Yolcu Namazı..
12:14
Seferde namazı kısaltmanın vucubiyeti;
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;
“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.”(Nisa 101)
İbni Abbas (radiyallahu anh)‟dan; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Azze ve Celle‟nin korkusu dışında hiçbir korku olmadığı halde Medine‟ye yolculuk yapar, dönünceye kadar namazları iki rekat kılardı.”1100
Hârise İbnu Vehb (radiyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mina'da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek'at kıldırdı."1101
Ya'lâ b. Ümeyye'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben Ömer b. el-Hattab (radiyallahu anh)'a: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur." (en-Nisâ, 4/101) buyruğu ile ilgili olarak insanlar artık iman etmiş (ve güvenliğe kavuşmuş) bulunuyorlar, dedim. Bana şu cevabı verdi: Senin hayret ettiğin şeye ben de hayret ettim, bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem'e buna dair soru sordum, şöyle buyurdu: "Bu Allah'ın size verdiği bir sadakadır. O'nun sadakasını kabul ediniz."1102
Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Allah namazı (ilk defa farz ettiği zaman iki rek'at olarak farz etmişti. Sonra onu hazer için (dörde) tamamladı. Yolcu namazı ilk farz edildiği şekilde sabit tutuldu."1103
Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem'in ister hacca gitmek, ister umre yapmak, isterse de gaza yapmak üzere bütün seferlerinde namazlarını kasr ile kıldığına dair haberler tevatür derecesindedir. İbn Ömer dedi ki: Ben Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte yolculuklarda bulundum. Yüce Allah vefat ettirinceye kadar iki raketten fazla kılmadı. Ebu Bekir ile de yolculuklarda bulundum, o da Allah vefat ettirinceye kadar iki rekâtten fazlasını kılmadı. Ömer ile de birlikte oldum, o da Allah vefat ettirinceye kadar iki rekâtten fazla kılmadı. Daha sonra Osman ile birlikte yolculuklarda bulundum. O da Allah vefat ettirinceye kadar iki rekâtten fazla kılmadı. Yüce Allah da: "Andolsun ki sizin için... Rasûlullahda güzel bir örnek vardır." (el-Ahzab, 33/21) diye buyurmaktadır.1104
Abdullah b. Mesud (radiyallahu anh) dedi ki: "Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Minâ'da (farzı) iki rekât olarak kıldım. Ebu Bekir es-Sıddîk ile birlikte Minâ'da iki rekât kıldım, Ömer ile birlikte Minâ'da iki rekât kıldım. Dört rekât kılmak yerine, keşke kabul olunan iki rekât nasib olsa."1105
Muverrik el Iclî‟den; İbni Ömer (radiyallahu anh)‟e seferde namazdan soruldu. Dedi ki; “İkişer ikişer kılınız. Kim sünnete muhalefet ederse küfre sapar.”1106
Bişr Bin Harb‟den; İbni Ömer radiyallahu anh‟e; “Yolcunun namazı nasıl olacak ey Ebu Abdurrahman?” diye sordum. Dedi ki; “Eğer Peygamberiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem‟in sünnetine uyacaksanız size haber vereyim, peygamberinizin sünnetine uymayacaksanız haber vermeyeyim.” Biz de; “En hayırlı sünnet peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem‟in sünnetidir ey Ebu Abdurrahman!” dedik. Bunun üzerine dedi ki; “Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine‟den çıktığı zaman dönünceye kadar iki rekat kılardı.”1107
Seferîlik mesafesi;
Namazın kısaltılması için ne seferilik mesafesi ne de müddeti sınırlandırılmamıştır.1108 Şayet bunun bir sınırı olsaydı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mutlaka bunu beyan ederdi.1109
Enes (radiyallahu anh) 'in anlattığına göre kendisine Basra‟dan Kufe‟ye giden kişinin kasru's-salât yani namazını kısaltması hakkında sorulmuştu. Şöyle cevap verdi:
"Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç millik (5.5 km.) mesafeyi veya (Şu'be'nin şekkine göre üç fersah mesafeyi) dışarı çıktı mı iki rek'at kılardı.''1110
Enes (radiyallahu anh)‟e Basra‟dan Kufe‟ye giden kişi hakkında sorulduğu için, bu hadisin “Belki orada konaklayıp yolculuğuna devam ediyordu, yolculuğunun son durağı değildi” şeklinde yorumlanamaz. Aksi halde Enes (radiyallahu anh)‟ın böyle bir soruya karşı üç mil gibi bir mesafeden bahsetmesi anlamsız kalırdı.1111
Şu‟be‟nin şekke düştüğü şeyi şu rivayetler gidermektedir;
Enes (radiyallahu anh) anlatıyor: "Medine 'de öğle namazını Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile dört rek'at kıldık. Mekke 'ye gitmek üzere yola çıkıp (Medine'ye 7 km. uzaklıkta olan) Zülhuleyfe'ye gelince ikindiyi iki rek'at kıldı.''1112
Ebu Said (radiyallahu anh).‟den; “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine‟den çıkıp bir fersah(5,762 km) yürüdüğü zaman namazı kısaltırdı.”1113 Ancak bu rivayet zayıf olup, aşağıda görüleceği gibi bazı sahabelerden mevkuf olarak sahihtir.
Abdurrahman Bin Harmele‟den; Said Bin Müseyyeb‟e Medine‟ye bir beridlik (22 km.) mesafede namaz kısaltılır mı?” Diye sordum, “evet” dedi.1114
Muhammed Bin Zeyd Bin Huleyde‟den; İbni Ömer (radiyallahu anh) dedi ki; “Üç mil (5541 metre) mesafede namaz kısaltılır.”1115
Leclac der ki; “Ömer Bin el Hattab (radiyallahu anh) ile sefere çıktık üç millik (5541 metrelik) mesafede namazı kısaltıyorduk.”1116
Muharib Bin Disar‟dan; İbni Ömer (radiyallahu anh) dedi ki; “Gündüz vakti bir sürelik yola çıksam bile namazı kısaltırım.”1117 Yine İbni Ömer (radiyallahu anh) der ki; “Bir millik (1847 metrelik) mesafeye gitsem bile namazı kısaltırım.”1118
Nafi dedi ki; “İbni Ömer (radiyallahu anh) Mekke‟de ikamet ederdi. Mina‟ya çıktığı zaman namazı kısaltırdı.”1119 Mekke ile Mina arası bir fersah (5762 metre) dir. Mekkeliler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Arafat‟ta namazı kısaltmışlardır. Nitekim Cabir Bin Zeyd (radiyallahu anh) dedi ki; “Arafat‟ta namaz kısaltılır.”1120 Mekke ile Arafat arası dört fersahtır.(22 km.)
