani ; Müslümanlar arasında ayrılığa sebep olacak, onların güçlerini zayıflatacak bir çatışmaya girmeyi asla arzu etmemiştir Ali r.a.
Aksine ne yapmıştır ? … onlar saldırmadıkça veya bidatlarıyla müslü-manlara eziyet etmedikçe onlara saldırmamıştır…. Bununla beraber onların şüphelerini giderip hakka dönmelerini sağlamak için İbni Abbas’a nasihat için izin vermiştir… Böylece müslümanların kuvvetlerini zayıf-latmaktan kaçınmış ve safların birliği için gayret sarf etmiştir…
Öyleyse unutulmamalıdır ki bu kaide çok önemli bir kaidedir…. Belki de Müslümanların şu an şiddetle ihtiyaç duydukları kaidelerin en önemlisi ve en büyüğüdür…
Ne yazıkki bu gün müslümanların ağızlarından düşürmediği… her cemaatin dile getirdiği ve davet ettiği şey ; birlik ve beraberliktir… Herkes ona çağırıyor, herkes o yolda çalıştığını iddia ediyor… Peki bu birlik ve beraberliğin yolu nedir ? … Bu iş sadece temennilerle gerçekleşir mi ? …
Elbetteki hayır ! … Öyleyse ihtilafın olduğu, ayakların kaydığı, anla-yışların saptığı ve kalemlerin inhiraf ettiği bu noktada durmalı ve dikkatlice düşünmelidir Müslümanlar… Madem ki Müslümanların birlik ve beraberliği hepsinin arzu ettiği büyük bir amaçtır, öyleyse ona giden yolu Kur’an’dan Sünnetten ve bu iki kaynağı hakkıyla anlayan sahabeden öğrenmeleri gerekir.
Unutmayalımki müslümanların birlik ve beraberlikleri de Allah’a takdim edilen bir ibadet çeşididir… ibadet ise ancak şeriatın gösterdiği şekilde yapılmalıdır.. Hangi ibadet şeriata göre değilse, o, Resulullah s.a.v‘in bildirdiği gibi merduddur.
{ … Aişe r.anha'dan ; Resulullah s.a.v söyle buyurdular : Kim bizim şu işimizin – yani dinimizin - içinde ondan olmayan bir şeyi ihdas ederse, o merdutdur. } diğer bir rivayette ise :
{ ... Her kim bizim emrimize uymayan bir amel işlerse o amel merdutdur. }
MÜSLİM : 5.C.1718.N
Müslümanların birlik ve beraberliği ; Allah’ın kitabını ve Resulü s.a.v’in sünnetini doğru bir anlayışla anlayan selefi salihinin anlayışından geçer … birleşmemiz ancak ve ancak böyle mümkündür…. Bu metod, safların birleştirilmesi için tek yoldur…. Dolayısıyla bu yol ; zikri geçen eserde de anlatıldığı gibi, Ali r.a nun ve İbni Abbas’ın tuttuğu yoldur.
İbni Abbas burada, basiretli ve şuurlu bir muvahhid olarak şer’i metodu belirledikten sonra onların delillerini çürütmeye, şüphelerini gidermeye ve yollarının bozukluğunu izah etmeye başladı…. Onlardan kim görüş ve inancından vazgeçer ve Müslümanların cemaatinin itikadı üzere olursa yeniden saffa dönmüş olacağını belirtti…. Kimde kaçınır ve kendi sapık itikadında ısrar ederse, müslümanların saffından çıkmış olur ki artık onunla birlik ve beraberliğin de artık mümkün olmayacağını anlattı….
Değerli kardeşlerim ! Unutmayalımki Müslümanların birlik ve beraber-liği, kitap ve sünnette sabit olmuş asıllar üzerinde yan yana gelmekle olur… Şeriatın ikrar etmediği diğer bütün metod, menheç ve asıllar hiçbir zaman birlik ve berabirliği gerçekleştirmede ölçü olamazlar.
Rabbimiz kerim kitabında :
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ
“ Topluca Allah’ in ipine sarılın. Ayrılmayın….. “
ALİ İMRAN : 103
Buyurmaktadır… Rabbimizin ipi ise ; katından indirdiği Kitabı ve Resu-lünün sünnetidir…bunların içerisinde zikredilen asıllardır, metod ve men-heçtir.
Şunu aklınızdan asla çıkarmayınız ki ; Müslümanın bid’at ve delalet ehli ile olan her türlü ortak özelliği, esas bir ölçü olamaz… Yani tevhidi asılda yan yana gelinmediği sürece, diğer hiçbir güzellik ve özellik inananları kardeş yapmaz…. Onların aynı safta olduklarını göstermez.
Ne yazıkki bu gün, bahsini ettiğimiz bu temel kuraldan haberi olma-yanlar, çoğu İslamcıları aşırı bir şekilde övmekte, savunmakta ve hatta şehittir, cennetliktir şeklinde onları tezkiye etmektedir.
Kendilerince onların takdire şayan yönleri ; İslam’ı yayma, savunma, mevcut idarelere kafa tutmaları olmuş, ama asıl ölçü ihmal edilmiştir.
Hatta inananların gözlerinde büyütüp kutsallaştırdiklerı bunlardan daha başka şeylerde var … Davet yolunda kıdem, elinden İslam’a girenlerin çokluğu veya Tağutlardan gördüğü işkencenin şiddeti, yada zindanlarda kalma süresinin uzunluğu gibi şeyler, sanki asıl değerlermiş gibi kabul edilmiş, asıl ölçü ihmal edilmiştir.
Elbetteki bu sözlerimizle, bu tür amellerin hiç kıymeti olmadığını kesin-likle kastetmiyoruz… Eğer temel kaideye uygunluk varsa bu amellerin fazileti çok büyüktür… Fakat bizim burada anlatmaya çalıştığımız ve mahzurlu gördüğümüz şey, sadece hissi nefsi hareketler yüzünden sempati duyulan bazı kimseleri aşırı büyütmemiz, kahramanlaştırmamız ve doğruluklarına, adilliklerine ve pürüsüzlüklerine kayıtsız şartsız şahadet etmemizdir…. Mahzurlu olan bu …
7 = Değerli kardeşlerim ! bu eseden istifade edeceğimiz hususlardan bir diğeri de ; meseleleri derinlemesine incelemeden, araştırmadan, hemen bir fikre sarılanların sık sık fikir değiştirecekleri gerçeğidir.
