GURABA İSLAM الإسلام الغرباء
TEVHİD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Mutezile'nin isim ve sıfat hakkındaki neyf naslarına karşı tutumu..

10:59
بسم الله الرحمن الرحيم



El-hamdulillâh es-Salâtu ve’s-Selâmu Alâ Rasûlillâh. Emmâ ba’du:



Malum olduğu üzere ehl-i sünnetin indinde Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarının tespitinde kullanılacak deliller, Allah’ın kitabı ve Rasûlünün sünnetidir.

Mutezile’ye gelince ise; ehl-i sünnetin onlar hakkında “Mutezile, Allah azze ve celle hakkında nefyettiklerini, tafsîlî delillerle nefyetmemektedirler.” dediğini görürüz.

Bu meseleyi daha iyi kavrayabilmek için her şeyden önce bazı ön bilgilere sahip olmamız gerekmektedir:

Şöyle ki;

Allah hakkında herhangi bir ismi veya herhangi bir sıfatı ispat etmede elimizde sadece iki şey vardır: Bunlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün Sünnetidir.


Ehl-i Sünnet, Allah’ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine bakar, orada Allah’ın kendisine veya Rasûlünün vahiy yoluyla Rabbine ispat ettiklerini ispat ve nefyettiklerini de nefyederler. Bununla birlikte ispat hakkındaki nasların nefy hakkındaki naslardan daha tafsîlî olduğunu söylerler.




Ancak burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta var:

Ehl-i sünnet isim veya sıfatlardan ispat ettikleri hakkında tafsilî (tek tek) delil getirir. Aynı şekilde nefyederken de tek tek delil getirir. Nefiy hakkında getirdikleri bu deliller, ya direkt olarak tayin edip de nefyeder; Mesela “و لا يظلم ربك أحدا / Ve Rabbin hiç kimseye zulmetmez” ayetiyle kendisinden “zulm”ü nefyetmesi gibi… Ya da gerektirerek/zorunlu kılarak nefyeder; mesela “وإنك أنت العليم الحكيم / Ve şüphesiz ki Sen Alîm’sin, Hakîm’sin.” ayetiyle de “ilm” sıfatını ispat eder ki bu da “cehalet”in nefyini gerektirir/zorunlu kılar.

Ehl-i sünnetin izlediği metot genel hatlarıyla (özlü olarak) bu şekildedir.

Bu konuyu Mutezile açısından değerlendirdiğimizde;

Mutezile’yi “ispat” açısından ele aldığımızda; zaten onlar sıfatları genel olarak ispat etmezler.

Ancak “nefy” açısından ele aldığımızda; ehl-i sünnet âlimlerinin Mutezile’nin açık (tafsîlî) naslarla nefyetmediğini söylediklerini görürüz.

Şayet bir kimse, ehl-i sünnetin bu sözüne karşı derse ki: Bilakis Mutezile herhangi bir sıfatı “nefy”ederken tafsîlî naslarla/delillerle nefyetmiştir. Yani “nefiylerini” naslar/deliller üzerine bina etmiştir. Mesela Allah azze ve celle’nin ahirette görüleceğini inkâr ederken;

“لا تدركه الأبصار / Gözler onu idrak edemez.” veya “فلا جاء موسى لميقاتنا كلمه ربه، قال رب أرني أنظر إليك قال لن ترني / Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip de Rabbi onunla konuşunca ‘Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!’ dedi. (Rabbi): ‘Sen beni göremezsin.’” ayetlerini delil olarak getirmiş ve böylece nefyederlerken tafsîlî delillerle nefyetmişlerdir.

Deriz ki: “Ehl-i sünnetin Mutezile’ye karşı ortaya koymuş olduğu bu kâide, aynen vechi üzeredir. O da şudur: “Mutezile, sıfatları nefyetme hususunda tafsîlî naslarla istidlâl etmemektedir.”

Ancak zikredilen bu iki delile gelince:

Mutezile şuna itikad eder ki/şunu ikrâr eder ki; Allah azze ve celle’nin görülmesi/Allah azze ve celle’yi görmek imkânsızdır.

Cedel babından, “Gözler O’nu idrak edemez.” ayetinin dünya ve ahirette Allah’ın görülemeyeceğine delalet ettiğini kabul etsek bile –ki asla buna delâlet etmemektedir- ; “Mutezile’nin mezhebi bu mudur?” Cevap ise bellidir: Elbette ki “Hayır.”

Çünkü Mutezile mezhebinin iddiası bundan daha ileri derece anlamlar içermektedir.

Bu sözümüzün anlamı şudur: Bu ayeti, ıtlağı üzere ele aldığımızda, görülmesinin nefyine delalet etmektedir. Burada, görmenin nefyinden başka bir şey yoktur. Yani sadece görmenin nefyi vardır, deriz.

Ancak Mutezile, “görülmez” deyip de nefy mi ediyor sadece? Yoksa aynı zamanda “görmenin imkansız olduğuna” mı inanıyor?!

Maruftur ki, nefyolunan bir şey, gayb olarak kalır. Yani, acaba bu nefyolunma, imkânsızlığı nedeniyle midir? Yoksa Allah’ın onu istememesi veya onu ortadan kaldıracak sebebin yokluğu nedeniyle midir?

Buraya çok dikkat edin!

Tabiri şu şekilde açacak olursak “Nefyetmek, o şeyin imkânsızlığına delalet eder mi? İmkânsızlığını gerektirir mi?

Cevap: İmkânsız kılmaz, imkânsızlığını gerektirmez.

Şayet Mutezile, delil olarak getirmiş olduğu bu ayetlerin durduğu yerde durmuş olsaydı, şöyle demesi gerekirdi: “Allah azze ve celle görülmez. Ancak görülmesi mümkün müdür, yoksa imkânsız mıdır Allah bilir. Yani; Allah azze ve celle mümkün olmasıyla birlikte mi görülmez, yoksa imkânsız olmasıyla birlikte mi görülmez Allah bilir” deselerdi, biz de derdik ki: “Evet, Mutezile nefyederken delillerle, mufassal delillerle nefyetmiş, ancak isabet edememişlerdir.

Şayet “Mümkün mü, yoksa imkânsız mı Allah bilir!” deselerdi. Derdik ki: Bunlar Haricîlerin düştüğü durum gibi gerçekten de delil getirmişler, ama bu delilleri anlayamamışlardır.

Ancak Mutezile böyle değil. Bu şekilde söylemiyor. Bilakis Mutezile, kitaplarında, görülmenin mümkün olduğuna itikad edenleri tekfir ediyor.

Çünkü onlara göre mücerred olarak Allah azze ve celle’nin görülmesinin mümkün olduğunu kabul etmek, Allah’ın cihette olmasını gerektirir. Cihette olması da cisim olmasını gerektirir. Bu da onların indinde açık bir küfürdür.

Bu yüzden kardeşler!

Meselenin tahkikine indiğimizde bunların akidelerini bina ettikleri nefiyde de tafsilî naslarla nefyetmediklerini görüyoruz.

Görüyor musunuz ehl-i sünnet âlimlerini, nasıl da muhaliflerin mezheblerini tahkik ediyor!

Bizi ehl-i sünnetten kılan Allah’a hamd olsun.

Vallâhu a’lemu ve sallallâhu alâ nebiyyinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihi ecmaîn.



Hazırlayan: Ebu Zerka
Read On 2 yorum

Tevhid ve Şirk - 3

12:53
Allâhu Teâlâ’ya hamd eder, O’ndan yardım bekleriz, O bize yeter.


Allâh’ın seçkin kulları üzerine de salatu selam olsun. Bilinmelidir ki, Allâh Subhanehu ve Teala, bu mahlukatı kendisine hiç bir şeyi ortak koşmadan sadece kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır.

“Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56)

Ibadetin aslı tevhiddir, çünkü Allâhu Teâlâ’nın buyurduğu gibi peygamberler ile milletleri arasındaki husumet ve kavga bu yüzden kaynaklanmaktadır.

“And olsun ki biz, -Allâh’a kulluk edin taguttan sakının- diye her ümmete peygamber gönderdik.” (Nahl 36) Tagut, Allah ve Rasulunun hükümlerine mukabil olmak uzere, Allah ve Rasulunun yerine hüküm koyan herşeydir. Bu insanın kendi nefsi olabileceği gibi, şeytan, put ve İslam şeriatı dışındaki her türlü nizam ve ideoloji de ( komünizm, kapitalizm, laiklik, demokrasi, sosyalizm vb...) olabilir.

Tevhid şu üç kısmın birden gerçekleşmesiyle vuku bulur:
Rububiyyet Tevhidi.
Uluhiyyet Tevhidi.
İsim ve sıfat Tevhidi.

Rububiyyet Tevhidi:

Allâh Teâlâ’yı her şeyin rabbi, razıkı ve halıkı kabul etmek, bu ve benzer Allâhu Teâlâ’ya mahsus olan hususiyetleri Allâh Teala’dan başkasına atfetmemektir. Kur’an’ı Kerim’in beyanına göre Peygamber (sallalâhu aleyhi ve sellem) zamanıdaki müşiklerin bu inaçları vardı. Bu inançları onları müslüman saymadı ve peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onların kanlarını ve mallarını mübah görmüş, onlara savaş ilan etmiştir.

“Onlara (müşriklere) sizi gökten ve yerden rızıklandıran, işitme ve görmenize malik (sahip) olan, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkartan, tüm işleri tedbir eden (yöneten ve düzenleyen) kimdir de? Diyecekler ki; Allâh. Öyle ise düşünmez misiniz de? Yedi kat göğün ve yüce arşın sahibi kimdir de? Diyecekler ki Allâh, öyle ise düşünmez misiniz de? Eğer biliyorsanız her şeyin melekutu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi gözetip kollayan, kendisi korunmayan (hiç bir şeye muhtaç olmayan) kimdir de? Allâh’dır diyecekler, öyle ise nasıl olup da büyülenirsiniz de?” (Mu’minun 84-89) Bu ve buna benzer ayetler Kur’an’da sayılamayacak kadar çoktur.

Uluhiyyet Tevhidi:

Ibadet çeşitlerinin tümünü sadece Allâhu Teala için yapmak, Ondan baskasına yönelmemektir.

İşte evvelinden ahirine bütün peygamberler, bu tevhidi insanlara bildirmek ve bu tevhidde bulunan hataları gidermek için gönderilmiştir. Peygamberlerle milletleri arasında çıkan çatışmalar bu tevhid yüzünden olmuştur. Kur’anda anlatılan tüm peygamberlerin daveti bu tevhidi kabul ettirmek için olmuştur ve bunu kabul etmeyen kavimler tarafından baskı ve işkencelere tabi tutulmuşlardır. Bu tevhid ise Allah'tan başka ilah olmadığı gerçeğidir. İlah, sadece yaratıcı değil, en kısa tanımıyla yaratan ve yarattıkları üzerine hüküm koyan demektir. yoksa belirttigimiz üzere Mekke müşrikleri de Allah'ın yaratıcı olduğuna inanıyorlardı, fakat Allah'ın hakimiyetini kabul etmiyor ve Onun hükümlerini hayatlarına esas almayarakdan Allah'a şirk koşuyorlardı... Kuran bunu bize şu ayetleri ile haber veriyor :

"Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?” (Ankebut 61)

“Andolsun ki onlara: "Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. De ki: (Öyleyse) hamd de Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.” (Ankebut 63)

Bundan dolayı günümüzde Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koyan insanlar, bunu açıkca ifade etmeseler de İslam'a göre ilahlık iddiasında bulunmaktadırlar. Müslüman olmanın ilk şartı da Allah'a rağmen hüküm koyan bu kimseleri, koymuş oldukları hükümleri ve nizamlarını red edip sadece Allah'ı ilah kabul etmektir.
Nitekim Araf suresi 54.ayetinde Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur : (ela lehül halku ve'l-emr : yaratmak da, emretmek de Allah'a mahsustur.) Yusuf suresinin 40. ayetinde de ( inil hukmu illa lillah= hüküm ancak Allah'a aittir) buyrulmaktadır. Nitekim Kuran meali dikkatle okunacak olursa Rabbulalemin kendisinden başka ilah ve Rabb'in olmadıgını vurguladıgı birçok ayeti kerimesinde özellikle hüküm noktasına dikkat çekmiş ve kendisinin yaratıcı oldugu gibi, insanların hayatlarına ilişkin hüküm, kanun, nizam, yasa ve değerleri belirleme hakkının da ancak kendisinde bulundugunu, ve hakimiyetinde kimseyi kendisine ortak kabul etmedigini defalarca vurgulamıştır. Bu yüzden Allah'ın hükümlerine rağmen hüküm koyan insanlara ve hükümlerine isteyerek itaat etmek, Allah'a şirk koşmak manasına gelir.

Tevhidu’l-Esma ve’s-Sıfat:

Türkçesi isim ve sıfat tevhidi olan bu kısım, Allâhu Teâlâ’ya ait olan güzel isimlerin ve yüce sıfatların Kur’an ve Sünnet’de sabit olduğu gibi Teşbihsiz, Te’vilsiz, Ta’tilsiz, Tekyifsiz inanmak ve Kur’an ve Sünnet’de sabit olmamış hiç bir ismi ve sıfatı Allâh Teâlâ’ya nisbet etmemektir, çünkü Allâh Teâlâ’ya ait güzel isim ve sıfatları gayba taalluk ettiği için bu konuda hiç bir şekilde içtihada mecal yoktur. Kişinin mertebesi ne olursa olsun, ancak vahye muhatab olan Rasulu Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem den sabit olanlar bunun dişinda kalır ki; Onun sözü diğer insanların sözü gibi değildir. O ancak Allah'tan aldığı vahiydir( necm 3-4)...