İbnu'l-Münzir dedi ki: Kendisinden ilim bellediğimiz herkes icma ile şunu ifade etmiştir. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimse ancak yolculuğa çıkacağı kasabanın evlerinin dışına çıktığı vakit namazını kasredebilir.1121
Seferîlik müddeti;
Câbir (radiyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük'de yirmi gün ikâmet etti ve namazları hep kasretti. "1122
Enes (radiyallahu anh)‟den; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Mekke‟de bir ay kaldık ve namazları kısalttık.”1123
İbn Ömer radiyallahu anhuma‟dan; “Biz kar yolları kapattığı için Azerbaycan‟da altı ay kaldık ve namazları ikişer rekat kıldık.”1124
Bazıları; “Belki bugün yarın çıkarım diye niyet etmemişlerdir” şeklinde yorumladılar. Ancak bu görüş hatadır. Zira altı ay Azerbaycan‟da kalan İbni Ömer (radiyallahu anh)‟ın bu çeşit karların birkaç günde eriyecek bir şey olmadığını takdir etmemiş olması düşünülemez. Enes (radiyallahu anh)‟ın Şam‟da iki sene kalıp namazı kısaltması1125, bir grup sahabenin Ramehürmüz‟de yedi ay kalarak namazları kısaltmaları1126 da bunun gibidir.
Osman et-Tavil‟den; Ebul Aliye (Rufey Bin Mihran) er-Riyahi dedi ki; “Bize Ebubekr (radiyallahu anh) şöyle bir hutbe okudu; “Evinde oturan için namaz dört rekat, yolcu için iki rekattir. Benim doğum yerim Mekke, hicret yerim Medinedir. Medine‟den çıkınca Zulhuleyfe‟den öteye iki rekat olarak kılarım. Bu ona dönünceye kadar böyle devam eder.” Rufey Bin Mihran‟a dedim ki; “Ben memlekete geliyor iki ay kalıyorum. Namazı kısaltmalı mıyım?” dedi ki; “Evet! Orada elli yıl kalsan bile dönünceye kadar kısaltırsın.”1127
Hasen (radiyallahu anh)‟den; Enes Bin Malik (radiyallahu anh) Nisabur‟da bir veya iki sene kaldı namazları kısalttı.1128
Simak Bin Seleme İbni Abbas (radiyallahu anh)‟dan; “Bir beldede beş ay kaldım ve namazı kısalttım.”1129
Abdurrahman Bin Misver‟den; “Sa‟d Bin Malik ile Umman‟da iki ay kaldık ve namazı kısalttık”1130
Ebu Cemre Nasr Bin Umran‟dan; “İbni Abbas (radiyallahu anh)‟a; “Horasan‟da kalmaya devam edersek ne dersin?” diye sordum. Dedi ki; “On sene kalacak olsan bile namazı iki rekat kıl.”1131
Hasen (radiyallahu anh)‟den; Abdurrahman Bin Semûre Kabil‟de bir veya iki kış geçirdi, namazları kısalttı.”1132
Malik (radiyallahu anh)‟den; “Cabir Bin Zeyd‟e; “Bir veya iki sene Kesker‟de kalsam oranın halkından sayılırım” dedim. O da; “Namazları kısalt” dedi.1133
Ebu Vail‟den; “Mesruk ile Silsile‟de iki yıl kaldım. Namazları kısaltıyordu.”1134
İbrahim en-Nehai‟den; Alkame ile Havarizm‟de iki yıl kaldık, namazları kısaltıyordu.”1135
Zekeriya Bin Amir‟den; “Alkame Merv‟de iki yıl kaldı ve namazları kısalttı.”1136
Eğer bir yerde ikamet etmeye, orasını vatan edinmeye niyet ederse artık seferî olmaz; İbnu Abbâs (radiyallahu anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah (Mekke 'de) on dokuz gün ikâmet etti ve namazları kasretti. Biz de (bundan böyle) sefer yapıp on dokuz gün ikâmet ettik mi namazları hep kasrederdik, on dokuzdan fazla kaldık mı artık dörde tamamlardık."1137 Yukarıda naklettiğimiz Cabir (radiyallahu anh) hadisi ve diğer rivayetler dikkate alındığında bu anlaşılmaktadır. Eğer o yerde ikamete niyet etmezse, orada kaldığı sürece seferîdir.
Seferînin cemaatle namaz kılması: Musa Bin Seleme‟den; İbni Abbas (radiyallahu anh)‟a; “Mekke‟de iken cemaatle kılmazsam nasıl kılayım?” diye sordum. Dedi ki; “Ebul Kasım sallallahu aleyhi ve sellem‟in sünneti (seferde) iki rekat kılmaktır.”1138
Şa‟bî‟den; İbni Ömer (radiyallahu anh) Mekke‟de namazı yalnız iken ikişer rekat kılıyor, cemaatle kıldığında ise imam kaç rekat kılarsa o kadar kılıyordu.”1139
Ömer (radiyallahu anh) Mekke‟ye geldiğinde onlara iki rekat kıldırdıktan sonra dedi ki; “Ey Mekke halkı! Namazınızı tamamlayınız. Zira biz seferîyiz.”1140
Seferde nafile namaz; Müekked namazlar seferde kılınmaz. Ancak seferde duha, teheccüd gibi diğer nafile namazlar kılınabilir. 1141
İbnu Ömer (radiyallahu anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a (onsekiz defa) refakat ettim. Ancak, sefer sırasında nafile kıldığını hiç görmedim. Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuştur: "Rasûlullah'ta sizin için güzel örnek vardır" (Ahzâb 21). İbnu Ömer devamla der ki: "Eğer nâfileyi kılsaydım namazı da tam kılardım."1142
Nâfi anlatıyor: "İbnu Ömer (radiyallahu anh), oğlu Ubeydullah'ı seferde nafile kılarken görürdü de bundan dolayı onu kınamazdı."1143
Amir (radiyallahu anh)‟den; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gece seferdeyken bineği üzerinde nafile kılıyordu, bineği nereye dönerse aldırmıyordu.”1144
Cuma günü yolculuğa çıkmak; Eğer Cuma ezanı okunmamışsa sefere çıkmak caizdir. Okunmuşsa sefere çıkmaması gerekir.1145 Cuma günü yolculuktan mutlak olarak alıkoyan sahih bir şey -bildiğimiz kadarıyla- varit olmamıştır.