Diğer bir ifadeyle ; muayyen ve arızı sebepler üzerine hızla fikir inşa edenler, yine başka sebeplerle o fikirleri aynı süratle terk ederler.
Eserde de anlatıldığı gibi Haricilerin başlangıçtaki durumu, görüş hatası, ayırt edememe ve acele etme gibi sebeplerdir… Ama ne zamanki şüphelerin giderilmesi için münazara edildi ve deliller getirildi, hemen sohbetin başlamasından kısa bir zaman sonra fikirlerinden vazgeçtiler..
Yani, nasları yüzeysel okuyup, onları anlamada acele etmeleri ve o anlayışlarının da delil olduğunu zannettikleri şeyler ne zamanki çürü-tüldü, içlerinden bir çoğu hemen fikirlerini değiştirip teslim oldular.
Öyleyse Müslümanların bu konuda da çok uyanık olmaları gerekir.. Her hangi bir fikri aceleci bir şekilde kabullenmeden önce, onu enine boyuna güzelce araştırması lazım.
8 = Değerli kardeşlerim ! bu eseden istifade edeceğimiz hususlardan bir diğeri de ; inananların muhaliflerine karşı adil davranıp, onların iyi yönlerini de dile getirmeleridir.
Çünkü İbni abbas’ın haricilere olan muhalefeti, onu sözlerinde adil olmaktan alıkoymadı ve onlarda gördüğü ibadete olan düşkünlüklerini dile getirdi… Ne demişti : “ …… yanlarına geldim. Öğle istirahatında idiler. İbadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Bundan dolayı ellerinde deve izleri gibi izler ve yüzlerinde de secde izleri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı.Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı.
Demekki Allah’a davet yolunda mücadele verenlerin, karşıtlarını adilane vasfetmeleri, iyi yönlerinden bahsetmekten kaçınmamaları, bilakis o yönlerinden yararlanmaları da gerekir.
9 = Bu eserden faydalanılacak bir başka konuda ; cemaatle namazın önemi… Ne yazıkki İslam yolunda amel edenlerin bir çoğunda önemli bir eksiklik haline gelen cemaatle namazdır. Bir çok defa da işittiğimiz şekliyle, ilim talebi bahanesiyle, önemli bir araştırma sebebiyle veya Müslümanların önemli bir işi ile uğraşıyoruz diyerek bir çok Müslüman cemaatle namazı ihmal etmektedirler… Böylelerinin İbni abbas’ın durumunu ibretle düşünmeleri gerekir…
İbni abbas’ın Müslümanların yararına olacak bir işe giriştiğine şüphe yoktu. Buna rağmen cemaatle namaza verdiği şiddetli önemden dolayı Ali r.a ya ne demişti : ben gidip onlarla konuşup dönene kadar namazı geciktir ki onu kaçırmayayım….
10 = Değerli kardeşlerim ! bu eseden istifade edeceğimiz hususlardan bir diğeri de ; Allah’ın yoluna davet eden ıslahcıların, sapmış taifelerin hakka dönmelerinden ümitlerini kesmemeleridir.
Eserde de şahit olunduğu gibi, şiddetli bid’atlerine rağmen haricilerden ümit kesilmemiş ve hakka davet edilmiştir…Onların şiddetlerine bakın ki ; onlardan biri olan Abdurrahman b. Mülcem, Allah’a yaklaşmak amacıyla Ali’yi katlediyor… Buna rağmen kendilerine hak beyan edilince bir çoğu geri döndü… Öyleyse haktan sapanların geriye dönmesinden ümidi kesmemek ve Allah resulü s.av’in şu sözlerini de asla unutmamamız gerekir :
“ … Ebu Said el Hudri r.a dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki : Sakın Allah falana hidayet vermez demeyin. Allah ona hidayet verir de sizi mahçup eder. “
AHMED :
Hulasa değerli kardeşlerim ! Müslüman her konuda uyanık olmalıdır. İslami meseleleri acele etmeden ... aynı konu ile alakalı nasları birbirin-den koparmadan anlamaya çalışması gerekir… Bununla beraber şuurlu, insaflı ve merhametli bir şekilde davranarak insanlara yardımcı olması gerekir.
Hele hele ; intikamcı bir zihniyetle inandığını söyleyenleri, - cahillikleri yüzünden - tekfir etmemelidir….. Defalarca anlatmaya çalıştığımız gibi ; tekfir, insanın ayağının kaymasına ve kafir olmasına sebep olan en etkin bir vesiledir.
Öyleyse sözü daha fazla uzatmaya ve sizleri usandırmaya gerek yoktur…. Son söz olarak bizim her samimi Müslümana tavsiyemiz odur ki, kendisini temel konularda sağlamlaştırsın … her konuda şer’i delilleri araştırsın … onları doğru bir metodla anlasın … onları inandığı ve davet ettiği fikirlerden bağımsız olarak incelesin … asıl mıdır yoksa bir tesirden veya rağbetten ötürü mü kabul ediyor, buna dikkatlice baksın ….
Rabbimden niyazım ; bizlere şuurlu ve basiretli bir şekilde dinimizi yaşamayı nasip etsin… ve yine bizlere, hakkı hak bilip ona ittibayı ve batılı da batıl bilip ondan uzak durmayı nasip etsin.
Vel hamdu lillahi rabbil alemin
TACUDDİN EL - BAYBURDİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
Değerli Müslümanlar ! bilindiği gibi bu ümmetin içerisinde bulunduğu bazı fitne ve fesadın kökleri taa ilk asırlara kadar uzanır….. Raşid halife Ömer bin Hattab r.a nun bir Mecusi tarafından öldürülmesi ile başlayan, sonra Osman zinnureyn r.a nun alçakça katledilmesi daha sonra da kaderin nefyi görüşü derken bir çok fitne ve fesat arzı endam etmiştır…
Müslümanlar arasında fitne ateşi tutuşturulmuş, aralarında korkunç savaşlar olmuş ve bu sefer de, Hariciler çirkin bir görüşle ortaya çıkmış-lardır…. Bu yetmemiş gibi Şiilik meydana gelmiş ve taraftarları dinden inhiraf ederek çok çirkin aşırılıklar sergilemişlerdir…. Dolayısıyla bu çirkin hastalıklar İslam aleminin çeşitli yerlerine yayıldı…. Ama Allah’a hamdolsunki her defasında bu sapıklıkların karşısında ilim ehli insanlar dikildi ve İslam’ın berrak atmosferini bu tür sapmalardan temizlemeye çalıştılar.