Allah bizleri tevhidi idrak edip onu yaşayan ve şirke karşı olan mücadelelerinde sebatkar olan muttaki kullarından kılsın

Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş - Daru's-Sunne
Read On 0 yorum

Tevhid ve Şirk - 2

12:52
Geçmiş ve Günümüz İnsanlarında Şirkin Yeri -2


1. İnsanlara İslami davetin yapılmaması

Insan fıtratının en belirgin özelliği, boşluk kabul etmemesi veya boşluga tahammül etmemesidir. Insan kendisine bir muhatap arar ve bununla o boşlugu doldurmak ister. Insanların fıtratında bulunan bu boşluklar, “doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin“ mutlaka bir şeylerle doldurulmasına rağmen, insanla bütünleşecek bu değerler ancak ve ancak İslam’ın değerleridir. Işte bu değerlerle insan âhenkli bir bütünlüğe girmekte ve yükselmektedir. Bu mânada davetin insanlara ulaştırılması kaçınılmazdır. Aksi takdirde insan, şirkî daveti metod olarak almakta ve böylelikle fıtri boşluklar batıl davetlerle doldurulmaktadır.

2. Dünyevi endişeler ve nefsi marazlar

Bu davetle karşılaşan her insan için bu davete icabet eder diyemeyiz. Çünkü yine biliyoruz ki, davetle karşılaşmalarına rağmen bu daveti kabul etmeyen bir çok insan bulunmaktadır. Bu insanların daveti reddedip, şirke yönelmelerinin en önemli nedeni dünyevi endişeler ve nefsi marazlardır. Ekabir takım için faturası kabarık kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk kitlelerinde bir lokma ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere indigini görürüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin yanı sıra, devletten ve devlet adamlarından korkmak, birçok zavallı insanın şirke yönelmesi için yeterli birer sebep olabilmektedir.

3. Yarını uzak görme

Yarını uzak görme düşüncesi, insanlarda genel bir hastalık durumuna gelmiştir. Halbuki gerçek böyle midir? Yarınlar, gerçekten uzak mıdır?. Oysa uzak olan, yarın degil dündür. Yirmi yıl sonramız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır, uzaklaşmıştır bizden. Yirmi yıl yol gitsek bile, yirmi saniye öncemize gitmemiz mümkün değildir. Fakat yarınlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Mesela; ihtiyacı olan birisine “Bugün sana on bin mark vereyim, bir hafta sonra üç tırnağını sökeyim deseniz, ihtiyacı olmasına rağmen teklifinize yanaşmaz. Çünkü zamanın durmadığını ve o günün geleceğini iyi bilir. Peki, bu bir haftalık süre geçecek ise, bir ömür geçmeyecek mi?. Yaşasak ta ölsekte, tıkır tıkır işleyen zaman, hesap gününe doğru yol almıyor mu?. Bazılarının kuşkuyla baktıkları, uzak gördükleri yarınlar, Allah’a andolsun ki gelecektir...

4. Batıl umutlar

Insanları doğru veya yanlış birçok şeye sevk eden önemli bir etkendir umut. İnsanlar geçmiş tarihimizde cenneti umut ederek çok şeyler yapmışlardır. Cennet umudu ortak bir arzu olmasına rağmen, bu umut için yapılmak istenenler oldukça farklıdır. Müminler bunu Allah’ın rızasına götürecek Kur’an ve Sünnette ararlarken, bazıları firavunların izinde, bel’amların dininde, sapıklarin tekkesinde aramaktadırlar!.. İşte günümüzde insanlar! Cennet umuduyla cehenneme yönelmiş, yaygın ve bulaşıcı bir hastalığa düşmüşlerdir.

5. Duyu organlarının ilahlaştırılması

Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c) insanlara yaratılışında bazı duyu organları vermesine rağmen, bu duyu organları her şeyi anlayabilecek keyfiyette değildir. Bir takım insanlar için varlık âlemi, duyu organlarıyla müşahede edebildikleri şeylerdir. “Ancak benim gördüğüm veya benim işittiğim vardır“ demek, aynı zamanda “Ben her şeyi görürüm, işitirim“ demektir. Halbuki bizler biliyoruz ki, bu mutlak sıfat, Rabbimize ait bir sıfattır. Yine birtakım insanlar göremedikleri ilahı, görülebilir hâle getirmekten yanadırlar. Ibadet için yöneldikleri merciyi somut hale getirmek isterler. Ancak duyularla direkt hissedilebilen ilahları kabul ederler. Bu ister taştan, ister tahtadan olsun fark etmez. Esas olan taptıkları şeyin meçhullükten çıkıp, müşahhas hale gelmesidir. Sonuç olarak “görmediğime ibadet etmem“ diyen ateist ile “ancak gördüğüme ibadet ederim“ diyen müşrik arasında bir fark yoktur. Her ikisi de görülebilen bir ilah istemektedirler. Ikisinin de çıkış ve batış noktası duyu organlarıdır.

6. Çoğunluğun etkisi

Bir çok insan kimlik ve kişiliğini, içinde bulunduğu toplumdan almaktadır. Böylesi durumlarda söz konusu topluluk, doğru yolda ise herhangi bir problem yoktur. Ancak bu toplum cahili veya batıl nitelikli ise, insan ve toplum arasındaki olumlu olan etkileşim, gayet olumsuz bir yöne kaymaktadır. Böylesi bir toplumun insan üzerindeki baskısı, bu insanı dogrudan, iyiden uzaklastırıcı bir faktör olmaktadır. İşte böylesi toplumlarda, toplumun yanlışlığına rağmen doğruyu görmek, kötülüğüne rağmen iyiyi tercih etmek her kişinin işi değil, er kişinin işidir. Çünkü, böyle bir tercih de, binlerce ağızdan çıkan “bu doğrudur“ sözüne, tek bir ağız ile “hayır, bu yanlıştır“ demek vardır. Dolayısıyla kendi kişiliğini içinde bulunduğu toplumda bulan kimseler için, böyle bir tercih mümkün değildir. Nitekim cahili toplumlarda yaşayan böylesi kimselerden, şu ifadeleri sık sık duymamız mümkündür... “Bunca insan yanlışta da sen mi doğrusun?.. sen mi biliyorsun?..” “Bunca insan aldatıldığının farkında değil de sen mi farkındasın?..” Demek ki, böyle kimselere göre “iyi veya doğru” çoğunluğun kabul ettiğidir. Oysa tarihe baktığımız zaman bu mantığın birçok hadisede battığını görürüz. Durum böyle olunca toplumu veya çoğunluğu esas alarak hangi şeye mutlak doğrudur diyebiliriz?! Aynı zamanda bu görüş İslamın temel prensipleriyle çatışmaktadır. Bu izahlardan sonra geçmiş tarihlerde ve çağımızda vuku bulan şirk hadiselerine değinmek istiyoruz.
Allah’ı inkâr eden ateistler ile Allah’ın varlığına inanmalarına rağmen Allah’a eş koşan müşrikler arasında herhangi bir fark yoktur. Her iki şekilde de bunların cehennem ehli olduğunu Kuran’ı Kerim bize bildirmektedir. Şöyle ki:
“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa 116)
“(Rasûlüm!) Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki: Andolsun (bilfarz) Allah'a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun!” (Zümer 65)
“İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.” (En’am 88)
Meseleyi Kur’an’ı Kerimdeki geçmiş tarihle ilgili verilere ve günümüzdeki görüntülere göre değerlendirecek olursak, ne yazık ki geçmiş ve günümüz ayrımına gitmemiz mümkün değildir. Çünkü şirk vakıası ve mantığı, hem geçmişte hem de günümüzde aynıdır. Geçmişte ve günümüzdeki müşriklerin nelere taptıklarına kısaca bir göz atarsak, arada bir farkın olmadığına bizzat şahit olmuş oluruz.

Tabiata tapanlar

Geçmiş dünya tarihinde insanların, güneşe, aya ve yıldızlara taptığını görürüz. Güneşde, ayda veya yıldızlarda büyük güçler olduğunu kabul etmişler ve karşılaştıkları olayların bu güçlerin etkisiyle meydana geldiğine inanmışlardır. Tabi ki, bu batıl inanış beraberinde bunlara karşı kulluğu ve putperestliği getirmiştir. Mahdut (sınırlı) akılları ile yaratıcının iradesini, yaratılmış olan tabiata nispet edenler, tabiatı Allah’a eş koşan tabiatperestlerdir. Bilimsellik adına ileri sürülen bu gibi safsataların yanı sıra; yıldızların insanların kaderi üzerinde müessir olduğuna, yıldıznameye ve yıldız falına inanan kimselerde, aynı sapık fırkanın sapık müntesipleridir.

Cinlere tapanlar

Kur’an’ı Kerimin cinlerle ilgili beyanına göre cinler, ateşten yaratılmış olup; aralarında hem iyilerin hem de kötülerin bulunduğu mahlûklardır. Cinler hakkında bunları bilmemize rağmen, biz insanlara göre varlıkları mâlum, mahiyetleri ise meçhul mahlûklardır. Bakın Kur’an’ı Kerim bunu nasıl anlatıyor:
“Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O, onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve yücedir..” (En’am 100)
Cinlerin Allah’a eş koşulması demek, Allah’ın yüce sıfatlarının cinlere nispet edilmesi, Allah’tan istenmesi gereken şeylerin cinlerden istenmesi demektir. Tabii ki bu durum geçmişe özgü bir şey değil, günümüzde de durum aynıdır. Bakın bugün camilerde üç beş insan varken, cinci hocaların kapıları, sıra kapmak isteyen insanlarla doludur. Insanların Allah’ın huzuruna değil de, cinci hocaların huzuruna götüren etken şüphesiz şirk etkenidir. Kendilerine entel veya elit tabaka denilen kimseler ise aynı yönelişin modern boyutu olan medyumları tercih etmektedirler. Cinlerin gaybı bilmediklerini Kur’an’ı Kerim bildirmektedir.
“Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe 14)

İnsanlara tapanlar

Insanların, kendileri gibi birer mahlûk olan insanlara tapmaları tuhaf olduğu gibi aynı zamanda en yaygın bir şirk türüdür. Tarihin her sürecinde kendisini ilahlaştırmaya çalışan firavunlar ve bu firavunlara kulluk yapan köleler olagelmiştir. Bir kısım insanlar bu firavunlara sevgilerinden dolayı kulluk yaparlarken bir kısmı da korktuklarından dolayı kulluk yapmaktadırlar. Makamın veya paranın yaptırım gücü, makama veya paraya değer verenler üzerinde müessirdir. Oysa bir şeye değer vermek demek, onu meşru görmek demektir. Dolayısıyla makama veya paraya değer vererek, bunları ortadan kaldırmak mümkün değildir.

Ölmüşlere tapanlar

Yaşadığımız dünyada ölülere karşı iki ayrı yaklaşım vardır. Bunlardan birisi; yalan ve iftiralarla mevtayı kötülemek, diğeri ise; mevtada olmayan vasıflarla onu yüceltmektir. Ölülere tapma hadisesi, ölmüş olan salih veya azgın kimselerin, onlarda olmayan vasıflarla yüceltilmesi üzerine gerçekleşmektedir. Bu tip insanlar ölünün görüş ve ilkelerine itaat ederek, sevgi ve rizasını göstererek şirke girmektedirler. Evet... Geçmişteki ve günümüzdeki müşriklerin yöneldikleri bu insanlar ölüdürler. Istanbul’- daki Eyyüb Sultana uzanan eller, Izmir’deki susuz dede- ye dökülen sular, laik perestlerin akıttığı göz yaşları bunun göstergesi değil midir?! Yaşanılan bu zillet öyle boyutlara ulaşmıştır ki, dünya işleri falanca ölüye bırakılırken, âhiret işleri falanca ölülere bırakılmaktadır. Daha açık bir ifadeyle dirilerin idaresi, ölülere tevdi edilmiştir. Tabii bunlara “diri“ denilebilirse.!....

Putlara (Sembollere) tapanlar

Geçmiş tarihimizde insanların taştan, ağaçtan yonttukları putlara taptıkları, bir çok insanlar tarafından bilinmektedir. Günümüz insanları bunun geçmişe ait bir şey olduğunu, günümüzde böyle bir şeyin olmadığını söyleyeceklerdir. Fakat durum hiçte öyle değildir. Hatta putperestlik, günümüzde altın çağını yaşamaktadır. Kalpler, sokaklar, ve meydanlar bu putlarla öylesine doldurulmuştur ki, insanlar putperestlerin hışmına uğramamak için hangi yöne tüküreceklerini şaşırmaktadırlar!.. O kadar ki, her hangi bir adresin tarifi bile bu putlara göre yapılmaktadır.

Sebeplere tapanlar

Insanların sıkıntıya düşmeleri, bir takım şeylere şiddetle muhtaç olmaları, insanların sık sık karşılaştıkları bir durumdur. İşte böylesi durumlarda sıkıntıyı giderecek sebeplere kulluk adabıyla yönelmek, yüceltmek, bütün bu sebepleri yaratan Allah’a bu sebeplerle eş koşmaktır. Sıkıntıya düşen insanların duası Allah’a, sıkıntı kalktıktan sonra hamd ve şükürleri ise sıkıntılarının kalkmasına vesile olan sebebedir. Halbuki o sebep ile sıkıntıyı kaldıran Allah (c.c)’dır. Sebebi yaratan da, o sebeple yardım eden de Allah’tır. Bu insanlar Allah’ın yardımına vesile olan herhangi bir sebebi ilâhlaştırmaya çalışarak, kurtuluşlarına vesile olan sebebi, helaklarına vesile olacak bir sebep durumuna getirmektedirler. Netice olarak, sebepleri sınır tanımadan yüceltmek, sebeplere tapınmanın en açık yolu olmaktadır. Bugünkü ümmet ne aslına dönebiliyor ne de özendikleri gibi olabiliyor. Bütün bu felaketlerin kökeninde, hayata bakış açılarını, şirk düzeni içerisinde şirk cetveliyle çizmeleridir. Bunun için bir türlü kendilerine gelemiyorlar. Eğer bu ümmet tekrar aslına dönmek istiyorsa, her türlü şirkten uzak olarak ilâhi değerlerle hayatlarını yönlendirmeleri gerekmektedir. Topluma hakim olan bu köhneleşmiş fikirlerden, toplumu yine İslam’in berrak fikirleri ile süsleyerek, şirkten uzak bir hayat yaşayabiliriz. Çünkü insanlar ne zaman Allah’ın hükümlerinden uzaklasmış iseler, işte o zaman şirke ve bataklığa düşmüşlerdir.

Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş - Daru's-Sunne
Read On 0 yorum

Tevhid ve Şirk - 1

12:51
GEÇMİŞ VE GÜNÜMÜZ İNSANLARINDA ŞİRKIN YERİ


Hamd, sena ve övgülerin en güzeli Allah (c.c.)’a mahsustur. Salat ve selam da Muhammed Mustafa’ya, âline, ashabına ve onun yolunu takip eden Müslümanlar üzerine olsun.
Allah Subhanehu ve Teala, Kuran-ı Mübin'de Nisa 48, Nisa 116, Maide 72 .... ve bircok ayetinde kendisine şirk koşulmasını asla affetmeyeceğini, ve şirk üzerine ölen bir insanın ebedi cehenneme gireceğini haber veriyor. Bu yüzden biz müslümanların bu konuya gereken hassasiyeti göstermemiz, tevhidi ve şirki iyi idrak edip, tevhid üzerine bir hayat yaşamamız gerekmektedir...

Konumuza şirkin tanımını yaparak başlamak istiyoruz.

Şirk kelimesi Arapça da “Ortak olmak” manasına gelen “Şe-Ri-Ke” fiil kökünden bir mastardır.Tevhidin zıttı olan “Şirk” kelimesi; ortak koşma, ortak tanıma anlamına gelir. Istılahi anlamı ise; âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c) zatında, sıfatlarında ve hükümlerinde eş koşmak veya Allah’a ortak isnat etmektir. Buradan da anlaşılacağı üzere tevhid de Allah'ı sadece bir yaratıcı olarak birlemek değil, aynı zamanda O'nu sıfatlarında ve hükümlerinde de birlemek manasındadır... Allah’a eş veya ortak koşmayla ilgili bütün fiillere “şirk” denildiği gibi, bu fiillerin faillerine “müşrik” denilir.

“Şirk” kavramı, Allah’a eş koşmak veya Allah’a ortak isnat etmek manasına gelmesine rağmen, günümüzdeki toplumun anlayışına göre genel olarak, Allah’ı inkâr manasına gelmektedir.

Oysa İslamla mükellef olan bir insan yaratılışla ilgili bazı olaylara, görerek ve tefekkür ederek; “Allah vardır” dese, sadece bu ikrar ve inanç o insanı Müslüman yapmaz. Bilindiği gibi müşrikler de yaratıcı olarak Allah’ın varlığına inanmaktadırlar. Nitekim müşriklerle ilgili Kur’an’ı Kerimde şöyle buyrulmaktadır:

“Andolsun ki onlara: "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?” (Ankebut 61)

“Andolsun ki onlara: "Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?" diye sorsan, mutlaka, "Allah" derler. De ki: (Öyleyse) hamd de Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.” (Ankebut 63)

Kuran’ı Kerim de zikredilen bu gibi ayetler meseleye açıklık getirmektedir. Müşrik, Allah’a inanmasına rağmen Allah’a eş koşan insandır. Allah’a eş koşan insanın, Allah’ın varlığına olan imanı ister taklidi iman, ister tahkiki iman olsun bu insan “müşriktir” ve İslam dairesinde değildir.

Şirk meselesine bu kısa girişten sonra insanları müşrik durumuna getiren şirk olgusunu, “itikadi” ve “ameli” şirk olmak üzere iki genel başlıkta değerlendirebiliriz.

İTİKADİ ŞİRK

İtikat demek, bir dinin temel inanç değerlerine kalbî bağlılık ve inanmak demektir. Islam dinindeki iman esasları “amentü” de belirtildiği üzere altı olarak sınırlandırılmasına rağmen Müslümanlar, Allah’a, Peygambere ve bir bütün olarak Kuran’ı Kerime inanmakla yükümlüdürler. Kuran’ı Kerimde bildirilen bütün gerçekler, Kuran’ı Kerimde beyan edilen bütün esaslar, Müslümanlar için birer iman esasıdır. Bu iman esaslarını bölmek, bir kısmını esas, bir kısmını detay kabul etmek, Müslümanlar için mümkün degildir.

İtikadi şirk içerisinde bulunan kimseler, genellikle Müslüman olduklarını zanneden veya Müslüman olduklarını ileri süren kimselerdir. Bunlarda meydana gelen itikadi şirkten, bir çok örnekler verebilmemiz mümkündür. Mesela;

1- Herhangi bir insan, Hâlık, yani yegâne yaratıcı olan Allah’a inandığını söylediği halde kâinatın, dünyanın ve dünyanın içindekilerinin yaratılışını, Allah’la beraber başka şeylere de nispet ediyorsa.

2- Rezzak, yani yegâne rızık verici olan Allah’a inandığını söyleyip, rızık verici olarak Allah’la beraber başka şeyleri de ön plana çıkarıyorsa.

3-“Hâdi”, yani yegâne hidayet edici olan Allah’a iman ettiğini söyleyip; hidayet edici olarak başka şeyleri de görüyor ise.

4-Yegâne ve mutlak Hakim olan Allah’a iman ettiğini söyleyip; hakimiyeti Allah’tan başka kimselere veya mercilere nispet ediyorsa, böylesi inanışlarda bulunan insanlar itikadi şirk içerisindedir.

Kısaca örneklendirdiğimiz bu itikadi şirkler Müslümanlarda olmamakla beraber Müslümanların bu gibi konularda yeterince bilinçli oldukları söylenemez. Mesela; bazı alimler İslami mücadeleleriyle ilgili olarak “Bizim mücadelemiz Allah’ın hakimiyetini tesis etmek içindir” diyebiliyorlar!.. Böylesi bir söz, öncelikle Allah’ın sıfatların bilmekle yükümlü olan alimlere yakışmayacak bir sözdür. Oysa şu çok iyi bilinen bir husustur ki oda Allah (c.c)nun bütün âlemler üzerinde mutlak hakimiyete sahip olduğudur. Bu her hususta geçerlidir. Bunu şu örnekle de vuzuha kavuşturabiliriz. Firavun ve Nemrut, yönettikleri ülkede hakimiyetin gerçek sahibi olsalardı, hiç şüphesiz ki Firavun Hz.Musa’yı, Nemrut ise Hz. Ibrahim’i gayet kolay öldürebilirlerdi. Oysa yalancı hakimiyetin sözcüsü olan bu kişiler, Allah’ın elçileri hakkında “Ölüm hükmünü“ vermelerine rağmen, ilahi hakimiyetin takdirine boyun eğmek zorunda kalmışlar ve öncelikle kendileri ölmüşlerdir. Çünkü Allah (c.c) kendi hakimiyetini reddeden firavunlar üzerinde de mutlak hakimdir. Bizler bazı zamanları “Hakimiyet Allah’ındır” diyorsak, bu sözümüz; gerçekleştirmeyi istedigimiz bir temenni değil, insanlara hatırlatmak istediğimiz apaçık bir gerçektir.

AMELİ ŞİRK

Amel; fiil, eylem, hareket, davranış manasına gelir. İnsanın yaşantısında meydana gelen fiil, eylem ve davranışlarında kaynaklanan şirklere, kısaca “ameli şirk” diyoruz. Ameli şirk, bizzat fiil ve eylemlerden zuhur eden şirktir. Mesela; gaybı bildikleri inancıyla kâhinlere gitmek, değişik maksatlar için büyü veya sihir yaptırmak, göz boncuğu veya katır boncuğu takarak, bunlardan fayda ummak, ölülerden veya birer mahluk olan yaratılmışlardan gaybi yardım istemek, Allah’tan baskasına kurban kesmek, insanların nasıl ve ne şekilde yaşayacakları ile ilgili olan Allah’ın hükümlerine rağmen kendi istekleri doğrultusunda hükümler koymak gibi. Bütün bunlar ameli şirktir.

Ameli şirkin kaynağında itikadi şirk olduğu gibi, bazı hallerde itikadi cahillik de olabilir. Gerçi itikadi cahillikte de şirk inanışlar vardır. Mesela; İslam’ın sadece bir takım ibadetlerden oluşan bir din değil, başlı başına bir hayat nizamı olduğunu anlamalarına, âlemler üzerinde mutlak hakim olan Allah’ın insanların yaşantılarıyla ilgili olarak hükümler vâzettigini bilmelerine rağmen; bu ilahi hükümleri reddeden müstekbirleri meşru görerek destekleyen kişilerin amelinde, itikadi cahillik değil, itikadi şirk vardır. Bu gibi konularda resmi veya gayri resmi propagandalarla aldatılan, hakkı ve gerçeği bilmeyen kimselerin fiillerinde ise itikadi cahillik bulunmaktadır. Nitekim bütün bunları dikkate alan Islam, fiil-fail ayırımını yapmakta, fiil ile fail arasında bilinç bağı varsa, faili fiile göre sıfatlandırmaktadır.

Şirki yönelişlerde bulunan ve şirk fiilini işleyen fail insan olduğu için, insanın araştırılması ve değişik boyutlarıyla ortaya konulması gerekmektedir. Şirkin faili olan insana yeterli açıklık getirilmediği sürece, şirki yönelişlerin nedenleri de açıklık kazanmayacaktır. Dolayısıyla “İnsan nedir? Nelere meyillidir? Zaaf ve yetenekleri nelerdir? gibi sorulara cevap aramak kaçınılmazdır. İnsanları şirke sürükleyen nedenlerin hepsi, insan fitratıyla ilgilidir. İnsanları şirke götüren nedenlere girmeden önce, bu nedenlerin tesirinde kalan insan fıtratına kısa bir açıklık getirmek gerekiyor.

Şirk meselesini incelerken, Allah’a şirk kosan müşrik ile Allah’ı birleyen muvahhid, farklı farklı yaratılışlarda olsalardı, bu durum bizler için çok daha basit ve anlaşılır olabilirdi. Oysa ki her iki yönelişin sahibi de insandır.Var oluşları itibariyle aynı yaratılışa sahip olan insanlar, birbiri ile tamamen zıt iki ayrı fiile, iki ayrı istikamete yönelebilmektedirler. Birbiri ile çelişen bu farklılığı, yaratılıştaki (fitrattaki) farklılıklar olarak algılayamayız. Insanın yaratılışı ile olan gerçeği Kuran’ı Kerim şöyle beyan etmektedir.

“(Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında degişme yoktur. İşte dosdogru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm 30)

Konumuzla ilgili olarak anlamamiz gereken gerçek; Allah (c.c.) sadece Müslümanları değil, bütün insanları din fıtratı üzere yaratmıştır. Bütün insanlarda Islam dininin bütün geregğni yerine getirebilecek imkânlar ve yetenekler bulunmaktadır. Kuran’ı Kerimde zikredilen birçok ilâhi buyruğu dikkate aldığımız zaman, insanda bulunan şu vasıfların zikredildigini görürüz. Degişik konularda inanmak, sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, konuşmak, unutmak, hatırlamak, umutlanmak, özenmek, güvenmek ve istemek gibi. Insan bu vasıflarla ilgili gelen hükümlerle mükelleftir.

Mükellefiyetlerin yerine getirilmesi için gerekli olan fıtri donanım, insanda mevcuttur. Daha açık bir ifadeyle bu farklı fiillere meyilli olarak yaratılmışlardır. Ancak yaratılış itibariyle bütün insanlarda bulunan bu fıtri özellikler, insanların arzularına göre şekillenmekte, tercih ettikleri şeylerle doldurulmaktadır.

Mesela; korkmaya meyilli olarak yaratılan bir insan, fıtratında bulunan korku boşlugunu, Allah korkusuyla veya Allah’tan başka şeylerin korkusuyla doldurabilir. Sevmek ve itaat etmek yönelişleri de aynen bu şekildedir. Fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen değişiklik fıtri temayüllerde degil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri şeylerdir. Insan fıtratıyla ilgili olan bu ilâhi kanunları, zamanımız insanından daha çok iyi bilen şeytan işlerini bu ilâhi kanunların tersine gerçekleşirmektedir. Nitekim, “Allah’ı yaratışında değiştirme yoktur“ gerçeğinin bilincinde olan şeytan, bu nedenle fıtri temayülleri degil, bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiştirmeye çalışmaktadır.

Mesela; fıtraten korkmaya meyilli olarak yaratılan bir insana şeytan yanaşırken, bu vasfı yok etmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri temayülü yok edemeyeceğini, değistiremeyeceğini bilir.

Zaten onun rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyilli olarak yaratılması değil, bu fıtri temayül ile Allah’tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve bunun da ötesinde insanların fıtri temayülünden faydalanabilmesi için, korkmaya meyilli olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve taguti müeyyidelerle korkutması gerekmektedir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil midir?.

Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş - Daru's-Sunne
Read On 0 yorum

Sorulu Cevaplı Allah'a İman..

13:10
A L L A H’A İ M A N B Ö L Ü M Ü



بسم الله الرحمن الرحيم



Soru … 1 : Allah’a iman ne demektir ?



Cevap … 1 : Allah’a iman denilince öncelikle ; O’nun varlığını birliğini kabul edip ve her şeyin Rabb’i, sahibi ve yaratıcısı olduğunu kesin olarak kabul etmek demektir…



Allah’a iman ; onun mükemmel sıfatlarının olduğunu ve bu sıfatlarının bütün noksanlıklardan münezzeh olduğunu kabul etmek demektir.



Allah’a iman ; O’nun her şeye gücü yeten, eşsiz kudret ve kuvvet sahibi bir zat olduğunu kabul etmek demektir.