Ebu Hureyre (radiyallahu anh)‟den; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Seferî olana Cuma namazı yoktur.”1146
Esved Bin Kays babasından naklediyor; Ömer Bin el Hattab (radiyallahu anh) yolculuk hazırlığında olan birini gördü ve onun şöyle deiğini işitti; “Şayet bugün Cuma olmasaydı yola çıkacaktım.” Bunun üzerine Ömer (radiyallahu anh) dedi ki; “Yola çıkabilirsin. Zira Cuma yolculuktan alıkoymaz.”1147
Sahih İlmihal "Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş" dan alıntıdır.
Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;
“Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük etmelerinden endişe ederseniz, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur.”(Nisa 101)
İbni Abbas (radiyallahu anh)‟dan; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Allah Azze ve Celle‟nin korkusu dışında hiçbir korku olmadığı halde Medine‟ye yolculuk yapar, dönünceye kadar namazları iki rekat kılardı.”1100
Hârise İbnu Vehb (radiyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mina'da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek'at kıldırdı."1101
Ya'lâ b. Ümeyye'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben Ömer b. el-Hattab (radiyallahu anh)'a: "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman eğer kâfirlerin size bir fenalık yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda üzerinize bir vebal yoktur." (en-Nisâ, 4/101) buyruğu ile ilgili olarak insanlar artık iman etmiş (ve güvenliğe kavuşmuş) bulunuyorlar, dedim. Bana şu cevabı verdi: Senin hayret ettiğin şeye ben de hayret ettim, bunun üzerine Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem'e buna dair soru sordum, şöyle buyurdu: "Bu Allah'ın size verdiği bir sadakadır. O'nun sadakasını kabul ediniz."1102
Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Allah namazı (ilk defa farz ettiği zaman iki rek'at olarak farz etmişti. Sonra onu hazer için (dörde) tamamladı. Yolcu namazı ilk farz edildiği şekilde sabit tutuldu."1103
1100 İbni Ebi Şeybe, Tirmizî(547) Nesâî(3/117) sahihtir. Bkz.; el İrva(3/6)
1101 Buharî, Taksîr 2, Hacc 84; Müslim(696) Ebu Dâvud(1965) Tirmizî(882) Nesâî(3/119,120)
1102 Müslim(686) Ahmed(1/25) Ebu Ya la(1/163) Beyhaki(3/134) Şafii el Umm(1/179) Abdurrazzak(2/517) Fesevi(2/205) Ebu Davud(1199) Tirmizi(3034) Nesai(3/116) İbni mace(1065) Darimi(salat 179)
1103 Buhârî(3935) Müslim(685) Muvatta(1/146) Ebu Dâvud(1198) Nesâî(1/225).
Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem'in ister hacca gitmek, ister umre yapmak, isterse de gaza yapmak üzere bütün seferlerinde namazlarını kasr ile kıldığına dair haberler tevatür derecesindedir. İbn Ömer dedi ki: Ben Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte yolculuklarda bulundum. Yüce Allah vefat ettirinceye kadar iki raketten fazla kılmadı. Ebu Bekir ile de yolculuklarda bulundum, o da Allah vefat ettirinceye kadar iki rekâtten fazlasını kılmadı. Ömer ile de birlikte oldum, o da Allah vefat ettirinceye kadar iki rekâtten fazla kılmadı. Daha sonra Osman ile birlikte yolculuklarda bulundum. O da Allah vefat ettirinceye kadar iki rekâtten fazla kılmadı. Yüce Allah da: "Andolsun ki sizin için... Rasûlullahda güzel bir örnek vardır." (el-Ahzab, 33/21) diye buyurmaktadır.1104
Abdullah b. Mesud (radiyallahu anh) dedi ki: "Rasûlullah Sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte Minâ'da (farzı) iki rekât olarak kıldım. Ebu Bekir es-Sıddîk ile birlikte Minâ'da iki rekât kıldım, Ömer ile birlikte Minâ'da iki rekât kıldım. Dört rekât kılmak yerine, keşke kabul olunan iki rekât nasib olsa."1105
Muverrik el Iclî‟den; İbni Ömer (radiyallahu anh)‟e seferde namazdan soruldu. Dedi ki; “İkişer ikişer kılınız. Kim sünnete muhalefet ederse küfre sapar.”1106
Bişr Bin Harb‟den; İbni Ömer radiyallahu anh‟e; “Yolcunun namazı nasıl olacak ey Ebu Abdurrahman?” diye sordum. Dedi ki; “Eğer Peygamberiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem‟in sünnetine uyacaksanız size haber vereyim, peygamberinizin sünnetine uymayacaksanız haber vermeyeyim.” Biz de; “En hayırlı sünnet peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem‟in sünnetidir ey Ebu Abdurrahman!” dedik. Bunun üzerine dedi ki; “Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine‟den çıktığı zaman dönünceye kadar iki rekat kılardı.”1107
1104 Buharî(1101) Müslim(689) Nesâi(3/121 )
1105 Muslim(695)
1106 sahihtir. Ahmed(2/83,400) Abdurrazzak(4281) Tahavi(1/422) Beyhaki(3/140) Mecmauz
Zevaid(2/154) Busayri İthaf(1805) İbni Hacer Metalibul Aliye(649) İbn Kesir Camiul Mesanid(28/321) Şatıbi el-İtisam(1/102)