Değerli kardeşlerim ! hepinizinde bildiği gibi bu çirkin hastalıklar geçmişte arzı endam edip tahribatını sürdürdüğü gibi, zamanımızda aynı şekilde sürdürmektedir.... İşte bundan dolayı bu günkü sohbe-timizde, zikri geçen bu hastalıkların en çirkinlerinden biri olan haricilikten bahsetmeye çalışacağız..... Diğer bir ifadeyle ; inananların bir kısmı tarafından henüz doğru düzgün anlaşılamayan, veya anlaşıldığı zannedildiğinden dolayı, bir çok kimsenin yerli yersiz suçlandığı tekfir konusundan bahsetmeye çalışacağız…. Çünkü tekfir denilince akla hemen hariciler gelir.
Değerli kardeşlerim ! tekfir konusu bu ümmete bulaşan en çirkin hastalıklardan birisidir desek mubalağa etmiş olmayız.
Cehaletin meyvesi olan bu çirkin hastalık, - biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - dün olduğu gibi bu gün de bir çok inananın birbirlerine sırt çevirmesine, birbirlerini terk etmesine ve birbirlerini hak etmedikleri bir takım çirkin vasıflarla itham etmelerine vesile olmuştur.
Hatta bu akıntıya kendilerini kaptıranlar, içerisine düştükleri bu çirkin musibet ve bela yüzünden, kendi aralarındaki kısa bir sohbet neticesinde dahi, birbirlerini rahatlıkla tekfir edecek bir aşırılığa sahip olmuşlardır.
Temeli asırlar öncesine dayanan bu çirkin fitne, - biraz önce de ifade ettiğimiz gibi - cahilliğin, aceleciliğin, insafsızlığın ve hissi, nefsi davranış-ların ta kendisidir…
Halbuki Kur’an’ın ve sünnetin tertemiz sayfalarında, bu insafsız, bu kuralsız ve bu acımasız mantığın tam tersine yığınlarla deliller mevcuttur.
Bununla beraber ; islamın ilk halkasını oluşturan güzide sahabenin hayatında da bunu reddeden mükemmel örnekler vardır.
Değerli kardeşlerim ! ben sözü daha fazla uzatmadan, siz değerli müslümanlara bu gün ümmette ortaya çıkan bu tehlikeli ve çirkin sapmaya Resulullah s.a.v medresinde yetişen bir zatın – taa bu fitnenin çıkışı zamanında - nasıl karşı koyduğunu ve onlarla yapmış olduğu mükemmel bir munazarayı anlatmak istiyorum…. Bununla beraber, bu munazaradan nasıl istifade edileceği hususunda da bazı hassas noktalara değinmeği ve onlardan faydalanmayı uygun görüyorum.
Rabbimden niyazım, bu kısa ve özlü çalışmamı inanan kardeşlerime faideli kılsın………
Değerli kardeşlerim ! öncelikle üzerinde duracağımız zikri geçen eserin metnini sizlere sunmak istiyorum….. Eserin metni şöyle :
“ … İbn-i Abbas r.a’dan,dedi ki : Haruriyye - yani Hariciler - düşmanlık üzere bir yerde toplandılar. Ali b.Ebi Talib ile onunla beraber olan Peyganber s.a.v’in ashabına karşı çıkmaya karar verdiler. İbni Abbas dedi ki : Bir adam gelip “ ey emirül mü’minin bu topluluk sana karşı gelecek “ demeye başladı. Ali dedi ki : bana karşı çıkana kadar onları bırak. Onlar bana karşı savaşa girişene kadar ben onlarla savaşmıya-cağım. Gerçi öylede yapacaklardır. - yani savaşacaklardır – İbni Abbas devamla dedi ki : Bir gün Ali’ye dedim ki : Ey emirül mü’minin biraz namazı geciktir ki onu kaçırmayayım. Ben bu arada o topluluğun yanına gidip onlarla konuşayım. Çünkü sana bir şey yaparlar diye korkuyorum . Ali dedi ki : Hayır inşallah bir şey yapmazlar.Ben güzel davranıp kimseye eziyet vermeyen biriyim.İbni Abbas dedi ki : Yemaniyye’den güzel bir kumaş giydim ve yanlarına geldim. Öğle istirahatında idiler. İbadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Bundan dolayı ellerinde deve izleri gibi izler ve yüzlerinde de secde izleri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı.Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı. Yanlarına gelince bana dediler ki :
- Bu üzerindeki elbisede ne ? ….. İbn-i Abbas :
- Beni bununlamı ayıplıyorsunuz ? Ben Resulullah s.a.v’in üzerinde bundan daha güzelini görmüştüm. Ve bilindiği gibi bu konuda da şu Ayet inmişti.
“ De ki : Allah’ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir ? ……………. “
A’RAF : 32
- Niye buraya geldin ? dediler. İbni Abbas :
- Size Rasulullah’ın ashabından,onun yanında olup da vahyin üzerlerine indiği insanlardan bahsetmeye geldim ki aranızda onlardan hiç biri yok !