Allah’a iman ; O’nun bu kainatı yoktan varedenin ve onun bütün işlerini düzene sokanın kendisinin olduğunu kabul etmek demektir.



Allah’a iman ; O’nun yaratmış olduğu her şeyi bir hikmete binaen yaratan olduğuna ve abes hiçbir işle iştiğal etmediğine inanmak demektir.



Allah’a iman ; O’nun her şeyin murakıbı olduğuna – yani her şeyi görüp gözettiğine, hiçbir şeyin kendisinden gizli kalmadığına – Mukaddes zatının uyku, unutma, gaflet ve hastalık gibi noksanlıklardan münezzeh olduğuna inanmak demektir.



Allah’a iman ; O’nun dilediğini seçen, dilediğini yaratan, dilediği gibi hük-meden, dilediğini emreden ve dilediğini de yasaklayan bir zat olduğuna inanmak demektir.



Allah’a iman ; Öldürenin ve diriltenin O olduğuna, alçaltanın ve yükseltenin O olduğuna, aziz kılanın ve zelil kılanın O olduğuna inanmak demektir.



Allah’a iman ; yarattıklarından hiçbir ortağının olmadığına, eşinin ve çocuğunun olmadığına inanmak demektir.



Allah’a iman ; kainatı idare edenin ve içerisindeki bütün canlıların rızıklarını verenin kendisinin olduğuna inanmak demektir.



Allah’a iman ; O’nun eşsiz ve sınırsız ilminin olduğuna ve bu ilminin gereği olarak geçmiş ve geleceği bildiğine inanmak demektir.



Allah’a iman ; meşru kıldığı şekilde sadece kendisine ibadet etmek, kendisine boyun eğmek, kendisine dua etmek, sadece kendisinden istekte bulunmak demektir.



Allah’a iman ; sadece O’ndan korkmak, O’na sığınmak, O’na tevekkül etmek, O’na tövbe ve istiğfarda bulunmak ve O’na yalvarıp yakarmak demektir.

Hulasa Allah’a iman ; tevhidin üç bölümü olan gerek rububiyetle alakalı, gerek isim ve sıfatlarla alakalı ve gerekse uluhiyetle alakalı haber verilen bütün şeyleri tasdik edip onların gereğince amel etmek demektir.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 2 : Allah nerdedir sorusunu sormak veya bunu merak etmek abes bir meşkuliyet midir ?



Cevap … 2 : Hayır … Böyle bir soru abes bir soru değildir, çünkü Allah resulü s.a.v aynı soruyu bir cariyeye sormuş ve onun verdiği cevabı da doğrulamıştır.



{ … Muâviye't Ubnu'l Hakem es Sülemiyy r.a dan….. Ben cariyemi Resulullah s.a.v’e getirdim. Resûlullah s.a.v cariyeye hitaben " ALLAH NEREDEDİR " ? diye soru sordu……….. }


BUHARİ CÜZ : 64 – MÜSLİM : 2.C.537.N – EBU DAVUD : 2.C.930.N – İBNİ HUZEYME TEVHİD : 121 – AHMED : 5 / 447 – BEYHAKİ : 7 / 387 – İBNİ EBİ ASIM ES-SÜNNE : 489.N



Bu hadisi şerif gösteriyor ki böyle bir soru abes bir soru değildir, çünkü Allah resulü s.a.v aynı soruyu cariyeye sormuştur.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 3 : Allah nerededir ? bunu delilleri ile izah eder misiniz ?



Cevap … 3 : Allah’u teala mahlukatından ayrı olarak Arşının üzerin-dedir…. Bunu isbat eden Ayet ve hadisler çoktur.



الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى



“ Rahman - olan Allah - Arş’a istiva etmiştir.”



TAHA : 5 - A’RAF : 54 – SECDE : 4 – RAD : 2 – YUNUS : 3 – FURKAN : 59 – HADİT : 4



{ … Ebu Hureyre r.a dan. şöyle dedi : Nebiyyu s.a.v şöyle dedi : Allah'u Azze ve Celle mahlukâtı yarattıktan sonra, yanında bulunan kitaba şöyle yazdı : rahmetim gadabımı geçmiştir. Bu kitap arşın üstünde Allah’ın yanın-dadır. }

BUHARİ : 6.C.2985.S - 16.C.7425 - 7426.S - AHMED : 2 / 258



{ … Muâviye't - Ubnu'l - Hakem es - Sülemiyy r.a dan, şöyle dedi : Benim, Uhud ve Cevvaniyye taraflarında koyunlarımı güden bir cariyem vardı.Bir gün yanına çıkıb vardım.Birde ne göreyim, güttügü koyunlardan birisini kurt kapmış. Ben de Adem oğullarından biriyim, onların öfkelendiği gibi bende öfkelenib esef ettim. Lakin ben o cariyeye bir şamar vurdum. Akabinde Resulullah s.a.v’e gelip - cariyeye vurduğum tokatı haber verdim – Resulullah s.a.v bu şamarı aleyhime çok büyüttü. Bende, Ya Rasulallah : - yaptığım bu işten dolayı - cariyeyi azad edeyim mi ? dedim. Onu bana getir, buyurdu. Bende cariyemi Resulullah s.a.v’e getirdim. Resûlullah s.a.v cariyeye hitaben " ALLAH NEREDEDİR " ? diye sordu. Câriye : " SEMADADIR " dedi. Tekrar, " BEN KİMİM " ? buyurdu. Câriye : " SEN ALLAH'­IN RESULÜSÜN ", dedi. Bunun üzerine Resûlullah s.a.v bana: Onu azad et, çünkü o bir " MU'MİNE " dir,buyurdu. }


BUHARİ CÜZ : 64 – MÜSLİM : 2.C.537.N – EBU DAVUD : 2.C.930.N – İBNİ HUZEYME TEVHİD : 121 – AHMED : 5 / 447 – BEYHAKİ : 7 / 387 – İBNİ EBİ ASIM ES-SÜNNE : 489.N



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 4 : Allah’ın gökte olduğunu veya Arşının üzerinde olduğunu söylemek, O’na mekan izafe etmek midir ? … Veya da Arşının üzerinde olduğunu söylemek, Allah’ın arşa ihtiyacı vardır anlamına gelir mi ?



Cevap … 4 : Değerli Müslüman ! şunu unutmaki Allah’ın gökte olduğunu veya semada olduğunu söyleyen yine Allah’ın kendisidir. – ki bunu Ayet ve hadisler açık ve net bir şekilde anlatmaktadır - Dolayısıyla basiretli bir müslümana düşen de bu konuya olduğu gibi iman etmesidir.



Bununla beraber ; Allah’ın Arşının üzerinde olduğuna inanmamız, illa da O’nun arşına ihtayacı olduğu anlamına gelmez… Ki, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur… Bize düşen Ayet ve hadislerde anlatılana olduğu gibi iman etmektir.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 5 : Allah bizimle beraber midir ?



Cevap … 5 : Evet … Allah ilmiyle bizimle beraberdir ama zatı, - biraz önceki delillerde de anlatıldığı gibi - yedi kat semaların üzerinde Arşının üstündedir.



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :



…….” وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً



“ ….. Muhakkak ki Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. “

TALAK : 12.AY.



“........وَسِعَ رَبُّنَا كُلَّ شَيْءٍ عِلْماً عَلَى



“ ….. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır ….. “

A’RAF : 89.AY.



…….” رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَّحْمَةً وَعِلْماً”……….



“ …… Rabbimiz , rahmet ve bilgi bakımından her şeyi kapladın ….. “



MÜ’MİN : 7.AY.



“............وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ …….”



“ …… Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır ……. “

A’RAF : 156.AY.



إِنَّمَا إِلَهُكُمُ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْماً



“ Sizin ilahınız,sadece kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır. O, ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. “

TA HA : 98.AY.



{ … Ebu Bekr el-Hallâl'ın şeyhi, Yusuf ibnu Musa’l Kattan şöyle dedi :
Ebu Abdullah'a - yani Ahmed ibnu Hanbele - denildi ki : Ne diyorsun ? Allah'u Azze ve Celle, yarattıklarından ayrı olarak " KUDRETİ VE İLMİ " ile her yerde olduğu halde " YEDİ KAT SEMANIN ÜSTÜNDE ARŞININ ÜZERİNDE MİDİR "



Ahmed ibnu Hanbel'de cevaben şöyle dedi : Evet " ALLAH'U AZZE VE CELLE ARŞININ ÜZERİNDEDİR " hiç bir şey de " O’NUN İLMİNDEN GİZLİ DEĞİLDİR " }



HALLAL ES - SÜNEN : 198


{ … Ebu Talib Ahmed ibnu Humeyd şöyle dedi : Ahmed ibnu Hanbel'e " ALLAH BİZİMLEDİR " deyip şu Ayet'i “ Herhangi bir üç sırdaşın, bir fısıltısı oluyor mu, mutlak Allah dördüncüleridir “ okuyan bir adamdan sordum. Dedi ki : muhakkak o " CEHMİ " olmuştur. Ayet’in evvelini bırakarak sonunu alıyorlar, dedi. Ben de Ayet'i evveliyle beraber okudum. " BİLMİYOR MUSUN ? ALLAH HEM GÖKLERDEKÎNİ HEM YERDEKİNİ HEP BİLİR. HERHANGİ BİR ÜÇ SIRDAŞIN, BİR FISILTISI OLUYORMU,MUTLAK ALLAH DÖRDÜNCÜLERİDİR. BEŞ KİŞİNİN OLUYOR MU, MUTLAK ALLAH ALTINCILARIDIR. BUNLARDAN DAHA AZ, DAHA ÇOK OLUYOR MU, MUHAKKAK ALLAH, HER NEREDE OLSALAR, ONLARLA BERABERDİR SONRA BÜTÜN YAPTIKLARINI, KIYAMET GÜNÜ, KENDİLERİNE HABER VERİR. HABERİNİZ OLSUN Kİ, ALLAH, HER ŞEYİ BİLİR " Mücadele : 7 Ayet'in nihayetinde Ahmed ibnu Hanbel şöyle dedi : İlmi onlarla beraberdir. Ve sonra KAF Suresinin 16. Ayet'i okudu. " NEFSİNİN ONA NE VESVESELER VERDİĞİNİ DE BİLİRİZ. BİZ ONA ŞAH DAMARINDAN DAHA YAKINIZ " Ve sonra " İLMİ ONLARLA BERABERDİR " dedi. }

HALLAL ES - SÜNEN : 199


{ … Mervezi r.h şöyle haber verdi : Ebu Abdullah'a - ya'ni Ahmed ibnu Hanbel'e – dedim ki : Bir insan ki, ben Allah'ın Kur'an da dediği gibi diyorum. Allah’da diyor ki : " HER HANGİ BİR ÜÇ SIRDAŞIN, BİR FISILTISI OLUYOR MU, MUTLAK ALLAH DÖRDÜNCÜLERİDİR " . Mücadele : 7 Bunu derim bundan başka birşey demem, diyor. - ne dersiniz bu adama ? -Dedi ki : " CEHMİYYELERİN " sözüdür. Bilakis " ALLAH'IN İLMİ ONLARLA BERABERDİR " }

ZEHEBİ ULUV : 228


{ … Şeyhu'l -İslam Ebu’l -Hakkari ve Hafız Ebu Muhammed el -Makdesi, Ebu Sevr ve Ebu Şuayb'a ref ettikleri isnadlarıyla ikisi de, Sünnet'in yardımcısı İmam'ı Şâfi'i r.h dan, şöyle rivayet ettiler :


İmam'ı Şâfi'i r.h dedi ki : İmam'ı Malik, Süfyan ve daha onlardan başka Ehli Sün­net önderlerinden gördüğüm ve benim de üzerinde oldu­ğum hak olan kavil şudur : " ALLAHDAN BAŞKA İLAH OLMA­DIĞINA VE MUHAMMED S.A.V’İN ALLAH'IN RESULÜ OLDUĞUNA ŞEHADET EDİP VE ALLAH'U AZZE VE CELLE'NİN DE SEMASINDA ARŞININ ÜZERİNDE OLDUĞUNU , İSTEDİĞİ GİBİ KULLA­RINA YAKLAŞIP VE İSTEDİĞİ GİBİ DE DÜNYA SEMASINA İNDİ­ĞİNİ İKRAR ETMEKTİR " . }



ZEHEBİ ULUV : 196


{ … Abdullah ibnu Ahmed ibnu Hanbel r.h dan, er-Reddu ale'l Cehmiyye isimli kitabında,babası Ahmed'den oda Abdullah ibnu Nafi'den oda Malik ibnu Enes r.h dan şöyle dediğini rivayet ediyor :


İmam'ı Malik r.h şöyle dedi : " ALLAH'U AZZE VE CELLE SEMÂ’DADIR , İLMİ İSE HER YERDE­DİR, İLMİNDEN DE HİÇ BİR ŞEY GİZLİ KALAMAZ ". }


EBU DAVUD MESAİL : 263 - ABDULLAH ER-REDDU ALEL CEHMİYYE : 5 – ACURRİ ŞERİA : 289



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 6 : Allah dünya gözüyle görülür mü ?



Cevap … 6 : Hayır … Allah’u teala dünya gözüyle asla görülmez, Ama ahirette görülecektir.



“ … Abdullah ibni Ömer r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdu : “ …… Şunu kat’i olarak biliniz ki sizden hiçbir kimse ölünceye kadar Aziz ve celil olan rabbini asla göremeyecektir.

MÜSLİM : 8.C. 2931 / 169



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :



“ 0 gün öyle yüzler var ki parıl parıl, parlarlar ve Rablerine bakarlar.”



KIYAME : 22 – 23



“ İyilik yapanlara daha iyi ve güzel bir de ziyade vardır... “

YUNUS : 26



Müfessirlerden Çoğu bu Ayette ki { ... bir de ziyade vardır... } kısmından murat, cennette Allah’u tealayı görmektir, demişler sonra da Müslim deki Nebi s.a.v’in şu hadisini delil getirmişlerdir.