1107 Ahmed(2/124) isnadı sahihtir.
Seferîlik mesafesi;
Namazın kısaltılması için ne seferilik mesafesi ne de müddeti sınırlandırılmamıştır.1108 Şayet bunun bir sınırı olsaydı Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mutlaka bunu beyan ederdi.1109
Enes (radiyallahu anh) 'in anlattığına göre kendisine Basra‟dan Kufe‟ye giden kişinin kasru's-salât yani namazını kısaltması hakkında sorulmuştu. Şöyle cevap verdi:
"Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç millik (5.5 km.) mesafeyi veya (Şu'be'nin şekkine göre üç fersah mesafeyi) dışarı çıktı mı iki rek'at kılardı.''1110
Enes (radiyallahu anh)‟e Basra‟dan Kufe‟ye giden kişi hakkında sorulduğu için, bu hadisin “Belki orada konaklayıp yolculuğuna devam ediyordu, yolculuğunun son durağı değildi” şeklinde yorumlanamaz. Aksi halde Enes (radiyallahu anh)‟ın böyle bir soruya karşı üç mil gibi bir mesafeden bahsetmesi anlamsız kalırdı.1111
Şu‟be‟nin şekke düştüğü şeyi şu rivayetler gidermektedir;
Enes (radiyallahu anh) anlatıyor: "Medine 'de öğle namazını Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile dört rek'at kıldık. Mekke 'ye gitmek üzere yola çıkıp (Medine'ye 7 km. uzaklıkta olan) Zülhuleyfe'ye gelince ikindiyi iki rek'at kıldı.''1112
Ebu Said (radiyallahu anh).‟den; “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine‟den çıkıp bir fersah(5,762 km) yürüdüğü zaman namazı kısaltırdı.”1113 Ancak bu rivayet zayıf olup, aşağıda görüleceği gibi bazı sahabelerden mevkuf olarak sahihtir.
Abdurrahman Bin Harmele‟den; Said Bin Müseyyeb‟e Medine‟ye bir beridlik (22 km.) mesafede namaz kısaltılır mı?” Diye sordum, “evet” dedi.1114
Muhammed Bin Zeyd Bin Huleyde‟den; İbni Ömer (radiyallahu anh) dedi ki; “Üç mil (5541 metre) mesafede namaz kısaltılır.”1115
Leclac der ki; “Ömer Bin el Hattab (radiyallahu anh) ile sefere çıktık üç millik (5541 metrelik) mesafede namazı kısaltıyorduk.”1116
Muharib Bin Disar‟dan; İbni Ömer (radiyallahu anh) dedi ki; “Gündüz vakti bir sürelik yola çıksam bile namazı kısaltırım.”1117 Yine İbni Ömer (radiyallahu anh) der ki; “Bir millik (1847 metrelik) mesafeye gitsem bile namazı kısaltırım.”1118
Nafi dedi ki; “İbni Ömer (radiyallahu anh) Mekke‟de ikamet ederdi. Mina‟ya çıktığı zaman namazı kısaltırdı.”1119 Mekke ile Mina arası bir fersah (5762 metre) dir. Mekkeliler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Arafat‟ta namazı kısaltmışlardır. Nitekim Cabir Bin Zeyd (radiyallahu anh) dedi ki; “Arafat‟ta namaz kısaltılır.”1120 Mekke ile Arafat arası dört fersahtır.(22 km.)
İbnu'l-Münzir dedi ki: Kendisinden ilim bellediğimiz herkes icma ile şunu ifade etmiştir. Yolculuğa çıkmak isteyen bir kimse ancak yolculuğa çıkacağı kasabanın evlerinin dışına çıktığı vakit namazını kasredebilir.1121
Seferîlik müddeti;
Câbir (radiyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük'de yirmi gün ikâmet etti ve namazları hep kasretti. "1122
Enes (radiyallahu anh)‟den; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile Mekke‟de bir ay kaldık ve namazları kısalttık.”1123
İbn Ömer radiyallahu anhuma‟dan; “Biz kar yolları kapattığı için Azerbaycan‟da altı ay kaldık ve namazları ikişer rekat kıldık.”1124
Bazıları; “Belki bugün yarın çıkarım diye niyet etmemişlerdir” şeklinde yorumladılar. Ancak bu görüş hatadır. Zira altı ay Azerbaycan‟da kalan İbni Ömer (radiyallahu anh)‟ın bu çeşit karların birkaç günde eriyecek bir şey olmadığını takdir etmemiş olması düşünülemez. Enes (radiyallahu anh)‟ın Şam‟da iki sene kalıp namazı kısaltması1125, bir grup sahabenin Ramehürmüz‟de yedi ay kalarak namazları kısaltmaları1126 da bunun gibidir.
Osman et-Tavil‟den; Ebul Aliye (Rufey Bin Mihran) er-Riyahi dedi ki; “Bize Ebubekr (radiyallahu anh) şöyle bir hutbe okudu; “Evinde oturan için namaz dört rekat, yolcu için iki rekattir. Benim doğum yerim Mekke, hicret yerim Medinedir. Medine‟den çıkınca Zulhuleyfe‟den öteye iki rekat olarak kılarım. Bu ona dönünceye kadar böyle devam eder.” Rufey Bin Mihran‟a dedim ki; “Ben memlekete geliyor iki ay kalıyorum. Namazı kısaltmalı mıyım?” dedi ki; “Evet! Orada elli yıl kalsan bile dönünceye kadar kısaltırsın.”1127
Hasen (radiyallahu anh)‟den; Enes Bin Malik (radiyallahu anh) Nisabur‟da bir veya iki sene kaldı namazları kısalttı.1128
Simak Bin Seleme İbni Abbas (radiyallahu anh)‟dan; “Bir beldede beş ay kaldım ve namazı kısalttım.”1129
Abdurrahman Bin Misver‟den; “Sa‟d Bin Malik ile Umman‟da iki ay kaldık ve namazı kısalttık”1130
Ebu Cemre Nasr Bin Umran‟dan; “İbni Abbas (radiyallahu anh)‟a; “Horasan‟da kalmaya devam edersek ne dersin?” diye sordum. Dedi ki; “On sene kalacak olsan bile namazı iki rekat kıl.”1131
Hasen (radiyallahu anh)‟den; Abdurrahman Bin Semûre Kabil‟de bir veya iki kış geçirdi, namazları kısalttı.”1132
Malik (radiyallahu anh)‟den; “Cabir Bin Zeyd‟e; “Bir veya iki sene Kesker‟de kalsam oranın halkından sayılırım” dedim. O da; “Namazları kısalt” dedi.1133
Ebu Vail‟den; “Mesruk ile Silsile‟de iki yıl kaldım. Namazları kısaltıyordu.”1134
İbrahim en-Nehai‟den; Alkame ile Havarizm‟de iki yıl kaldık, namazları kısaltıyordu.”1135
Zekeriya Bin Amir‟den; “Alkame Merv‟de iki yıl kaldı ve namazları kısalttı.”1136
Eğer bir yerde ikamet etmeye, orasını vatan edinmeye niyet ederse artık seferî olmaz; İbnu Abbâs (radiyallahu anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah (Mekke 'de) on dokuz gün ikâmet etti ve namazları kasretti. Biz de (bundan böyle) sefer yapıp on dokuz gün ikâmet ettik mi namazları hep kasrederdik, on dokuzdan fazla kaldık mı artık dörde tamamlardık."1137 Yukarıda naklettiğimiz Cabir (radiyallahu anh) hadisi ve diğer rivayetler dikkate alındığında bu anlaşılmaktadır. Eğer o yerde ikamete niyet etmezse, orada kaldığı sürece seferîdir.