Onlardan bazılarıda dedi ki :
- Kureyşle münakaşa etmeyin. AllahTeala onlar hakkında buyuruyor ki :
“ ………… Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir. “ ZUHRUF : 58
İçlerinden iki üç kişi dediler ki :
- Keşke onlarla bi konuşsan.İbn-i Abbas dedi ki :
- Söyleyin bana Resulullahın amca oğlu ve damadı olup, ona ilk iman eden ve ashabının da kendisiyle birlikte olduğu kişiden alıp vereme-diğiniz nedir ? …. Dediler ki :
- Biz ona üç konuda muhalefet ediyoruz. İbni Abbas dedi ki :
- nedir onlar ?... Dediler ki :
- Birincisi, o Allah’ın dininde insanları hakem kıldı.Halbu ki Allah’u Teala buyuruyor ki : “ Hüküm ancak allah’ındır. “ YUSUF : 40
Dolayısiye Allah’ın bu sözünden sonra insanların hükümde onun ne işi olabilir ? … İbni Abbas :
- başka ? … dediler ki, ikinci olarak :
- Ali insanlarla savaştı ama ne köle aldı ne de ganimet. Eğer savaştıkları insanlar kafir idiyseler mallarının Ali’ye helal olması gerekirdi. Yok eğer mümin idiyseler müminlerin kanını dökmek haramdır… İbni Abbas :
- Başka bir itirazınız var mı ? dedi. Dediler ki üçüncü olarak :
- Ali kendisi için emirel mu’minun sıfatından vaz geçti. Eğer emirel mu’minun değilse emirel kafirin demektir. İbni Abbas dedi ki :
- Başka bir itirazınız var mı ? .. Dediler ki :
- Bu kadarı bize yeter. İbni Abbas dedi ki :
- Eğer size Allah’ın muhkem kitabından ve nebisinin sünnetinden fikir-lerinizi çürütecek deliller getirirsem bu davanızdan dönecek misiniz ?
- Evet, dediler…. İbni Abbas dedi ki :
- Siz Ali’yi Allah’ın dini konusunda insanların hükmüne başvurdu diye suçluyorsunuz. Halbuki Allah’u Teala buyuruyor ki :
“ Ey inananlar ihramlı iken av öldürmeyin.İçinizden kim onu kasden öldürürse, yaptığı işin vebalini tadması için, Kabeye ulaşınca öldür-düğü hayvanın dengi olarak ona bir ceza vardır. Ki bunu tesbitte aranızda iki adil kimse karar verir……… “
MAİDE : 95
Ve yine Allah’u Azze ve Celle aralarında geçimsizlik bulunan kadın ve kocası ile alakalı şöyle buyuruyor :
“ Eğer karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden de bir hakem gönde-rerek aralarını ıslah edin. Eğer iki tarafta ıslah olmak isterse Allah onları muvaffak kılar. Şüphesizki Allah, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır. “
NİSA : 35
Peki şimdi Allah’a yemin verdirerek soruyorum size : insanları birbirlerinin kanına girmekten alıkoymak için hüküm vermek mi … veya … karı kocanın aralarını bulmak için hüküm vermek mi daha evladır, yoksa değeri çeyrek dirhem olan tavşan veya birkaç kadın hakkında hüküm vermek mi daha evladır ? … Üstelik biliyorsunuz ki Allah dileseydi bu konularda hükmünü verir onu insanlara bırakmazdı… Dediler ki :
- Vallahi doğru söylüyon, inananları birbirlerinin kanına girmekten alıkoymak ve onların aralarını düzeltmek daha evladır…. İbni Abbas :
- Ali savaştı ama köle ve ganimet almadı, diyorsunuz. Bu sözünüzde hatalı oluşunuza gelince o da şöyledir ;
Şimdi söyleyin bana anneniz aişe’ye sövüyor veya başka kadınlarda helal olanı onda da helal kılıyor musunuz ? … Eğer böyle diyorsanız küfre düştünüz demektir…. Veya … onun, müminlerin annesi olmadığını söylüyorsanız yine kafir oldunuz ve İslam’dan çıktınız demektir… Çünkü Allah’u Teala buyuruyor ki :
“ Nebi müminlere kendi canlarından daha evladır ve zevceleri de müminlerin anneleridir…………. “
AHZAB : 6
Bu duruma göre görülüyor ki siz, - hangisini seçerseniz seçin - iki sapıklık arasında bocalıyorsunuz. Şimdi bu görüşlerinizden vazgeçtiniz mi ? …. Birbirlerine baktılar ve dediler ki :
- Vallahi evet ! …. İbni Abbas tekrar :
- Ali’nin kendisi için emirul müminin sıfatından vazgeçtiği söylüyorsunuz. Bu görüşünüze gelince, size bu konuda da razı olacağınız sözler söy-leyeceğim.
Unutmayınki Hudeybiye günü Resulullah s.a.v kureyşi, aralarında anlaşma yazmak için davet etti. Suheyl bin Amr ve Ebu Süfyan ile yazışacaklardı. Peygamber s.a.v Ali’ye dedi ki : “ ey Ali yaz ; bu, Allah’ın rasulü Muhammed’in hükmüdür. “ dediler ki : vallahi senin Allah’ın resulu olduğunu bilseydik seni Kabe’den alıkoymazdık,sana karşı savaşmazdık. Sen onun yerine Muhammed b Abdullah yaz.
Peygamber s.a.v dedi ki : “ vallahi beni yalanlasanız da ben ger-çekten Allah’ın resulüyüm…. yaz ey Ali : Muhammed b. Abdullah yaz.
Şimdi bu hususu da iyi düşünün ! … peygamber s.a.v Ali’den üstün olduğu halde, kendisinin nebi olarak zikredilmemesine razı olduysa bu onu peygamberlikten çıkardı mı ? … elbetteki çıkarmadı … Şimdi bu görüşünüzden de vazgeçtiniz mi ? …. Dediler ki :
- Vallahi evet ! .. İbni Abbas devamla dedi ki :
- Bunun üzerine onlardan iki bin kişi geri döndü. Dört bin kişi ise sonraki savaşlarda sapık olarak öldürüldüler.
Bu eseri Abdurrezzak … Ebu Nuaym … Beyhaki ve diğerleri tahric ettiler.
Bu eseri Arapça metinlerden yan yana getiren değerli hocamız - ki onun değerli olan makalesinden faydalanarak bu konuyu hazırladım - Abdulkadir el-Muhacir der ki :
Bu eserin takdiminde tutulan yol, bütün rastladığım rivayetlerin ortaya konması, sonra diğer rivayetlerdeki ziyadelerin asıl ifadeye katılması şeklindedir…Bazı yerlerde asıl metindekinden biraz farklısını veriyorsam, bunun sebebi lafızdaki ziyadede fayda olduğundandır… Asıl rivayetin metni musannef sahibi hadis ehlinin kullandıkları ilk rivayettendir.