“ … Resulullah s.a.v buyurdular ki : Cennet ehli cennete girdiği zaman, Allah’u Teala kullarına : Bir şey istiyor musunuz ?, diye buyurur. Cennet ehli de : Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizleri ateşten kurtarıp cennete girdirmedin mi ?, derler. Müteakiben Allah hicabı kaldırır, artık onlar için Rab’lerine bakmaktan daha sevimli bir şey verilme-miştir. Sonra : “ İyilik yapanlara daha iyi ve güzeli, bir de ziyade vardır..... “ Ayetini okudu. “



MÜSLİM : 181 / 297- 298 - FETHU’L - BARİ : 8 / 198



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 7 : Kafirler de Allah’ı görecekler mi ?



Cevap … 7 : Hayır … Kafirler asla Allah’ı göremeyeceklerdir. Çünkü Allah’ı görmek en büyük ikram ve en büyük lezzettir… Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurur :



“ Hayır, doğrusu o gün onlar - yani kafirler - Rab’lerinden perdelen-mişlerdir. “

MUTAFFİFİN : 15



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 8 : Allah’ı sevmenin isbatı nasıl olmalıdır ?



Cevap … 8 : Allah’u Azze ve Celle kerim kitabında kendisini sevmenin isbatını şöyle izah etmektedir :



قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ



“ Deki : Eğer Allah’ı seviyorsanız bana - YANİ RESULE - uyun ki, Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafur dur, Rahim’dir. “



ALİ İMRAN : 31.AY.



Bu Ayetin mesajına göre, Allah’ı sevmenin isbatı, O’nun resulüne itaat etmektir. Başka bir ifadeyle : Allah’ı sevdiğini iddia ettiği halde, O nun resulünün yolunda olmayan, ona ittiba etmeyen, onun metoduna ve menhecine uymayan her kişi, bu sözünde yalancıdır. Yani Allah’ı sevme sözünde yalancıdır.



Dolayısıyla seven sevgisini, sevdiğine itaatiyle ortaya koyup isbat etmesi gerekir.



Soru … 9 : Allah’ı nasıl tanıyabiliriz ?



Cevap … 9 : Allah’ı ancak isim ve sıfatları ile tanırız… Yani Kur’an da ve sünnette bahsi edilen isim ve sıfatları ile Allah tanınır…. Rabbimiz Kur’anı kerimde şöyle buyuruyor :



وَ مَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعاً قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّماوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ



“ Onlar Allah’ı gereği gibi bilemediler. Halbuki kıyamet günü yer tamamen O’nun avucu içindedir. Göklerde sağ elinde dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir. ”

ZÜMER : 67.AY.



Bu Ayeti celile de görüldüğü gibi Allah’ı gereyi gibi tanımayanlar ve O’nun kadrini kıymetini bilmeyenler kınanmaktadırlar…. Bu demektir ki, kullar Allah’ı gereyi gibi tanımalı ve kadrini kıymeti bilinmelidirler…



Allah’ı tanımak ise – biraz önce de dediğimiz gibi – ancak O’nun isim ve sıfatları ile mümkündür.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 10 : İsim ve sıfat ne demektir ? … Buna birkaç misal vererek anlatır mısınız ?



Cevap … 10 : Allah’u Tealanın Kur’an ve sünnete zikredilen bir çok isimleri ve sıfatları vardır. O’nun Alim… Rahman… Rahim… Mecid … Gafur… Cabbar … Melik … gibi bir çok isimleri olduğu gibi yine kandisine has sıfatları da vardır. Örneğin İstiva …. El … Göz … Alim … gibi sıfatlar da Kur’an’ın ve sünnetin haber verdiği sıfatlardır.



Burada önemli olan bir şeyi hatırlatmakta fayda vardır. O da ; Allah’u tealanın bütün isimleri sıfattır ama bütün sıfatları isim değildir.



Örneğin ; Alim hem isim hem de sıfattır.. Ama istiva sadece sıfattır, çünkü müstevi diye bir ismi yoktur Allah’ın.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 11 : Allah’ın isim ve sıfatları kulların isim ve sıfatlarına benzer mi ?



Cevap … 11 : Allah’ın isim ve sıfatları asla kulların isim ve sıfatları gibi değildir… Belki bazı isimlerde bir benzerlik görülebilir, ama müsemma da asla benzerlik olamaz.



Diğer bir ifadeyle ; isimlerdeki müştereklik müsammada da müşterek-liği gerektirmez.



Örneğin Allah Alim olduğu gibi kullarından da alim olanlar var… Ama Allah’ın alimliği ile kulların alimliği asla bir değildir… Burada sadece bir isim benzerliği vardır.



Bu konudaki en açık delil Allah’u tealanın şu Ayet’i celilesidir :



لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ



“… O’nun mislisi gibi hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.”

ŞURA : 11.AY.



“ O’nun mislisi gibi hiçbir şey yoktur. ” sözünde teşbih ve benzerliği reddetme vardır… “ O işitendir, görendir ” sözünde ise Allah’ın hem işittiğinin hem de gördüğünün isbatı vardır…. Yani Allah görür ve işitir ama bu görme ve işitmesi hiçbir şeye benzemez.



Hulasa bu konuda söylenmesi gereken en güzel söz şudur: “….Allah’ın İsim ve Sıfatları hakkındaki söylenmesi gereken söz, Zatı hakkındaki söylenmesi gereken söz’ün fer’idir….



Yani, Allah’u Teala’nın mukaddes zatı nasıl diğer varlıkların zatlarına benzemiyor ise, O’nun isim ve sıfatları da diğer varlıkların isim ve sıfatlarına benzemez.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 12 : Allah’u Azze ve celle’nin sıfatlarından bazılarını delilleri ile beraber zikredebilir misiniz ?



Cevap … 12 : Allah’u Azze ve celle’nin sıfatlarından bazıları şunlardır :



Allah’ın hayat sıfatı :



“ Allah ki O’ndan başka ilah yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir……… “

ALİ İMRAN : 2



Allah’ın vecih ( yüz ) sıfatı :



“ Yalnız Rabb’inin celal ve ikranı sahibi yüzü baki kalacaktır. “



RAHMAN : 27

Allah’ın irade sıfatı :



“ O’nun işi, bir şeyin olmasını istedimi ona sadece “ ol “ der, o da hemen oluverir. “

YASİN : 82



Allah’ın ayn ( göz ) sıfatı :



“ Ey Musa gözümün önümde büyüyesin diye senin üzerine benden sevgi koydum............. “

TAHA : 38



“ Daveti reddedilmiş olan Nuh’a bir mükafat olmak üzere verdiğimiz gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu. “

KAMER : 14



“ Rabb’inin hükmüne sabret, çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kaiktığın zamanda Rabb’ini övgüyle an. ve yerin gaybı Onundur. 0 ne güzel görendir. “ KEHF : 26



Allah’ın kelam ( konuşma ) sıfatı :



“ ….. Allah Musa ile konuşmuştu. “ NİSA : 196



“ Musa, tayin ettiğimiz vakitte bizimle buluşmaya gelince, Rabbi onunla konuştu ……. “

A’RAF : 143



Allah’ın semi ( işitme ) sıfatı :



“ Ona benzer hiçbir şey yoktur. 0 işitendir görendir. “ ŞURA : 11



“ Doğrusu Allah işiticidir...... “ HACC : 61



“ Allah fakir, biz ise zenginiz, diyenlerin sözlerini and olsun ki Allah işitti.......... “

ALİ İMRAN : 181



Allah’ın Hubb ( sevme ) sıfatı :



“ …. O onları sever, onlar da O Allah’ı severler…… “

MAİDE : 54



Allah’ın yed ( el ) sıfatı :



“ Rabb’in ona dedi ki : “ Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir. Büyüklük mü tasladın yoksa yücelerden mi oldu ? “



SA’D : 75

“ Yahudiler : “ Allah’ın eli bağlıdır “ dediler. Kendi elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır Allah’ın iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. “

MAİDE : 64

Allah’ın kadem ( ayak ) sıfatı :



“ …Fakat cehennem dolmak bilmez. Nihayet Allah ayağını onun üze-rine kor, o da yetişir, yetişir der. İşte o zaman cehennem dolar ve bazısı bazısına büzülür…“

Buhari : 4849 – 4785 - Müslim : 2846 / 35-36-37-38



Allah’ın meci ( geliş ) sıfatı :



“ Onlar buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar ? “

BAKARA : 210



“ İman etmek için meleklerin gelmesini, ya da Rabb’inin gelmesini, ya da Rabb’inin bazı Ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar ? ………“



EN’AM : 158



“ Hayır, yer tümüyle parça parça olduğu ve meleklerin saf saf dizilip Rabb’in geldiği zaman ; o gün cehennem getirilir ve insan yaptık-larını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası olur ki “



FECR : 21 – 22 - 23



Allah’ın arşı istiva sıfatı :



“ Rahman arşa istiva etti. “

TAHA : 5 – A’RAF : 54 – YUNUS : 3 - RA’D : 2 – SECDE : 4



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 13 : İlah ne demektir, bunun izahını yapar mısınız ?



Cevap … 13 : İlah ; Kamil bir muhabbetle, ta’zimle, ihtiramla, iclal ve ikramla, korku ve ümitle hüküm ve arzularına tabi olup, kalbin yöneldiği ve sevdiği her şeydir.



Kısa ve öz tarifi ile : Kendisine itaat ve ibadet edilen her şeydir, ilah.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 14 : Tağut nedir ?



Cevap … 14 : Tağut ; Allah’a ve resulüne itaatten alıkoyan her şeydir.





Soru … 15 : Tağut ile ilah arasındaki fark nedir, bunun izahını yapar mısınız ?



Cevap … 15 : Bir önceki soruların cevabında da görüldüğü gibi, ilah gönül rahatlığı ile kendisine itaat edilen merci, Tağut ise itaatten alıkoyan mercidir… Dolayısıyle, her tağut bir ilah’tır ama her ilah tağut değildir.



Örneğin ; İsa a.s ilah edinilmiştir … Üzeyr a.s ilah edinilmiştir …Bir takım Salih insanlar ilah edinilmiştir... Şimdi bunlara kalkıpta tağut ifadesini kullan-mak, herhalde son derece batıl bir ifade olacaktır. Çünkü bu kimseler, bırakın Allah’a itaatten alıkoymayı bilakis Allah’a itaate çağıran kimselerdi.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 16 : La ilahe illallah’ın kelime anlamı nedir ?



Cevap … 16 : La ilahe illallah’ın kelime anlamı ; Allah’tan başka ilah yoktur, demektir.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 17 : La ilahe illallah’ın şer’i anlamı nedir ?



Cevap … 17 : La ilahe illallah’ın şer’i anlamı ; Allah’tan başka kendisine ibadet edilecek hak bir ma’but yoktur, demektir.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 18 : La ilahe illallah’ın kabulünün şartları nelerdir ? .. Diğer bir ifadeyle ; bir kulun Allah’ı ilahlaştırması için neler yapması gerekir ?



Cevap … 18 : Bir kulun Allah’ı kendisine ilah edinmesi için yapması gereken şeyler şunlar olmalıdır :



1 – Her şeyden önce, Allah’tan başka kendisine ibadet edilecek hak bir ma’budun olmadığına inanması gerekir…



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ



“ Bil ki Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur …… “

MUHAMMED : 19.AY.



“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : Her kim, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer. “

MÜSLİM : 1.C.26.N



2 – Allah’a olan inancında ve ibadetlerinde şek ve şüpheden uzak bir teslimiyeti olaması gerekir.



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :



“ Mü’minler ancak, Allah’a ve resulüne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihadeden kimse-lerdir. İşte sadıklar onlardır. “

HUCURAT : 15.AY.

“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : Her kim, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve benim de Allah’ın resulü olduğuma şüphe etmeden şehadet ederse cennete girer. “

MÜSLİM : 1.C.27.N



3 – Allah’a olan inancında ve ibadetlerinde, dini yalnız Allah’a has kılarak ihlaslı ve samimi olması gerekir.



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :



“ İyi bilin ki halis din ancak Allah’ındır….. “

ZÜMER : 3



“ Onlar dini yalnız Allah’a has kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. “

BEYYİNE : 5.AY.



“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : Kıyamet günü insanlar arasında benim şefaatime erecek olan en mutlu kişi, kalbinden ihlaslı bir şekilde Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur, diyen kimsedir. “



BUHARİ İLİM : 34 – 255.SAY – RİKAK : 51 – AHMED : 1 / 173 - 174



“ … Ebu Hureyre r.a dan. Allah resulü s.a.v şöyle buyurdu : Kim kalpten ihlasla ve yakin bir imanla “ Allah’tan başka ibadete layık bir ilahın olmadığına şehadet ederse o kimse ateşe değil cennete girer. “



AHMED : 5 / 236 – 21959.N – HAKİM : 1 / 503 – T. KEBİR : XX / 41 – 63 – İBNİ HİBBAN : 1 / 211 - 200



“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurdu : Kul “ Allah’tan başka ibadete layık hak bir ilah yoktur “ kelimesini ihlaslı olarak söyleyecek olursa, büyük günahlardan kaçındığı sürece gökyüzünün kapıları açılır ve bu taa Arş’a kadar devam eder . “

SAHİHU’L CAMİ : 5524.N



“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurdu : Kim ihlasla “ Allah’tan başka ibadete layık hak bir ilah yoktur “ derse cennete girer. Dediler ki : İhlasla söylemek nasıl olur ? . Resulullah s.a.v buyurdu ki : Bu sözü ihlasla söyle-mek ; söyleyeni Allah’ın haramlarından alıkoymasıdır. “



TERHİB ve TERĞİB : 3.C.364.SAY.