Seferînin cemaatle namaz kılması: Musa Bin Seleme‟den; İbni Abbas (radiyallahu anh)‟a; “Mekke‟de iken cemaatle kılmazsam nasıl kılayım?” diye sordum. Dedi ki; “Ebul Kasım sallallahu aleyhi ve sellem‟in sünneti (seferde) iki rekat kılmaktır.”1138
Şa‟bî‟den; İbni Ömer (radiyallahu anh) Mekke‟de namazı yalnız iken ikişer rekat kılıyor, cemaatle kıldığında ise imam kaç rekat kılarsa o kadar kılıyordu.”1139
Ömer (radiyallahu anh) Mekke‟ye geldiğinde onlara iki rekat kıldırdıktan sonra dedi ki; “Ey Mekke halkı! Namazınızı tamamlayınız. Zira biz seferîyiz.”1140
Seferde nafile namaz; Müekked namazlar seferde kılınmaz. Ancak seferde duha, teheccüd gibi diğer nafile namazlar kılınabilir. 1141
İbnu Ömer (radiyallahu anhümâ) anlatıyor: "Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a (onsekiz defa) refakat ettim. Ancak, sefer sırasında nafile kıldığını hiç görmedim. Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuştur: "Rasûlullah'ta sizin için güzel örnek vardır" (Ahzâb 21). İbnu Ömer devamla der ki: "Eğer nâfileyi kılsaydım namazı da tam kılardım."1142
Nâfi anlatıyor: "İbnu Ömer (radiyallahu anh), oğlu Ubeydullah'ı seferde nafile kılarken görürdü de bundan dolayı onu kınamazdı."1143
Amir (radiyallahu anh)‟den; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem gece seferdeyken bineği üzerinde nafile kılıyordu, bineği nereye dönerse aldırmıyordu.”1144
Cuma günü yolculuğa çıkmak; Eğer Cuma ezanı okunmamışsa sefere çıkmak caizdir. Okunmuşsa sefere çıkmaması gerekir.1145 Cuma günü yolculuktan mutlak olarak alıkoyan sahih bir şey -bildiğimiz kadarıyla- varit olmamıştır.
Ebu Hureyre (radiyallahu anh)‟den; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Seferî olana Cuma namazı yoktur.”1146
Esved Bin Kays babasından naklediyor; Ömer Bin el Hattab (radiyallahu anh) yolculuk hazırlığında olan birini gördü ve onun şöyle deiğini işitti; “Şayet bugün Cuma olmasaydı yola çıkacaktım.” Bunun üzerine Ömer (radiyallahu anh) dedi ki; “Yola çıkabilirsin. Zira Cuma yolculuktan alıkoymaz.”1147
1108 İbni Kudame el Kafi(1/201) Menarus Sebil(1/133) İbni Kayyım Zadul Mead(3/562)
1109 “Ey Mekke halkı dört beridlik mesafeden azında namazı kısaltmayın” şeklinde rivayet edilen sözün ise Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem e ait olmadığı tesbit edilmiştir. Bkz.: İbni Teymiye Mecmuatur Resail(2/6) Elbani Daife(439)
1110 Müslim(691); Ebu Dâvud(1201,1233) Abdurrazzak(4336) Ahmed(3/129,187,190,282) Darimi(1/355) İbni Sad(1/143) Buhari(2/34,5/95) Tirmizi(548) Nesai(3/118) İbni Mace(1077) İbni Huzeyme(956,2996) Tahavi(1/418) İbni Hibban(2734,2740) Beyhaki(3/136,146,153) İbni Ebi Şeybe(2/332)
1111 bkz. Fethul Bari(2/567) el İrva(3/15)
1112 Buharî(1039,1471-1073) Müslim(690) Ebu Dâvud(1202) Tirmizi(546) Nesâi(1/237) Ahmet(3/111,117, 186,268)
1113 İbni Ebi Şeybe(2/331) Abdurrazzak(2/529) Müsedded, Abd Bin Humeyd(1/294 no:947) ve Ahmed Bin Muni den; Busayri İthaf(1802) İbni Hacer Metalibul Aliye(647) Said Bin Mansur dan; Telhisul Habir(2/46) Neylul Evtar(3/254) bkz.: Temamul Minneh(s.319) el İrva(3/15) İbni Adiy(5/79) Sübülüs Selam(2/39) İbni Kudame el Muğni(2/48)
1114 İbni Ebi Şeybe(2/15) isnadı sahihtir. Sahiha(1/260)
1115 İbni Ebi Şeybe(2/332) sahihtir. Bkz.: Elbani el İrva(3/18 no;561) Sahiha(1/259) 1116 İbni Ebi Şeybe(2/333) Sahiha(1/260) hasendir.
1117 İbni Ebi Şeybe(2/334) isnadı sahihtir. Bkz.: Fethul Bari(2/567) İrva(3/18) Sahiha(1/259) 1118 sahihtir. Fethul Bari(2/567) İrva(3/18) Sahiha(1/259)
1119 İbni Ebi Şeybe(2/334) isnadı sahihtir. İrva(3/18) Sahiha(1/259)
1120 İbni Ebi Şeybe(2/334)
1121 İbn Kudame, el-Muğni(2/260)
1122 sahihtir. Ebu Dâvud(1235) İbni Hibban(546-Mevariduz Zaman) Sahihu Süneni Ebu Davud(1094)
İrva(574) Ahmed(3/295) İbni Ebi Şeybe(2/342) Abdurrazzak(4335) İbni Hibban(2738-41) Beyhaki(3/152) İbni Hazm Muhalla(5/26) Zeylai Nasbur Raye(2/186)
1123 Buhari(2/34)
1124 İsnadı sahihtir. Ahmed(2/83,154 no:5552,6424) Mecmauz Zevaid(2/158) İbn Kesir Camiul Mesanid(28/58) İbni Hacer ed-Diraye(129) Zeylai Nasbur Raye(2/185) İrva(3/28) Zadul Mead(3/562) İbni Müflih el-Mübdi(2/115) İbni Teymiye Fetava(24/142) İbni Kudame el-Muğni(2/68) el-Kafi(1/201) Keşşaful Kına(1/518) Telhisul Habir(2/47) Bedrul Münir(507)