BU ESERDEN İSTİFADE EDİLECEK NOKTALAR VE DERSLER
Değerli kardeşlerim ! Unutmayalımki zikri geçen bu eserde Müslü-manların anlamaları gereken bir çok incelikler, bir çok faydalar ve bir çok mükemmel metodlar vardır………. İsterseniz gelin hep beraber bu eserde sunulan o güzellikleri ve istifade edilecek hassas noktaları öğrenelim.
1 = Değerli kardeşlerim ! her şeyden önce bu esede ; davetin - veya diğer bir ifadeyle tebliğin - önemine vurgu yapılmış ve inananların bir birlerine karşı merhamet göstererek yardımcı olmaları anlatılmıştır.
Çünkü İbni Abbas r.a, onlara merhamet ederek – her ne kadar dava-larının haklı olduğunu da sansalar – kendilerine hakkı anlatmak için yanlarına gitmiştir…. Ayrıyeten bu da gösteriyor ki ; davetçi yeri gelir insanların ayağına gider…. Yani, bazılarımızın yaptığı ve dediği gibi ; biz batıl bir yolda değiliz ki … biz batıl bir şey anlatmıyoruz ki … dolayısıyla onlar bizim yanımıza gelsinler, denilmez.
2 = Bu eserde yine ; İbni abbas r.a’nun çok önemli bir metodu uygu-ladığına delil vardır… Şöyle ki ; Haricileri müslümanların safına döndür-mek için onların yanına gittiğinde, onlarla münaşaka etmeden önce doğru yolu ve doğru metodu kendilerine açıklaması vardır.
Hatırlayacağınız gibi onlara dedi ki : Eğer size Allah’ın muhkem kitabından ve nebisinin sünnetinden fikirlerinize karşı delil getirirsem bu görüşlerinizden vaz geçecek misiniz ? ...
Bu da demektir ki ; bu, ihtilaf anında insanları kitaba ve sünnete davet etmek, hayırlı bir sonuç için en güzel vesiledir…. Ve sahabenin yolu da buydu.
3 = Değerli kardeşlerim ! bu eserde yine mükemmel bir metoda daha işaret vardır ki o da ; Kur’anı ve sünneti anlamada sahabenin yolu, Müslümanlar için en sağlam ve en kestirme yoldur.
Çünkü İbni Abbas onlara şunu dedi : “ Size Rasulullah’ın ashabından ve onun yanındayken üzerlerine vahyin indiği kimselerin yanından geliyorum … O kimseler ki ; Kur’an’ın tevilini - yani nasıl anlaşı-lacağını - en iyi bilenlerdir. “
Görüldüğü gibi İbni Abbas burada, Kur’anı ve sünneti anlamada saha-benin metodunun büyük bir öneminin olduğunu açıklamıştır…. Nasıl öyle olmasın ki ! .Çünkü Allah’u Teala bunu kerim kitabında bile zikretmiştir :
وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيراً
" Her kim, HUDA kendisine beyan olunduktan sonra, peygambere muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başka bir yola tabi otursa, onu döndüğü o yola bırakır ve onu cehenneme sokarız, orası ne kötü bir gidiş yeridir "
NİSA : 115.AY.
İşte zikredilen bu Ayet’i kerimede, hidayetin kendilerine açıkça anla-tıldığı mü’minlerin yolundan bahsediliyor.. Yani müslümanların ilk halkası olan sahabeden ve onların takip ettiği yoldan bahsediliyor.
Hatta Ayeti celilenin son kısmında ; onların yolundan yan çizenlerin cehennemi boylayacakları anlatılmıştır.
Öyleyse şunu asla unutmamak gerekir ki ; beşer olarak örnek ve önder Allah resulü s.a.v olduğu gibi, topluluk olarak örnek ve önder insanlar da sahabedir.
4 = Bu eserde yine ; Müslümanların birlik ve beraberliklerini zedeleyecek gayri İslami oluşumları veya gelişmeleri idarecilere haber vererek tedbir alınmasını sağlamak vardır.
Çünkü Müslümanlardan bir kimse Ali r.a ya gelerek, “ ey emirül mü’minin ! bir topluluk sana karşı gelmeye hazırlanıyor “ diye kendisini uyarmıştır.
Öyleyse Müslümanların da bu konu da uyanık olmaları ve aralarında birlik ve beraberliği zedeleyici oluşumarı, onları izale edebileceğine inandıkları ilim ehline haber vermeleri gerekir.
5 = Bu eserde yine ; Kur’an Ayet’lerini aceleci ve yüzeysel bir şekilde anlamaya kalkışmanın ne kadar yanlış ve hatalı olduğuna açıkça deliller vardır… Çünkü Hariciler, Kur’an Ayetlerini hastalıklı bir şekilde anlayarak sapıklığa düşmüşlerdir… Bunun en önemli sebepleri ise şunlardır :
a - Acele ederek, yüzeysel ve basit bir şekilde Ayetlerin maksadlarını dikkate almadan ve derinlemesine onları incelemeden yorumlamak.
b - Delillerin yalnızca bir kısmını göz önünde bulundurarak, parçacı bir yaklaşımla tek bir nassı ele alıp diğer nasları düşünmeksizin onunla hüküm vermek…
c – Makadusu’ş şeriayı bilmemek. Yani, bir meselede tek delile daya-narak, bu konudaki şeriatin maksadının ne olduğunu anlayamamak.
Halbuki İbni Abbas r.a nun yaptığı gibi ; aynı konudaki diğer delilleri de göz önünde bulundurmak gerekir.
İmam Şatibi’nin de dediği gibi ; Haricilerin sapıklıklarının sebebi Müslümanlardan bir çok taifenin de sapıklık sebebi olmuştur…. Bu sapık-lıklarının asıl nedeni ise ; makasıdı seriayı bilmemek, manalarda ispatsız bir zanla yanılmak, ya da ilk beliren zanna göre hareket etmektir. İşte böyleleri ilimde derinleşemezler.
el – İ’tisam : 2/182
Şimdi düşünün değerli kardeşlerim ! zamanımızda da aynı şeyler yapılmıyor mu ? … Allah’ın kitabından tek bir Ayet alarak inananlar tekfir edilmiyor mu ?
وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأ ُوْلَـئِكَ هُمُ لْكَافِرُونَ
( ….. Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendisidirler. ) MAİDE : 44
Ayeti okunarak bir çok Müslüman tekfir edilmiyor mu ? … Bununla beraber :
ٍ……” إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ “…………..
“ ….. Hüküm yalnız Allah’ındır….. “
YUSUF : 40.AY.
Diyerek, Müslümanların ufak tefek yanlışlıkları şirk ve küfür kabul edilmiyor mu ?
Halbuki, biraz önce de ifade edildiği gibi ; bu mevzularda çok acele ediliyor… şeriatın maksadı anlaşılmıyor ve konuyla ilgili diğer deliller göz önünde bulundurulmuyor.
Örneğin ; Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler hakkında sadece kafir ifadesi kullanılmıyor Kur’an da … Konuyla alakalı üç Ayeti celile vardır. Yani, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler hakkında kafir, zalim ve fasık ifadeleri kullanılmıştır…. Dolayısıyla, haricilerin yaptığı gibi tek bir Ayeti ele alarak insanları hemen tekfir etmemek gerekir.
6 = Değerli kardeşlerim ! bu eserde anlatılan önemli hususlardan bir tanesi de ; İnsanları değerlendirirken ölçünün nasıl olacağıdır…
Malum Hariciler çokca ve ağır ibedet eden insanlardı.. Hatta Allah Rasulü s.a.v onlarla alakalı bir hadislerinde şöyle buyurmuştu :
“ Siz onların namazlarını görünce kendi namazınızı, oruçlarını görünce kendi oruçunuzu küçümseyeceksiniz. Onlar Kur’an okuya-caklar ama o Kur’an onların köprücük kemiklerinden aşağıya inme-yecektir…….. “
BUHARİ : 7.C.3381.S
İbni abbas r.a da onları şöyle vasfediyordu : ibadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Ellerinde deve izleri gibi izler ve yüzlerinde de secde izleri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı.Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı.
Görüldüğü gibi bu delillerde, onların ibadete nasıl önem verdikleri anla-tılmaktadır… Ama bütün bunlara rağmen çok tehlikeli bir bid’atle ortaya çıktılar ve Müslümanların arasına ayrılık tohumları serptiler….
Öyleyse basiretli her Müslümanın şunu asla unutmaması gerekir ki ; iti-kadi bir sapıklık söz konusu olduğu sürece, inananların samimi olmaları, çokca ibadet etmeleri veya inançlarında çalışıp yorulmaları, diğer tevhid ehli müslümanlarla aynı saffın müntesipleri olduğu anlamına gelmez.
Tarihe bakın …. Selim bir akideye sahip olan her Müslüman onları zemmetmiştir. Bununla beraber basiretli ve şuurlu her alim, onların ibadetlerinin çokluğundan etkilenmeksizin, itikadlarının bozukluğunu açıklamış ve inananları bidatlerine karşı uyarmışlardır..
Hulasa, bu konuda İslamın metodu açıktır. Bu metod bize, insanları önce akideleri açısından değerlendirmemizi gösterir.
Bunun diğer bir ifade şekli ise ; İslam’ın bu husustaki ölçüsü tevhit’tir. insanlarda aradığı ve arayacağı ilk şey budur… Onları bununla değer-lendirir..
Öyleyse, İslam’ın bu kaide ve kurallarını kendisine rehber edinmiş şuurlu bir Müslümanın, fertleri veya cemaatleri değerlendirmedeki tek ölçüsü de tevhit olmalıdır…
Yani, onların hakka ne kadar yakınlıkları var, veya haktan ne kadar uzaklıkları var, bunları tesbit etmedeki ölçüsü tevhit olmalıdır.
Ne onların, ” samimiyetleri “ ne “ ibadetlerinin çokluğu “ ne “ biz müslümanız “ demeleri ne “ namaz kılmaları “ ne “ oruç tutmaları “ ve nede “ sair amelleri “ tevhit ehli bir müslümanı asla aldatmamalıdır.
Bütün amellerin geçerliliğini sağlayacak tevhid olmadığı sürece, onların samimiyetleri ve bu tür amellerle meşkul olmaları, kendilerinin hakta olduklarını isbat etmeye yeterli değildir.
Yani önce Tevhid … diğer ameller ve meziyetler sonra gelir. Eğer hariciler samimiyetleri ve ibadetlerindeki çoklukları ile değerlendirilecek olsalardı, sahabe onları sapık görmezdi ve hakka davet etmezdi.
Allah resulü s.a.ve de onlar için : Hariciler, cehennemin köpekleri-dirler, buyurmazdı.AHMED : 4 /355 – EL- ALBANİ S.CAMİ : 3347.N ….. SAHİH DER.
Öyleyse bu arada şunu da hatırlatmakta fayda var ki ; birlik olsun diye temel esaslardan vazgeçmeye razı olmak şeri olmayan bir yoldur. Hatta ondan da öte aklın dahi onaylamadığı bir ameldir…
Bu gün Müslümanlar arasında şüphesizki bir çok ayrılıklar mevcuttur. Fakat Allah’u Teala’nın buyurduğu gibi : “ Rabbi’nin merhamet ettikleri bundan müstesnadır…… “
HUD : 118
Allah rasulü s.a.v’in şu sözlerini de unutmamak lazım : “ Bu ümmet 73 fırkaya ayrılacaktır. “ ve “ Rabbim’den ümmetimin birbirlerine düş-memelerini istedim, benin bu duamı kabul etmedi. “
EBU DAVUD : 5.C.4596.N
Öyleyse ayrılığın tamamen kaldırılması imkansızdır… Bu naslara inanan her Müslüman Allah’ın takdir buyurduğu bu konuda gereksiz bir ümide kapılmamalıdır… Ama burada unutulmaması gereken hassas bir nokta daha varki o da ; basiretli bir Müslüman en azından sorumluluktan kurtulması için, Allah resulü s.a.v’in haber verdiği hak taifeyi bulup onlardan olmaya çalışmasıdır…. Çünkü Allah resulü s.a.v : Hak bir taife kıyamete kadar eksik olmayacaktır, buyurmaktadır.