4 – Allah’a olan inancında ve ibadetlerinde sadakat sahibi olmalıdır. Yani ; nifakın tam tersi olan sıdk ile “ Allah’tan başka ibadete layık bir ilahın olmadığına “ kalben şehadet etmelidir.



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

“ Allah elbetteki sıdk ve sadakat sahiplerini de bilecek yalancıları da bile-cektir. “

ANKEBUT : 3.AY.



“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurdu : Her kim sadık olarak, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederse cennete girer. “



AHMED : 4 / 402 – 19486.N



5 – Allah’a olan inancında ve ibadetlerinde Muhabbet sahibi olmalıdır. Yani ; Allah’ı ve Allah’ın sevdiklerini sevmelidir.



“ İnsanlardan öyleleri var ki Allah’tan başka eşler edinir ve Allah’ı sever gibi onları sever. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler. “

BAKARA : 165.AY.





“ … Enes r.a dan.Allah resulü s.a.v şöyle buyurdular : Üç haslet vardır ki bunlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını almış olur ; Allah ve resulünün o kimseye her şeyden daha sevimli olması. Sevdiğini sadece ve sadece Allah için sevmesi ve ateşe atılmaktan nasıl korkuyor ise Allah kendisini kurtardıktan sonra takrar küfre dönmekten de öylece kork-ması.”

BUHARİ : 1.C.171.S - MÜSLİM : 1.C.43.N - TİRMİZİ : 4.C.2759.N - NESEİ : 8.C.4956.N



6 – Bu kelimenin gerekleri ile amel etmelidir… Yani ; kuru kuruya bir şehadetten ziyade, canlı ve hareketli bir şehadette bulunmalıdır.



Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :



“ Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun ……. “

ZÜMER : 54.AY.



“ Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmak bilme-yen bir kulpa – yani La ilahe illalla’a – yapışmıştır. “

LOKMAN : 22.AY.



“ … Resulullah s.a.v Muaz ibni Cebel’i Yemene vali olarak gönderirken : Ey Muaz ! Yemene vardığında yanına kitap ehli kimseler gelip sana muhak-kak “ cennetin anahtarı nedir ? “ diye soru soracaklar. Sen onlara cevaben de ki : La ilahe illallah cümlesidir. Lakin bu tevhid kelimesi, Cennetin dişsiz anahtarıdır. Eğer cennetin kapısı önüne dişli anahtarla gelinirse o kapı açılır, değilse açılmaz, de. “



BUHARİ TARİHİN’DE – BEYHAKİ SÜNENİN’DE – EBU NUAYM HİLYE’DE







“ … Vehb İbni Münebbih’e ; La ilahe illallah cennetin anahtarı değil midir ? denildi. Vehb : Evet, anahtarıdır ; Lakin bu anahtarın muhakkakki kendisine mahsus bir takım dişleri vardır. Eğer cennetin kapısı önüne dişleri olan bir anahtarla gelinirsen o kapı sana açılır, değilse açılmaz, dedi “

BUHARİ : 3.C.1174.SAY.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 19 : Bir kulun Allah korkusu nasıl olmalıdır, bunu deliller çerçevesinde anlatır mısınız ?



Cevap … 19 : Her şeyden önce şunu iyi bilmemiz gerekir ki ; Allah’tan korkmak demek kuru kuruya “ ben Allah’tan korkuyorum “ ifadesiyle gerçekleşmez… Yani insanın sadece dili ile “ ben Allah’tan korkuyorum “ demesi, Allah’tan korktuğunun isbatı değildir….



= Allah’tan korkan bir kimse, O’ndan başka ilahlar edinmeyip O’na itaat eden kimsedir ……



{ ……….. Benden başka ilah yoktur. Öyle ise benden korkunuz . }



NAHL : 2.A

{ Allah buyurdu ki : Sakın iki ilah edinmeyin. O sadece tek bir ilahtır. Öyleyse – bu hususta – benden korkun. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur ; itaat daima O’na yapılır. Hal böyle olunca siz Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz ? }

NAHL . 51.52.AY



Bu ve emsali delillerde ifade edildiği gibi,Alah’tan korktuğunu söyleyen bir kimse, İbadetlerini Allah’a takdim ederek O’nu kendisine ilah edinmesi gerekir. Çünkü ilah, kendisine boyun eğilen,kendisinden korkulan ve severek kendi-sine itaat ve ibadet edilen merci demektir.



Öyleyse bir kimsenin Allah’tan korktuğunun isbatı diliyle söylediği sözlerden anlaşılmaz. Onun Allah’tan korktuğunun isbatı, severek ve korkarak O’na boğun eğip itaat etmesinden anlaşılır. İşte Allah korkusu bu demektir ……..



= Allah’tan korkan bir kimse, O’nun peygamber olarak gönderdiği Muhammed s.a.v’e uyan kimsedir ….



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِن رَّحْمَتِهِ وَيَجْعَل لَّكُمْ نُوراً تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ غَفُورٌ رَّحِيم



{ Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve O’nun resulüne iman edin ki,size rah-metinden iki kat versin,sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nur yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir. }



HADİD : 28.AY.



وَمَن يُطِعِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللَّهَ وَيَتَّقْهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَائِزُونَ وَأَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ لَئِنْ أَمَرْتَهُمْ لَيَخْرُجُنَّ قُل لَّا تُقْسِمُوا طَاعَةٌ مَّعْرُوفَةٌ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ



{ Kim Allah’a ve Resulüne itaat eder,Allah’tan korkar ve O’nun azabından sakınırsa işte kurtuluşa erenler onlardır. }

NUR : 52.AY.



….. ……” وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ



{ .......... Resul size neyi verdi ise onu alın,size neyi yasakladıysa ondan da uzak durun. Allah’tan korkun,çünkü Allah’ın azabı çok çetindir. }



HAŞR : 7.AY.

İşte bu Ayet’i kerimelerde ifade edildiği gibi,Allah’tan korktuğunu iddia eden bir kimse, bu korkusunu Peygambere iman edip ona itaat ederek,bunun isbatını ortaya koyması gerekir.Ta ki,bu kimsenin Allah’tan korktuğu anlaşılsın.



= Allah’tan korktuğunu söyleyen bir kimse, korkudan kalplerin ters döneceği hesap gününü unutmayan ve o gün için hazırlanan kimse demektir….



الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ وَهُم مِّنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ



{ Onlar ki ; görmedikleri halde rablerinden korkarlar. Ve Kıyamet saatin-den de titrerler. }

ENBİYA : 49.AY.



رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

{ O Allah’tan korkan insanlar ki ; ne ticaret ve ne de alış veriş,onları Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döneceği kıyamet saatinden korkarlar. }



NUR : 37.AY.



وَاتَّقُواْ يَوْماً تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ



{ Şu günden korkun ki, o gün hepiniz Allah’a döndürüleceksiniz, sonra herkese kazanmış olduğu tastamam verilecek ve hiç kimseye asla haksızlık edilmeyecektir. }

BAKARA : 281.AY.



{ Ey insanlar! Allah’tan sakının. Herkes yarın kıyamet günü için ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun,çünkü Allah işlediklerinizden haberdardır. }

HAŞR : 18.AY.



{ Ey insanlar ! öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin cezasını çekemez ; kimseden şefaat de kabul edilmez. Kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz }

BAKARA : 48. AY.





{ Ey insanlar ! Allah’tan geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce Rabbinizin çağrısına icabet edin. Çünkü o gün ne sığınacak bir yeriniz var ve ne de inkar etmeye çareniz var }

ŞURA : 47 . AY.



{ Allah’tan geri çevrilmesi mümkün olmayan - o hesap - günü gelmezden önce, yüzünü dosdoğru din olan islam’a yönelt. Unutmaki insanlar o gün bölük bölük ayrılırlar . Bir bölük cennete, bir bölük cehenneme }



RUM : 43.AY



{ Ey insanlar ! Rabbinizden korkun. Babanın çocuğunun cezasını çeke-meyeceği, çocuğunda babasının cezasını çekemeyeceği o günden çekinin. Unutmayın ki,Allah’ın vadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Ve o aldatıcı şeştan sakın sizi Allah hakkında kandırmasın }



LOKMAN : 33.AY.



Evet ey inandığını söyleyenler ! Allah’tan korkmak demek,- Ayet’lerde de ifade edildiği gibi - yapılanların ve yapılmayanların hesabının verileceği kıya-met gününü düşünerek, emredilenlere yapışıp, nehyedilenlerden de uzak durmak demektir… İşte Allah’tan korkmak budur,bunu aklından sakın çıkarma.



= Allah’tan korkan bir kimse, yarın kıyamet günü kendisinden ilk hesaba çekileceği namazını ihmal etmeyen kimse demektir….



مُنِيبِينَ إِلَيْهِ وَاتَّقُوهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ



“ O’na yönelin, O’ndan korkun. Namazınızı kılın, müşriklerden olmayın. “



RUM : 31.AY.



{ O Allah’tan korkan insanlar ki ; ne ticaret ve ne de alış veriş,onları Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar,kalplerin ve gözlerin ters döneceği kıyamet saatinden korkarlar. }



NUR : 37.AY.



{ ….. Ukbe İbnu Amr r.a'dan, Resûlullah s.a.v'i şöyle derken işittiğini haber verdi: Resûlullah (S.A.V.) şöyle dedi: "Dağ tepelerindeki koyun çobanından Allah'u Azze ve Celle hoşlanır. Zira o namaz için ezan okur ve "namaz kılar".



Buna binaen Allah'u Azze ve Celle’de şöyle buyurur : Şu kuluma bakın, ezan okuyup "namaz kılıyor ve benden korkuyor". Ben de o kulumun günahlarını mağfiret ettim ve onu Cennetime koyacağım" der. }



EBU DAVUD : 2.C.1203.N - AHMED : 4.145



Ey Allah'ın kulu ! Gördüğün gibi, Allah'u Azze ve Celle "namaz kılan kulu için" kendisinden korktuğunu söylemektedir. Ne dersin ? " namaz kılmayan için de " aynı sözü söyleyebilir miyiz ? Eğer aynı sözü namaz kılmayan için de söylemiş olsak, "namaz kılan ile kılmayan" arasında bir fark olurmuydu ?. Elbette ki olmazdı.Bu zaten şânı yüce Allah'ın adaletine yaraşmaz….. Bak Rabbimiz kerim kitabında ne buyuruyor :



{ Yoksa, iman edenleri ve Salih amel işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlarla bir mi tutacağız. Yahutta Allah’tan korkanları, kötülük işle-yenler gibi mi tutacağız ? }

SAD : 28.AY.



= Allah’tan korkan bir kimse, Yalan söylemekten, Zina yapmaktan, hırsızlıktan, içki içmekten, haram olan kazançtan ve her türlü ahlaksız-lıklardan uzak duran kimse demektir ……



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيداً يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَن يُطِعْ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزاً عَظِيماً



{ Ey iman edenler ! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki, Allah işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, büyük bir başarı elde etmiş olur. }

AHZAB : 70.71.AY.



{ …. Abdullah İbn Mes’ud r.a’dan gelen bir rivayette Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : Unutmayın ki, doğruluk insanı halis iyiliğe götürür,halis iyilik de cennete kılavuzluk eder………….. Yalancılık da insanı şerre ve fucura götürür. Şerr de insanı cehenneme götürür. İnsan yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında yalancı olarak yazılır. }



BUHARİ : 13.C.6070.S



{ …. Safvan b.Süleym der ki, Resulullah s.a.v’e :

- Ya rasulallah ! mü’min korkak olur mu ? diye soru sordular. Resulullah s.a.v :

- Evet olabilir,buyurdular. Tekrar :

- Peki cimri olur mu ? dediler. Allah resulü s.a.v :

- Evet olabilir, buyurdular. Tekrar :

- Peki, yalancı olur mu ? dediler. Reslullah s.a.v :

- Hayır, mü’min yalancı olmaz, buyurdular. }

MUVATTA : 4.C . 394.S





{ …. Ebu Hureyre r.a’dan, Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Münafıkın alameti üçtür : söz söylediği zaman yalan söyler, söz verir sözünde durmaz ve kendisine bir şey emanet edildiğinde de emanete hiyanetlik eder.}

BUHARİ : 13.C. 6070.S



= Allah’tan korkan bir kimse, Faiz’den ve ona vesile olan şeylerden uzak durmak demektir.



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَذَرُواْ مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِ “…………





{ Ey iman edenler ! Eğer gerçekten inanmış iseniz, Allah’tan korkun ve faizi bırakın. Eğer bunu yapmazsanız ,Allah’a ve Resulüne karşı savaşa girdiğinizi unutmayın ……. }

BAKARA : 278.279.AY.



{ ………….. Abdullah İbni Mes’ud r.a’dan. O şöyle dedi : Resulullah s.a.v buyurdu ki : “ Allah faiz yiğene, yedirene,- faiz işlemine – şahidlik edene ve yazıcısına lanet etsin “ . }

AHMED : 1.394.3729.N



عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ؛ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم : الرِّبَا سَبْعُونَ حُوباً. أَيْسَرُهَا أَنْ يَنْكِحَ الرَّجُلُ أُمَّهُ



{ ….. Ebu Hureyre r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ Faiz yetmiş üç babtır. Bunların en hafifi,kişinin annesi ile zina etmesi gibidib …….. }



İBNİ MACE : 6.C.2274.2275.N - EL-ALBANİ. S.CAMİ : 3539.N



Allah’tan korktuğunu söyleyen bir kimse, bu delillerde ifade edildiği gibi ; Faiz yiğerek , Allah’a ve Resulüne savaş açmaktan … Lanete uğramaktan ve Anası ile zina etmiş gibi bir günah kazanmaktan … uzak durması gerekir… İşte bu çirkin şeylerden uzak durmakta yine, kişinin Allah’tan kork-tuğunun bir isbatıdır.