1125 Beyhaki(3/152) isnadı salihtir.
1126 Beyhaki(3/152) Ebu Hatem Merasil(s.240) Zadul Mead(3/562) İbni Müflih el Mübdi(2/115) İbni Teymiye Fetava(24/142) İbni Kudame el Muğni(2/68) el Kafi(1/201) Keşşaful Kına(1/518)
1127 isnadı hasendir. Mervezi Musnedi Ebu Bekr(135) Ebu Nuaym Hilye(2/222) Taberi Tehzibu l-Âsar (494) Muhtasar olarak Fakihi; Ahbaru Mekke (2231) Osman et Tavil dışındaki ravileri güvenilirdir.
Osman hakkında Buhari cerh ve tadil zikretmeden bahsetmiştir.(Tarihul Kebir(2/3/258) Ebu Hatem ise sadece; “Şeyhtir” demiştir. (Cerh ve Tadil(3/1/173) İbn Hibban es-Sikat ta zikretmiş, “bazen hata eder” demiştir es-Sikat (5/157)
1128 İbni Ebi Şeybe(2/341) İbni Kudame Muğni(2/68) Cemül Fevaid(1944)
1129 İbni Ebi Şeybe(2/341)
1130 İbni Ebi Şeybe(2/341) Abdurrazzak(4350) Tahavi Şerhu Maanil Asar(1/420) sahih isnad ile. 1131 İbni Ebi Şeybe (2/341)
1132 İbni Ebi Şeybe (2/341) Abdurrazzak (4352) Fıkhus Sünne (1/242) sahihtir.
1133 İbni Ebi Şeybe (2/341)
1134 İbni Ebi Şeybe (2/342)
1135 İbni Ebi Şeybe (2/342)
1136 İbni Ebi Şeybe (2/341)
1137 Buharî, Taksîr 1, Megâzî 52, Ebu Dâvud (1230, 1231, 1232) Tirmizî (549) Nesâi (3/121)
1138 Ahmed (1862, 1996, 2632) Müslim (688) Nesai (3/119) İbni Huzeyme (951) Beyhaki (3/153) 1139 İbni Huzeyme (954) sahihtir.
1140 Malik Muvatta (1/149) sahihtir.
1141 bkz. Fethul bari(2/578) Avayşe Mevsuatul Fıkhil Müyessere(2/342)
1142 Buharî, Taksîru's-Salât 11; Müslim(689); Muvatta(1,150) Ebu Dâvud(1223); Tirmizî, Salât 391, Nesâî(3/122; 123).
1143 Muvatta, Kasru's-Salât, 24 (1,150).
1144 Buhari(1104) Müslim(700)
1145 bkz.: Temamul Minneh(s.320)
1146 Tarikleri ve şahitleriyle sahihtir. Bkz.: el İrva(592,594)
1147 İbni Ebi Şeybe(2/205) isnadı sahihtir.
Sahih İlmihal "Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş" dan alıntıdır.
Önce Tevhid..
12:11
ÖNCE TEVHİD...
EY İSLAM DAVETÇİLERİ!
Te’lif: Allame Nasıruddin el-Albanî (r.a.)
Terceme: Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
www.islah.de
ميحرلا نحمرلا للها مسب
Mukaddime
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her
ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey
bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Umumi ve hususi pek çok faydaları olan bu önemli risale, asrımızın âlimlerinden faziletli şeyh Muhammed Nasıruddin el-Albanî r.a.’in kendisine sorulan bir sorunun cevabıdır. Söz konusu soru, din için gayret sahibi olanların gece gündüz kalbini meşgul eden şu sorudur;
Müslümanların ilerlemesi ve Allah tarafından onların diğer ümmetler arasında layık oldukları mertebeye gelebilmeleri için tutulacak yol nedir?
Allame Elbani bu soruya açık ve detaylı bir cevap vermiştir. Bu cevaba duyulan ihtiyaçtan ötürü neşredilmesini uygun gördük. Allah Teala’dan bunu faydalı kılmasını ve Müslümanları razı olduğu yola hidayet etmesini dileriz Şüphesiz O Cevvad ve Kerimdir.
Soru:
Faziletli Şeyh! Ümmetin, akide ve itikad meselelerinde bilgisizlikleri, metotta ayrılıkları, yeryüzünün birçok yerinde İslam davetinin neşrinde bu ümmetin kendisi ile doğru yolu bulduğu ilk akide ve ilk metodun ihmal edilmesi bakımından düştükleri dini durumunun oldukça acı olduğunu şüphesiz sizler de biliyorsunuz.
Bu üzücü durum, şüphesiz ihlâs sahibi kimselerde bu durumu değiştirmek ve yanlışları ıslah edip düzeltmek gibi bir gayreti doğurmuştur. Şu kadar var ki onlar bu durumu düzeltmek için uygulanacak yollarda ayrılık içerisindedirler. Bu ayrılıkları ise –şahsınızın da bildiği üzere- akide ve metod bakımından meşreplerinin farklı oluşudur. Bu da İslam ümmetini onlarca yıldan beri ıslah etmek iddiasıyla ortada olan İslami hizip, hareket ve cemaatlerin çokluğunun bir sonucudur. Bununla birlikte bunlar başarılı olamamışlardır, kurtuluşa erişememişlerdir. Hatta bu hareketler
ümmet arasında fitnelerin ortaya çıkmasına, büyük musibetlerin ve darbelerin inmesine sebep olmuştur. Bu da, bu hareketlerin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine ve onun getirdiklerine muhalif metotları ve akideleri sebebiyle böyle olmuştur.
Bu hal, Müslümanların - özellikle de Müslüman gençliğin – duruma çare bulma konusundaki şaşkınlıklarında pek büyük bir etki bırakmıştır. Nübüvvet metoduna uymuş olan müminlerin yoluna sımsıkı sarılan, Sahabe, Tabiin ve onlara en güzel şekilde tabi olan âlimlerin anlayışını kendisine örnek edinen Müslüman davetçi, bu durumun düzeltilmesi veya tedaviye katılma yolunda pek büyük bir emanet yüklendiğinin farkındadır.