MÜSLİM : 1.C.156.N
7 = Değerli Müslümanlar ! bu eserde anlatılan en güzel şeylerden biri de ; Müslümaların birliğine ve cemaat halinde saflarının vahdetine gayret gösterme vardır…. Bunu, Ali r.a’nun tavrında gayet açık ve net bir şekilde görmekteyiz.
Haberi getiren insan : “ ey emirul müminin ! insanlardan bir topluluk size karşı gelmeye hazırlanıyor “ dendiğinde, o şöyle demişti : bana karşı çıkana kadar bırakın onları… Onlar bana karşı savaşa girişene kadar ben onlarla savaşmayacağım.
Yani ; Müslümanlar arasında ayrılığa sebep olacak, onların güçlerini zayıflatacak bir çatışmaya girmeyi asla arzu etmemiştir Ali r.a.
Aksine ne yapmıştır ? … onlar saldırmadıkça veya bidatlarıyla müslü-manlara eziyet etmedikçe onlara saldırmamıştır…. Bununla beraber onların şüphelerini giderip hakka dönmelerini sağlamak için İbni Abbas’a nasihat için izin vermiştir… Böylece müslümanların kuvvetlerini zayıf-latmaktan kaçınmış ve safların birliği için gayret sarf etmiştir…
Öyleyse unutulmamalıdır ki bu kaide çok önemli bir kaidedir…. Belki de Müslümanların şu an şiddetle ihtiyaç duydukları kaidelerin en önemlisi ve en büyüğüdür…
Ne yazıkki bu gün müslümanların ağızlarından düşürmediği… her cemaatin dile getirdiği ve davet ettiği şey ; birlik ve beraberliktir… Herkes ona çağırıyor, herkes o yolda çalıştığını iddia ediyor… Peki bu birlik ve beraberliğin yolu nedir ? … Bu iş sadece temennilerle gerçekleşir mi ? …
Elbetteki hayır ! … Öyleyse ihtilafın olduğu, ayakların kaydığı, anla-yışların saptığı ve kalemlerin inhiraf ettiği bu noktada durmalı ve dikkatlice düşünmelidir Müslümanlar… Madem ki Müslümanların birlik ve beraberliği hepsinin arzu ettiği büyük bir amaçtır, öyleyse ona giden yolu Kur’an’dan Sünnetten ve bu iki kaynağı hakkıyla anlayan sahabeden öğrenmeleri gerekir.
Unutmayalımki müslümanların birlik ve beraberlikleri de Allah’a takdim edilen bir ibadet çeşididir… ibadet ise ancak şeriatın gösterdiği şekilde yapılmalıdır.. Hangi ibadet şeriata göre değilse, o, Resulullah s.a.v‘in bildirdiği gibi merduddur.
{ … Aişe r.anha'dan ; Resulullah s.a.v söyle buyurdular : Kim bizim şu işimizin – yani dinimizin - içinde ondan olmayan bir şeyi ihdas ederse, o merdutdur. } diğer bir rivayette ise :
{ ... Her kim bizim emrimize uymayan bir amel işlerse o amel merdutdur. }
MÜSLİM : 5.C.1718.N
Müslümanların birlik ve beraberliği ; Allah’ın kitabını ve Resulü s.a.v’in sünnetini doğru bir anlayışla anlayan selefi salihinin anlayışından geçer … birleşmemiz ancak ve ancak böyle mümkündür…. Bu metod, safların birleştirilmesi için tek yoldur…. Dolayısıyla bu yol ; zikri geçen eserde de anlatıldığı gibi, Ali r.a nun ve İbni Abbas’ın tuttuğu yoldur.
İbni Abbas burada, basiretli ve şuurlu bir muvahhid olarak şer’i metodu belirledikten sonra onların delillerini çürütmeye, şüphelerini gidermeye ve yollarının bozukluğunu izah etmeye başladı…. Onlardan kim görüş ve inancından vazgeçer ve Müslümanların cemaatinin itikadı üzere olursa yeniden saffa dönmüş olacağını belirtti…. Kimde kaçınır ve kendi sapık itikadında ısrar ederse, müslümanların saffından çıkmış olur ki artık onunla birlik ve beraberliğin de artık mümkün olmayacağını anlattı….
Değerli kardeşlerim ! Unutmayalımki Müslümanların birlik ve beraber-liği, kitap ve sünnette sabit olmuş asıllar üzerinde yan yana gelmekle olur… Şeriatın ikrar etmediği diğer bütün metod, menheç ve asıllar hiçbir zaman birlik ve berabirliği gerçekleştirmede ölçü olamazlar.
Rabbimiz kerim kitabında :
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ
“ Topluca Allah’ in ipine sarılın. Ayrılmayın….. “
ALİ İMRAN : 103
Buyurmaktadır… Rabbimizin ipi ise ; katından indirdiği Kitabı ve Resu-lünün sünnetidir…bunların içerisinde zikredilen asıllardır, metod ve men-heçtir.
Şunu aklınızdan asla çıkarmayınız ki ; Müslümanın bid’at ve delalet ehli ile olan her türlü ortak özelliği, esas bir ölçü olamaz… Yani tevhidi asılda yan yana gelinmediği sürece, diğer hiçbir güzellik ve özellik inananları kardeş yapmaz…. Onların aynı safta olduklarını göstermez.
Ne yazıkki bu gün, bahsini ettiğimiz bu temel kuraldan haberi olma-yanlar, çoğu İslamcıları aşırı bir şekilde övmekte, savunmakta ve hatta şehittir, cennetliktir şeklinde onları tezkiye etmektedir.
Kendilerince onların takdire şayan yönleri ; İslam’ı yayma, savunma, mevcut idarelere kafa tutmaları olmuş, ama asıl ölçü ihmal edilmiştir.
Hatta inananların gözlerinde büyütüp kutsallaştırdiklerı bunlardan daha başka şeylerde var … Davet yolunda kıdem, elinden İslam’a girenlerin çokluğu veya Tağutlardan gördüğü işkencenin şiddeti, yada zindanlarda kalma süresinin uzunluğu gibi şeyler, sanki asıl değerlermiş gibi kabul edilmiş, asıl ölçü ihmal edilmiştir.