Hulasa değerli kardeşlerim ! Allah’tan korkan bir kimse, her an O’nun gözetiminde olduğunu unutmayan ve buna uygun hareket eden bir kimsedir.



Rabbimiz kerim kitabında buyuruyor ki :



“ ….. Allah’tan korkun ve bilin ki,Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. “



BAKARA : 233.AY.



Soru … 20 : Tevekkül ne demek… Diğer bir ifadeyle ; kulun Allah’a tevekkülü nasıl olmalı ?



Cevap … 20 : TEVEKÜL : Kulun Allah’u teâlâ’ya itimad etmesi, O'na güvenmesi, O’nun her şeye kadir olduğuna inanması ve kanunları çerçevesi dahilinde kulun bütün işlerini göreceğine, kefil olduğuna canı gönülden inanması ve O’na bağlanması anlamındadır.



Mesela, sıcak ve soğuktan korunmak için elbise giymek, açlık ve susuz-luktan kurtulmak için yemek yemek ve su içmek, çocuk sahibi olmak için evlenmek, mahsul almak için tohum ekmek, meyva alabilmek için ağaç dikmek bir kanun’i ilahidir….



Bunlardan birini elde edebilmek için esbabına sarılmak, gereğini yapmak şarttır. Çünkü kanun-i ilahi böyledir…… Ekmeden biçmek, yemeden doymak, evlenmeden çocuk sahibi olmak, Allah’ın kanunlarına aykırıdır…..







Soru … 21 : Allah her şeye kadir değil midir ?



Cevap … 21 : Evet, elbette ki Allah her şeye kadirdir, dilediğini yapar… Ekmeden de, biçmeden de buğdayı vareder…….. Fakat O, her şeyi bir kanuna raptetmiştir. - yani bağlamıştır - ….. Varlık alemindeki her şey bu kanun gereğince yürür…….. Kanuna hilaf olan şeyler ise, harikulade olan - yani mucize olan - şeylerdir…..



Allah’ın her şeye kadir olduğu, - yani sebebsiz dahi her şeyi varedebileceği - babasız çocuk yaratmasından bellidir ki, İsa a.s bunun örneğidir.



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 22 : Kul, vesilelere sarılmayı terk ederek sadece Allah’a tevekkül edebilir mi ?



Cevap … 22 : Kulun elde etmek istediği şeylerden birine ulaşması için esbabına sarılması ve o işin gereğini yapması gerekir. Çünkü kanun-i ilahi böyledir…… İslamın bu konudaki mesajlarına dikkat :



“ … Enes b. Mâlik r.a’dan, diyor ki : Bir adam Peygamber s.a.v’e : Ey Allah’ın Rasûlü ! devemi bağlayıpta mı Allah’a tevekkül edeyim, yoksa salıveripte mi Allah’a tevekkül edeyim ? diye soru sordu. Rasûlullah s.a.v ona şöyle buyurdu : Deveni bağla ondan sonra Allah’a tevekkül et ”



TİRMİZİ : 4.C.2636.N – İBNİ HİBBAH : EL İHSAN : 2 / 50 – MÜSNEDİ ŞİHAB : 1 / 368 – HAKİM : 5 / 158



“ … Ömer r.a dan : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur : “ Şayet sizler Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz, kuşlara rızık verdiği gibi size de rızık verir ki onlar, aç karınla giderler ve tok karınla dönerler.”



İBNİ MACE : 10.C.4164.N – TİRMİZİ : 4.C.2447.N



Bu ve emsali deliller açıkça gösteriyor ki, vesilelere sarılarak tevekkül etmek şarttır. Zira – hadislerde de anlatıldığı gibi – adam önce devesini bağlamalı daha sonra Allah’a tevekkül etmelidir…. Bununla beraber yine görüldüğü gibi kuşlar, rızıklanmaları için yuvalarında yatıp durmuyorlar, sabahleyin erkenden karınlarını doyurmak için yuvalarını terkedip dere, tepe dolaşarak Allah’ın, kendileri için yarattığı rızkı arayıp buluyorlar.



Öyleyse bizler de Allah’a tevekkül edip, çalışmamızın semeresini mutlaka bize ihsan edeceğine inanarak, kuşların dolaşıp rızıklarını aradıkları gibi çalışıp rızkımızı aramamız gerekir…



Çünkü Allahu Teala çalışmayı emreder… Birilerinin zannettiği gibi ; tevekkül çalışmayı terk etmek – veya başka bir ifadeyle – sebeplere sarılmayı terk etmek demek değildir…



Şunu unutmayalım ki, tembelliği isteyen nefistir…Eğer kul çalışmayı terkedip tembellik ederse, Allah’ın emrinden uzaklaşıp nefsinin havasına uymuş olur ki, hakiki tevekkülden tamamen uzaklaşmış olur….



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 23 : Tevekkülün önemini anlatan Ayetler var mıdır, var sa bunları zikreder misiniz ?



Cevap … 23 : Rabbimizin kerim kitabında tevekkülle alakalı bir çok Ayeti celile vardır. Onlardan bir kaçı şunlardır :



“ Kim ki, Allahü teâlâdan korkarsa, Allahü teâlâ ona bir çıkış yolu ihsân eder ve ona ummadığı yerden rızık verir. Her kim, Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahu teâlâ ona kâfidir. “

TALAK : 2 - 3



“ O’na ibadet et ve O’na tevekkül et ! “ HUD : 123



“ Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.” ALİ İMRAN : 159



“ Şayet mü’minler iseniz Allah’a tevekkül edin ! “ MAİDE : 23



“Allah’a tevekkül et, Allah sana vekil olarak yeter ! AHZAB : 3







“ Hüküm yalnızca Allah'ındır. Onun için bütün tevekkül edenler O'na tevekkül etmelidirler. “

YUSUF : 67



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 24 : Tevekkülün önemini anlatan Hadisler var mıdır, var sa bunları zikreder misiniz ?



Cevap … 24 : Resulullah s.a.v’in sünneti seniyesinde tevekkülle alakalı bir çok Hadisler vardır. Onlardan bir kaçı şunlardır :



“ … İmran İbnu Husayn r.a anlatıyor : Resûlullah s.a.v buyurdular ki : Ümme-timden yetmişbin kişi hesaba çekilmeden cennete girecektir ! Kendisine : - Ey Allah'ın Resûlü ! Bunlar kimlerdir ? " diye sual edildi. Resulullah s.a.v :

- Onlar, kendilerine dağlamayanlar, rukyeye başvurmayanlar, uğur-suzluğa inanmayanlar ve Rablerine tevekkül ederlerdir ! " buyurdu. “



Ukkâşe radıyallahu anh ayağa kalkıp : " Ey Allah'ın Resûlü ! Dua buyur, Allah beni onlardan kılsın ! " dedi. Resulullah s.a.v : Sen onlardansın ! müjdesini verdi. Bir başkası daha kalkıp : Ey Allah'ın Resûlü ! Beni de onlardan kılması için Allah'a dua ediver ! , dedi. Allah resulü s.a.v : O hususta Ukkâşe senden önce davrandı ! , cevabını verdi."

MÜSLİM : 1.C.218.N – TİRMİZİ : 4.C.2447.N



“ … Ömer r.a dan : Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurur : “ Şayet sizler Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz, kuşlara rızık verdiği gibi size de rızık verir ki onlar, aç karınla giderler ve tok karınla dönerler.”



İBNİ MACE : 10.C.4164.N – TİRMİZİ : 4.C.2447.N



“ … Enes b. Mâlik r.a’dan, diyor ki : Bir adam Peygamber s.a.v’e : Ey Allah’ın Rasûlü ! devemi bağlayıpta mı Allah’a tevekkül edeyim, yoksa salıveripte mi Allah’a tevekkül edeyim ? diye soru sordu. Rasûlullah s.a.v ona şöyle buyurdu : Deveni bağla ondan sonra Allah’a tevekkül et ”



TİRMİZİ : 4.C.2636.N – İBNİ HİBBAH : EL İHSAN : 2 / 50 – MÜSNEDİ ŞİHAB : 1 / 368 – HAKİM : 5 / 15



“ ... Abdullah b. Mes'ud'dan rivayet olunmuştur ; dedi ki : Rasûluilah s.a.v üç defa, : " Uğursuzluğa inanmak şirktir, uğursuz­luğa inanmak şirktir " buyurdu…. Oysa bizden - kalbinde bu düşünce geçmeyen bir kimse - yoktur. Fakat Allah bu duyguyu tevekkülle giderir. “



EBU DAVUD : 4.C.3910.N – BUHARİ EDEBUL MUFRED : 2.C.909.N – İBNİ MACE : 3538.N



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 25 : Haya nedir, bunun önemini vurgulayan delilleri zikreder misiniz ?



Cevap … 25 : Haya, imanın şubelerinden olan utanma duygusudur.



“ … Ebu Hureyre anlatıyor : Peygamber s.a.v buyurdu ki : " İman, yetmiş küsür şubedir. Haya da imandan bir şubedir."



BUHARİ : İMAN : 3 – MÜSLİM : İMAN : 57 / 38- 35 – 36 – EBU DAVUD : 5.C.4676.N – TİRMİZİ İMAN : 6 / 2617.N – NESEİ İMAN : 16 – 8 – 110 – İBNİ MACE MUKADDİME : 9 - 57



“ … Zeyd İbnu Talha İbnu Rükâne r.a anlatıyor : Resûlullah s.a.v şöyle buyurdu : Her dinin kendine has bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı da hayadır."



MUVATTA : HÜSNÜ HULG : 9 – 2 905 – İBNİ MACE : ZÜHD : 17 / 4181 – 4182.N



“ … Enes r.a dan. Resûlullah s.a.v buyurdular ki : " Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir."



TİRMİZİ : BİRR : 47 / 1975.N – İBNİ MACE ZÜHD : 17 / 4185.N



((((((((((((((((( ....... )))))))))))))))))



Soru … 26 : Allah’tan haya nasıl edilir, bunu deliller çerçevesinde izah eder misiniz ?



Cevap … 26 : Allah’tan haya nasıl edilir, bunu sünneti seniyye şöyle izah etmektedir.



“ … İbnu Mes'ud r.a anlatıyor : Bir gün Resûlullah s.a.v :

- Allah'tan hakkıyla hayâ edin ! " buyurdular. Biz :

- Ey Allah'ın Resûlü, elhamdülillah, biz Allah'tan hayâ ediyoruz " dedik. O, bizlere şu açıklamayı yaptı :

- Söylemek istediğim bu ( sizin anladığınız haya ) değil. Allah'tan hakkıyla haya etmek, başı ve onun taşıdıklarını, karnı ve onun ihtivâ ettiklerini muhafaza etmen, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse dünya hayatının zinetini terketmeli, âhireti bu hayata tercih etmelidir. Kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allah'tan hakkıyla haya etmiş olur. "

TİRMİZİ : KIYAME : 25 / 2460.N

TACUDDİN EL BAYBURDİ
Read On 0 yorum

Esmau'l Husna..

13:37
E S M A U ’ L H Ü S N A
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ

Cenab-ı Hakk kerim kitabında şöyle buyuruyor :

وَلِلّهِ الأَسْمَاء الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُواْ الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَآئِهِ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
" En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır."
A'raf Suresi :180

“ Kötülüklerden temizlenen, Rabbi’nin ismini zikreden ve namazı kılan felaha ermiştir.... “
A’la : 14 -15.AY.
Allah’u Azze ve Celle’nin Kur’an ve Sünnet’te zikri geçen isim ve manaları : Allah : Hakiki – gerçek - ve mutlak - kayıtsız şartsız - olarak VAR ve BİR olan ; eşi benzeri ve ortağı asla bulunmayan Yüce Rabbimizin has - özel - ve en büyük ism-i şerifidir.
Er – Rahman : Dünya'da mü'min ve kafir ayırdetmeksizin herkese merhamet eden, şefkat gösteren,acıyan.
Er – Rahim : Merhametli,esirgeyen, koruyan,acıyan ; Ahirette yalnız mümin kullarına keremiyle muamelede bulunan.
El – Melik : Bütün kainatın mutlak ve hakiki sahibi, mutasarrıfı.
El – Küddüs : Azamet ve Celaline layık olmayan her türlü noksanlıktan pek uzak, pek temiz.
Es – Selam : Her çeşit arıza ve hadiselerden salim kalan ve etkilenmeyen ; kullarını her türlü tehlikelerden selamete çıkaran.
El - Mü'min : Gönüllerde iman ışığını uyandıran ; kendine sığınanlara emniyet, güvenlik, rahatlık veren ; mü'minleri azabından ve yarattıklarının hepsini zulmden emin kılan.
El – Müheymin : Gözetip koruyan, bütün varlıkları gözeten ve koruyan.
El – Aziz : Hakiki ve mutlak surette kuvvet ve galebe sahibi, mağlup edilmesi asla mümkün olmayan Gaalip, hükümlerinde her zaman mutlak Gaalip olan.

El – Cebbar : Emir ve fermanına karşı konulamayan, kırılanları tamir eden, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan, her şeyde hükmünü kayıtsız, şartsız yürüten.
El – Mütekebbir : Büyüklükte eşi olmayan ; her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü gösteren.
El – Halik : Yaratan, yoktan var eden, herşeyin varlığını süresince görüp geçireceği bütün halleri, hadiseleri tayin ve tesbit eden ve ona göre yaratan.