Şu halde, bu hareketlerin ya da cemaatlerin mensuplarına nasihatiniz nedir?
Bu durumun tedavisinde başarılı olacak ve fayda sağlayacak yollar nelerdir?
Allah Azze ve Celle katında kıyamet gününde Müslüman mesuliyetten nasıl kurtulabilecektir?
Cevap:
Bunun cevabı, önceki peygamberler ve rasullerin metodu olan Tevhide öncelik verip ehemmiyet göstermektir.
“Bu acı durum, bizim aramızda risaletin kemaliyle mevcut oluşu, hak üzere zahir olan bir taifenin sürekli bulunuşu ve insanları akidede, ibadette, gidişatta, metotta, sahih İslam’a davet ediyor olmaları sebebiyle, Cahiliye Araplarına Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderildiği andaki durumdan daha kötü değildir. İnsanları akide, ibadet, süluk ve metotta sahih İslam’a davet ediniz! Şüphe yok ki, bugün Müslüman taifelerden çoğu, Cahiliye asrındaki Arapların durumuna düşmüştür(!)
Buna binaen deriz ki; ilaç yine aynı ilaç, deva aynı devadır. O da; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in o ilk Cahiliye’dekilere sunduğu çaredir. Bugünkü bütün İslam davetçilerinin, La
ilahe illallah’ın manasını kötü anlamayı bununla tedavi etmeleri, düştükleri kötü duruma o çareyi ve tedaviyi uygulamaları gereklidir.
Bunun manası gerçekten ortadadır. Eğer Allah Teala’nın şu kavlini iyi düşünürsek anlarız; “And olsun ki, Rasulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab 21)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, asrımızın dünyasında ve bütün zamanlarda Müslümanların problemlerine çare sunan en güzel örnektir. Bize de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in başladığı yerden başlamak, yani öncelikle Müslümanların bozulan akidesini düzeltmek, ikinci olarak ibadetlerini, üçüncü olarak da süluklarını düzeltmek gerekir.
Bu tertip ile, işi “önce en önemli olandan başlamak, sonra diğerlerine geçmek” olarak ayırmayı kastetmiyorum.
Ben ancak, Müslüman davetçilerin buna çok büyük önem vermelerini istiyorum. Müslümanlar derken de haliyle davetçileri kastediyorum. Belki de Müslümanlardan alim olanlar desek daha doğru olur. Zira – maalesef - bugünkü davetçilerin arasına ilim fakiri de olsa her Müslüman girebiliyor, kendilerini İslam davetçisi sayıyorlar. Bütün ilim ve akıl sahipleri katında bilinen şu kaideyi; “bir şeyi kaybetmiş olan onu başkasına veremez” kaidesini hatırlarsak, bugün bakışlar, Müslümanlardan büyük bir taife olduğunu bildiğimiz, kendilerine “davetçiler” diyenlere, yani “Davet Cemaati” veya “Tebliğ Cemaati” adını alanlara yöneliyor. Bununla beraber, onların çoğu Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibidir; “Fakat insanların çoğu bilmezler."(A’raf 187)
Onların davet yolundan bilinmektedir ki, onlar birinci asla veya en önemli işe, yani; az önce bahsettiğimiz ibadet, akide ve süluka önem vermekten tamamen yüz çeviriyorlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, hatta bütün peygamberlerin işe
başlangıç noktası olan ıslahtan yüz çeviriyorlar. Allah Teala buyuruyor ki;
“And olsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.”(Nahl 36)
Böylece onlar, bütün Müslümanların bildiği gibi, asılların aslıyla ve İslamın rükünlerinden ilk rüknüyle ilgilenmiyorlar. Bu asıl, Değerli Rasullerin ilki olan Nuh Aleyhisselamın bin seneye yakın ömründe davet ettiği şeydir. Bizim bu dinimiz, geçmiş şeriatların ve dinlerin hepsinin hükmünü kaldırmış olduğundan, onlardaki ibadetler, muameleler gibi bizim dinimizde bilinen hükümler hakkında tafsilat yoktur. Bununla birlikte, Kavmi arasında 950 sene kalan Nuh aleyhisselam zamanını, büyük önem verdiği Tevhide davet ile geçirmiştir. Buna rağmen kavmi bu davetten yüz çevirmiştir. Allah Azze ve Celle bunu şöyle beyan eder;
“Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved'den, Suvâ'dan,
Yeğûs'tan, Ye'ûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin!”(Nuh 23)
Bu kesin delil, Hak İslam’a davet edenlere gereken en önemli şeyin; daima tevhide davete önem vermek olduğunu gösteriyor. Bu Allah Teala’nın; “Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur.”(Muhammed 19) kavlinin manasıdır.
İşte bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulanan ve öğretilen sünneti idi. Uygulamasına gelince, fazla araştırmaya gerek yok, zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke dönemindeki daveti; kavmini Allah’a ortak koşmadan kulluğa davet etmeye münhasır idi.
Öğretimine gelince; Buhari ve Müslim’de geçen, Enes Bin Malik radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste bu varit olmuştur; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz Radıyallahu anh’ı Yemen’e gönderirken;
“Onları davet edeceğin ilk şey, Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek olsun. Eğer sana itaat ederlerse şöyle devam et…” buyurmuştur.1 Allah’ın izniyle bu bilinen meşhur bir hadistir.