Elbetteki bu sözlerimizle, bu tür amellerin hiç kıymeti olmadığını kesin-likle kastetmiyoruz… Eğer temel kaideye uygunluk varsa bu amellerin fazileti çok büyüktür… Fakat bizim burada anlatmaya çalıştığımız ve mahzurlu gördüğümüz şey, sadece hissi nefsi hareketler yüzünden sempati duyulan bazı kimseleri aşırı büyütmemiz, kahramanlaştırmamız ve doğruluklarına, adilliklerine ve pürüsüzlüklerine kayıtsız şartsız şahadet etmemizdir…. Mahzurlu olan bu …
7 = Değerli kardeşlerim ! bu eseden istifade edeceğimiz hususlardan bir diğeri de ; meseleleri derinlemesine incelemeden, araştırmadan, hemen bir fikre sarılanların sık sık fikir değiştirecekleri gerçeğidir.
Diğer bir ifadeyle ; muayyen ve arızı sebepler üzerine hızla fikir inşa edenler, yine başka sebeplerle o fikirleri aynı süratle terk ederler.
Eserde de anlatıldığı gibi Haricilerin başlangıçtaki durumu, görüş hatası, ayırt edememe ve acele etme gibi sebeplerdir… Ama ne zamanki şüphelerin giderilmesi için münazara edildi ve deliller getirildi, hemen sohbetin başlamasından kısa bir zaman sonra fikirlerinden vazgeçtiler..
Yani, nasları yüzeysel okuyup, onları anlamada acele etmeleri ve o anlayışlarının da delil olduğunu zannettikleri şeyler ne zamanki çürü-tüldü, içlerinden bir çoğu hemen fikirlerini değiştirip teslim oldular.
Öyleyse Müslümanların bu konuda da çok uyanık olmaları gerekir.. Her hangi bir fikri aceleci bir şekilde kabullenmeden önce, onu enine boyuna güzelce araştırması lazım.
8 = Değerli kardeşlerim ! bu eseden istifade edeceğimiz hususlardan bir diğeri de ; inananların muhaliflerine karşı adil davranıp, onların iyi yönlerini de dile getirmeleridir.
Çünkü İbni abbas’ın haricilere olan muhalefeti, onu sözlerinde adil olmaktan alıkoymadı ve onlarda gördüğü ibadete olan düşkünlüklerini dile getirdi… Ne demişti : “ …… yanlarına geldim. Öğle istirahatında idiler. İbadette onlardan daha şiddetli gayret gösterenini görmedim. Bundan dolayı ellerinde deve izleri gibi izler ve yüzlerinde de secde izleri görülüyordu. Üzerlerinde yıkanmış gömlekler vardı.Yüzleri uykusuzluktan zayıflamıştı.
Demekki Allah’a davet yolunda mücadele verenlerin, karşıtlarını adilane vasfetmeleri, iyi yönlerinden bahsetmekten kaçınmamaları, bilakis o yönlerinden yararlanmaları da gerekir.
9 = Bu eserden faydalanılacak bir başka konuda ; cemaatle namazın önemi… Ne yazıkki İslam yolunda amel edenlerin bir çoğunda önemli bir eksiklik haline gelen cemaatle namazdır. Bir çok defa da işittiğimiz şekliyle, ilim talebi bahanesiyle, önemli bir araştırma sebebiyle veya Müslümanların önemli bir işi ile uğraşıyoruz diyerek bir çok Müslüman cemaatle namazı ihmal etmektedirler… Böylelerinin İbni abbas’ın durumunu ibretle düşünmeleri gerekir…
İbni abbas’ın Müslümanların yararına olacak bir işe giriştiğine şüphe yoktu. Buna rağmen cemaatle namaza verdiği şiddetli önemden dolayı Ali r.a ya ne demişti : ben gidip onlarla konuşup dönene kadar namazı geciktir ki onu kaçırmayayım….
10 = Değerli kardeşlerim ! bu eseden istifade edeceğimiz hususlardan bir diğeri de ; Allah’ın yoluna davet eden ıslahcıların, sapmış taifelerin hakka dönmelerinden ümitlerini kesmemeleridir.
Eserde de şahit olunduğu gibi, şiddetli bid’atlerine rağmen haricilerden ümit kesilmemiş ve hakka davet edilmiştir…Onların şiddetlerine bakın ki ; onlardan biri olan Abdurrahman b. Mülcem, Allah’a yaklaşmak amacıyla Ali’yi katlediyor… Buna rağmen kendilerine hak beyan edilince bir çoğu geri döndü… Öyleyse haktan sapanların geriye dönmesinden ümidi kesmemek ve Allah resulü s.av’in şu sözlerini de asla unutmamamız gerekir :
“ … Ebu Said el Hudri r.a dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki : Sakın Allah falana hidayet vermez demeyin. Allah ona hidayet verir de sizi mahçup eder. “
AHMED :
Hulasa değerli kardeşlerim ! Müslüman her konuda uyanık olmalıdır. İslami meseleleri acele etmeden ... aynı konu ile alakalı nasları birbirin-den koparmadan anlamaya çalışması gerekir… Bununla beraber şuurlu, insaflı ve merhametli bir şekilde davranarak insanlara yardımcı olması gerekir.
Hele hele ; intikamcı bir zihniyetle inandığını söyleyenleri, - cahillikleri yüzünden - tekfir etmemelidir….. Defalarca anlatmaya çalıştığımız gibi ; tekfir, insanın ayağının kaymasına ve kafir olmasına sebep olan en etkin bir vesiledir.
Öyleyse sözü daha fazla uzatmaya ve sizleri usandırmaya gerek yoktur…. Son söz olarak bizim her samimi Müslümana tavsiyemiz odur ki, kendisini temel konularda sağlamlaştırsın … her konuda şer’i delilleri araştırsın … onları doğru bir metodla anlasın … onları inandığı ve davet ettiği fikirlerden bağımsız olarak incelesin … asıl mıdır yoksa bir tesirden veya rağbetten ötürü mü kabul ediyor, buna dikkatlice baksın ….
Rabbimden niyazım ; bizlere şuurlu ve basiretli bir şekilde dinimizi yaşamayı nasip etsin… ve yine bizlere, hakkı hak bilip ona ittibayı ve batılı da batıl bilip ondan uzak durmayı nasip etsin.
Vel hamdu lillahi rabbil alemin
TACUDDİN EL - BAYBURDİ