El – Bari : Her şeyi bir asıldan var eden ; her şeyi muhtaç olduğu tabiat ve surette en mükemmel ve en uygun şekide yaratan ; yokluktan varlığa çıkaran ve yaratıklarını birbirinden çeşitli şekillerde ayırd eden.
El – Musavvir : Varlıklara suret veren, tasvir eden ; onları en güzel şekilde tertib edip en güzel surette şekillendiren.
El – Gaffar : Mağfireti pek çok ve kullarının ayıplarını örtücü ; iyiyi güzeli açığa çıkaran ; kötüyü çirkini örten.
El – Kahhar : Kahreden, Her şeye, her istediğini yapacak surette gücü ve kudreti yeten ; hükümlerinde mutlak ve hakiki Gaalip ve Hakim.
El – Vehhab : Sonsuz çeşit çeşit nimetlerini daima karşılıksız ihsan eden, hibe eden, bağışlayan
Er – Rezzak : Rızıkları yaratan ve kullarına bahşeden ; rızıkları ve rızıklandırdıklarını yaratan, rızıklandırdıklarına rızıklarını ulaştıran ve rızk elde etme sebeblerini meydana getiren.
El – Fettah : Her türlü zorlukları kolaylaştıran maddi ve manevi kapıları açan, en büyük Hakim.
El – Alim : Bilgisi ezeli ve ebedi olan ; olmuş, gizli, aşikar her şeyi en iyi bilen, kendisinden hiç bir şey gizlenmeyen.
El – Kaabid : Dilediğine rızkı daraltan, sıkan.
El – Basit : Dilelediğne rızkı açan ve genişleten.
El – Hafid : Kafir ve facirleri alçaltan, iman etmeyenleri bedbaht eden ; varlıktan yokluğa, ilimden cehle, sıhhatten hastalığa döndüren.
Er – Rafi : İyileri yücelten, yukarı kaldıran ; zilletten illete götüren, bataklıktan çıkaran, dereceleri artıran, müminleri yükselten.
El – Muizz : Dilediğine tevfik verip aziz kılan ; izzet veren, şereflendiren, ağırlayan.

El – Muzill : Dilediğini hor ve hakir kılan ; emir ve yasaklalarına karşı koyanları zelil eden, süründüren.
Es – Semi : Gizli, açık her şeyi hakkıyla işiten.
El – Basir : Bütün mevcudatta gizli, açık herşeyi kemaliyle gören.
El – Hakem : Hakiki ve mutlak hakim ; hükmeden, hakla batılın, iyi ile kötünün arasını ayıran ; dünyada şer'i hükümleri inzalle ve Ahirette kullarının arasını faslederek hüküm veren.
El – Adl : Mutlak adil, adaletli ve kimseye zerre kadar zulmetmeyen.
El – Latif : Mutlak lutf sahibi ; kerem ve inayeti sınırsız olan, en ince işlerin bütün inceliklerini bilen ve nasıl yapıldığına akıl erdirilemiyen en ince şeyleri yapan ; görünen görünmeyen her türlü yollardan ve yerlerden çeşit çeşit faydalar, ihsanlar bahşeden.
El – Habir : Gerek cismani alemde, gerekse ruhani alemde olagelen her hadiseden, haraketden her zerreden, alınıp verilen her nefesden bütün ayrıntılarıyla haberdar olan.

El – Halim : Ceza vermekte acele etmeyen gerçek ve mutlak hilm sahibi ; afvı, bağışlaması, hilmi hududsuz olan.
El – Azim : Hakiki ve mutlak büyük ; büyükler büyüğü, pek azametli.

El – Gafur : Kullarının günahlarını afveden, mağfireti sonsuz olan.
Eş – Şekur : Rızası için yapılan işlere ve ibadetlere karşılık veren ; dünyada yapılan iyi ameller karşılığında Ahiret'de sonsuz nimetler ihsan eden. Şükredilmeye en layık olan.
El – Aliyy : Mutlak ve hakiki Yüce ; Yüceler Yücesi.
El – Kebir : En büyük ; Kibriya sahibi ; büyüklüğünün keyfiyetini ancak Kendisi bilen ve bu büyüklüğü hiç bir mahluk tarafından bilinemeyen.
EL – Hafiz : Muhafaza eden, Hakiki ve mutlak koruyucu ; yapılan işleri bütün teferruatıyla hıfzeden, her şeyi belli vaktine kadar, afat ve belalardan saklayan.
El – Mukit : Bedeni ve ruhi rızıkları yaratan ve mahlukatının rızıklarını onlara veren, ulaştıran ; her şeye kuvvet veren.
El – Hasib : Mutlak ve hakiki Kafi ; bütün varlıkların ömürleri boyunca yaptıklarını en ince tafsilat ve teferruatıyla bilip, hesabını en iyi şekilde gören.

El – Celil : Celal - büyüklük - ile vasıflanan Yücelik sahibi ; mutlak ve hakiki Celil.
El – Kerim : Keremi nihayetsiz derecede bol ; kula istemeden ve karşılıksız olarak veren.
Er – Rakib : Bütün varlıkları her an gözeten ; bilen, koruyan, bütün işleri denetleyen.
El – Mücib : İcabet eden, Duaları kabul eden ; istekleri yerine getiren, bunları yalvar-madan bile lutf ve kermiyle veren.
El – Vasi : Her şeyi ihata eden, kuşatan.
El – Hakim : Mutlak ve hakiki Hakim; hüküm ve hikmet sahibi ; her şeyi hikmet üzere yaratıp, yerli yerinde yapan ; bütün emirleri, bütün işleri hikmetlerle dolu olan.
El – Vedud : İyi kullarını seven ; onları rahmet ve rızasına erdiren ; sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya en çok layık olan.
El – Mecid : Azim-üş-şan; şanı yüce ve kadri büyük, Zat-ı şerefli, işleri pek güzel, ni'meti ve ihsanı hududsuz olan.

El – Bais : Peygamberler gönderen, Mahşer Günü mahlukatı diriltip kabirlerinden çıkaran, sebeb ve vesile olan.

Eş – Şehid : Her zamanda ve her mekanda her an hazır olan mahlukatının hepsini bilen.

El – Hakk : Gerçek olan, Varlığı hiç değişmeden duran, hakkı izhar eden ; ezeli ve ebedi olarak '' Var '' olan.
El – Vekil : Mutlak ve hakiki vekil ; kullarının işlerini düzelten ; işlerini usulüyle Kendisine bırakanların işlerini düzeltip, onların yapabileceğinden daha iyi yapıp, temiz eden.
El – Kaviyy : Tam ve kamil kudret sahibi ; pek çok güçlü, kayıtsız, şartsız herşeye Kadir.

El – Metin : Çok sağlam ; kuvvet ve kudret sahibi.
El – Veliyy : Dost ve yardım edici ; mü'minlere dost, yardım edici, mü'minleri seven ve işlerini neticelendiren.
El – Hamid : Hamdedilen, Övülen ve her senaya layık olan ; Sadece kendisine hamd ve sena da bulunulan, bütün varlıkların diliyle öğülen yegane Zat.
El – Muhsi : İlmiyle her şeyin sayısını bilen ; her şeyi sayıcı ve sayılarının bilincinde olan.
El – Mubdi : Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak yoktan var eden.
El – Muid : İade eden, Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan ; ölümden sonra tekrar dirilten.
El – Muhyi : Hayat evern, Mahluklarını yoktan var edip onlara yeniden hayat ihsan eden.
El – Mümit : Öldüren, Her canlının ölümünü yaratan ; yok eden, mahveden, dilediği her varlıkta ölümü meydana getiren.
El – Hayy : Mutlak ve Kamil Hayy ; ezeli ve ebedi bir hayat ile diri olan ; her şeye hayat ve can veren.
El – Kayyum : Zatiyle kaim, daima ayakta duran, gökleri, yeri ve her şeyi tutan ; her şeye mukadder olan, vaktine kadar durmak için sebeblerini ihsan eden.
El – Vacid : Mutlak ve hakiki gani olan, istediği şeyi bulan; Kendisine darlık, fakirlik ve acizlik arız olamayan; Kendisi için luzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan; istediğini istediği zaman bulan.
El – Macid : Azamet ve şerefle vasıflandırılmış; kadr ve şanı büyük, kerem ve cömertliği sonsuz olan.
El – Vahid : Tek, Zat'ında sıfatlarında, işlerindei mübarek isimlerinde, hükümlerinde asla ortağı , benzeri, dengi bulunmayan.
Es – Samed : Zeval bulunmayan ve Baki olan, herkesin muhtaç olduğu yegane Merci ; hacetlerin, isteklerin, muradların verilmesi, ızdırabların giderilmesi için müracaat edilen tek merci.
El – Kadir : Her istediğini, istediği gibi, sonsuz bir güç ve kudretle yapan; dilerse yapan, dilemezse yapmayan.
El – Muktedir : Kuvvet ve kudret sahibleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden; her mevcudu kuvvet ve kudreti altında tutan.
El – Mukaddim : İstediğini ileri geçiren, öne alan.
El – Muaahhir : İstediğini geri bırakan, geciktiren.
El – Evvel : Her şey üzerine kadim olan ; ilk, evveli olmayan Evvel, her varlığın Halik'i ve Evvel'i.
El – Ahir : Her şey yok olduktan sonra Baki olan, varlığı ezeli ve ebedi olan, sonu olmayan son.
Ez – Zahir : Alametleriyle vücudu aşikar olan; her yerde, her zaman tasarruflarıyla, kudretiyle, kibriyasıyle tecelli eden, görünen.
El – Batın : Yarattıklarının nazarından gizli olan ; görünmeyen.
El – Vali : Kainatı; her şeyi mülkünü ve her an olup biten hadiseleri tek başına tedbir ve idare eden.
El – Müteali : Noksanlıklardan yüce ve münezzeh ; yaratılmışların, O'nun hakkında akıl ve idraklerinin mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek üstün, Yüceler Yücesi.
El – Berr : İyilik ve ihsanı sınırsız olan; yarattıklarına muhtaç oldukları ni'metleri bahş ve ihsan eden.
El – Tevvab : Tevbeleri kabul buyurup, günahları afveden; kullarına, tekrar tekrar tevbe etmeleri için sebebler hazırlayan.
El – Müntekim : Suçluları,adaleti ile hak ettikleri cazaya çarptıran ; Kendisine isyan edenleri, asileri, canilileri,azgınları şiddetle cazalandıran.
El – Afüvv : Çok afvedici, çok acıyan, çok şefkatli, merhameti çok olan.
Er – Rauf : Pek esirgeyen, çok merhamet eden; merhamet,rahmet ve şefkatini esirgemeyen.
Malik'ül – Mülkü : Mülkün mutlak, hakiki, ebedi ve ezeli sahibi; kullarının ve onların malik olduklarının Malik'i, mülkünde dilediği gibi hükmünü tenfiz eden.
Zü'l - Celali Ve'l – İkram : Hem yücelik, hem de fazl, şeref ve kerem sahibi, Celal ve Kemal'i mutlak ve hakiki olan.
El – Muksit : Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan; mazlumlara insaf eden; adil, yarattıklarından hiç birine haksızlık, eza, cefa, eziyet, gadir, zulüm etmeyen.

El – Cami : İstediğini istediği zaman, istediği yerde toplayan; birbirine benzeyen, veya birbirlerinin zıddı olan varlıkları bir araya toplayan.

El – Ganiyy : Zat'ı ve sıfatı ile her şeyden müstağni zenginliğinin hudud ve ölçüsü olmayan, Zat'ının dışında hiç bir şeye muhtaç olmayan.
El – Muğni : Kullarından dilediğini keremiyle zengin kılan ; istediği anda, istediği kadar zengin eden.
El – Mani : Bir şeyin olmasına mani olan ; koruyucu sebebleri yaratmak suretiyle helak ve noksanlık sebeblerini önleyen, def eden.
Ed – Darr : Elem ve zarar verici şeyleri yaratan ; dilediğine felaket, keder ve şiddet veren.
En – Nafi : Faydalı şeyleri yaratan ; hayır ve menfaat verici şeyler yaratan, dilediğine menfaat veren.
En – Nur : Bütün alemleri nuru ile nurlandıran ; göklerde ve yerde hakkı neşreden, bütün varlıklara akıl, iz'an, idrak veren ; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran.
El – Hadi : Hidayet veren, dilediği kulunu tevhid'le şereflendiren, hayırlı ve karlı yollara yönelten ; her şeye yön veren.
El – Bedi : Yarattıkların örneksiz ve maddesiz icad edip ; hayret verici alemleri yoktan var eden ; Zat'ında, sıfatlarında, fiillerinde asla benzeri bulunmayan.

El – Baki : Vücudu daim olan, fani olmayan ; Varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonuda olmayan ; bizatihi zaruri olan.
El – Varis : Mevcud olan her şeyin netice itibariyle varisi, mutlak sahibi ve hakiki maliki olan.

Er – Reşid : Kullarını irşad eden, doğru yolu gösteren; bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp, dosdoğru bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran.
Es – Sabur : Çok sabırlı ; şirk ve isyan yolunu seçenleri anında cezalandırmaya Kadir iken acele etmeyip tehir eden ve vakti gelince bir lahza geri bırakmadan cezalandıran.



TACUDDİN EL - BAYBURDİ
Read On 0 yorum

GURABA YAYINEVİ..

GURABA YAYINEVİ..
Selefin fehmi ile ehli sünnetin eşsiz kitaplarını bulabileceğiniz yayınevi..

Bu Blogda Ara

Popüler Yayınlar

Guraba Resim..

Guraba Resim..

Guraba - Ayet

Şüphesiz Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını -onlara cenneti vermek karşılığında- satın almıştır.Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler.Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaaddir.Allah'dan daha çok ahdini kim yerine getirebilir ki?O halde yapmış olduğunuz bu alış verişe sevinin.En büyük kurtuluş işte budur! (Tevbe/111)

Guraba - Hadis

Ebû Hureyre radıyallahu anh şöyle anlatır;

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: '' Allah, iki kişiye güler.Bunlardan biri diğerini öldürür ve ikiside cennete girer.Biri, Allah yolunda savaşarak şehit olur sonra Allah katilinin tevbesini kabul eder de müslüman olur ve Allah yolunda çarpışarak o da şehit düşer.''(Buhârî, cihad 2826-Muslim, imare 1890-Nesâî, cihad 3165-İbn Mâce, mukaddime 191-Ahmed, müsned 7282)