O halde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabına nereden başlayacaklarını emretmiştir. O da; tevhide davet etmektir. Şüphesiz burada dilleri üzere olduğu için kendilerine tebliğ edileni anlayan o müşrik Araplar ile, “la ilahe illallah” demeye davet edilmelerine gerek görülmeyen Müslüman Arapların çoğunluğu arasında büyük bir fark vardır. Zira onlar bunu mezheplerinin, tariklerinin, akidelerinin ihtilafına göre söylüyorlar. Hepsi de “La ilahe illallah” diyor, lakin onların çoğunun bu hoş kelimenin manasını anlamaya ihtiyaçları vardır. İşte bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “La ilahe illallah” demeye davet ettiğinde
1 Buhari(1395) Müslim(19) Ebu Davud(1584) Tirmizi(625)
kibirlenip yüz çeviren ilk Arapların farkının özüdür. Bu Kuran’da açıkça belirtilmiştir.2
Niçin büyükleniyorlardı?... Çünkü onlar bu kelimenin manasının Allah’a ortak edinmemek, yalnız Allah’a ibadet etmek olduğunu anlıyorlardı. Hâlbuki kendileri Allah’tan başkasına ibadet ediyorlar, Allah’tan başkasına sesleniyorlar, Allah’tan başkasından yardım istiyorlar, Allah’tan başkası adına yemin edip adakta bulunuyorlar, Allah’tan başkasına tevessül ediyorlar, O’ndan başkası adına kurban kesiyorlar ve O’ndan başkasının hükmüyle hükmediyorlardı…
Onların yapmış oldukları şirk vesileleri bilinen şeylerdi. Bununla birlikte, bu “La ilahe illallah” kelime-i Tayyibe’sinin, onların bütün bu işlerden uzaklaşmalarını
2 Şu ayetlere işaret ediyor; “Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı. Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.”(Saffat 35-36)
gerektirdiğini, bunların “La ilahe illallah” kelimesinin manasına ters olduğunu iyi biliyorlardı.
Bugünkü Müslümanların Çoğu La ilahe illallah’ın Manasını İyi Anlamıyor!
Bugünkü Müslümanların çoğunluğuna gelince, onlar Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ediyorlar, fakat manasını iyi anlamıyorlar. Bilakis tam tersi, değiştirilmiş bir mana ile anlıyorlar.
Buna bir misal vermek gerekirse, birisi3 bir risale yazıp “La ilahe illallah” kelimesini “La Rabbe illallah” kelimesiyle açıklamıştır. İşte bu mana, müşriklerin de iman ettiği, üzerinde oldukları manadır. Buna rağmen bu imanları fayda vermemiştir. Allah Teala buyuruyor ki;
“And olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah..." derler.”(Lokman 25)
3 Elli sene önce Suriye’deki Şazeliyye tarikatı şeyhlerinden Şeyh Muhammed el-Haşimidir.
Müşrikler, bu kainatın yaratıcısı olduğuna, O’nun ortağı olmadığına iman ediyorlardı. Lakin onlar, ibadetlerinde Allah’a ortaklar ediniyorlardı. Rabbin bir oluşuna inanıyorlar, fakat birçok mabutlar itikat ediyorlardı. Bu yüzden Allah bu itikadı, kendisinden başkasına ibadeti reddetmiştir; “O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler.”(Zümer 3)
Müşrikler, “La ilahe illallah” demenin, kendilerinin Allah’tan başkasına ibadet etmekten uzaklaşmalarını gerektirdiğini biliyorlardı. Bugünkü Müslümanların çoğunluğu ise, “La ilahe illallah” kelime-i tayyibesini “La Rabbe illallah” olarak tefsir etmişlerdir. Müslüman, “la ilahe illallah” deyip de Allah ile beraber başkasına ibadet ederse, zahiren Müslüman olsa da, akide olarak müşriklerden farkı kalmaz. Zira o, bu kelimeyi zahiren telaffuz etmiş olur ve Müslümanlığı lâfzîdir. İşte bu bize Tevhide daveti, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilmeyene delili sunmayı vacip
kılıyor. Çünkü o kimse söylediği kelimeye muhalefet etmektedir. Müşrik ise, “La ilahe illallah” demekten yüz çevirerek ne zahiren ne batınen Müslüman olmuyordu. Ama bugünkü Müslümanların çoğunluğuna gelince, onlar Müslümanlardır. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
“Bu kelimeyi söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak söyledikleri sözün hakikati hakkındaki hesapları Allah’a aittir.”4
Bunun için – ki bu benden nadiren sadır olur – diyorum ki; bugün birçok Müslümanların bu kelime-i Tayyibe’yi kötü anlamaları sebebiyle düştüğü durum, bu kelimeyi anlayıp ta iman etmeyen ilk cahiliyedeki Arapların durumundan beterdir. Bugünkü Müslümanların çoğunluğu, itikat etmedikleri şeyi
4 Buhari(25) Müslim(22) Abdullah Bin Ömer r.a.’dan.
söylüyorlar, manasına hakkıyla iman etmedikleri halde “La ilahe illallah” diyorlar.5 Bu yüzden inanıyorum ki, Müslüman davetçilere gereken ilk şey, bu kelimenin ve manasının açıklanması etrafında önce özetle, sonra tafsilatla bu kelime-i tayyibenin gerektirdiklerini, bütün ibadet çeşitlerinin yalnız Allah’a has kılınmasını anlatmalarıdır. Allah Teala müşriklerin şöyle dediklerini anlatır;
“Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler.”(Zümer 3)
Böylece “La ilahe illallah” kelime-i Tayyibesi, bütün ibadetlerde Allah’tan
5 Kabirlere tapıyorlar, Allah’tan başkası için kurban kesiyorlar, ölülere dua ediyorlar. Bu Rafızîlerde, sufilerde ve tarikat ehlinin itikadında vaki olan bir gerçektir. Kabirleri haccederler, şirk binaları yapıyorlar, oraları tavaf ediyorlar, Salihlerle istiğase yapıyorlar ve onlar adına yemin ediyorlar. Bunlar onların akidelerinde sabit olan şeylerdir.
başkasına yönelmenin küfür olduğunu belirtiyor. Bunun için bugün diyorum ki; Müslümanların cemaatleşmesinin sonra da onları bu Kelime-i Tayyibenin manasını anlamamış olarak dalalette bırakmak mutlak olarak bir faydası yoktur. Bu onlara ahiretten önce bu dünyada bile fayda vermez.
Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu kavlini biliriz; “Kim kalbinden ihlas ile Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederse Allah onun bedenini cehennem ateşine haram kılar.” Diğer bir rivayette; “Cennete girer” buyrulmuştur.6
Bu, o kelimeyi ihlâs ile söyleyene, azab dokunduktan sonra olsa bile cennete girme imkanını garantiliyor. Bu kelimeye doğru şekilde inanan, işlemiş olduğu günahların cezasını çekse de sonunda varacağı yer cennettir. Bu kelime-i tayyibeyi diliyle söyleyen fakat iman kalbine
6 Ahmed(5/236) İbni Hibban(4) Elbani es-Sahiha(3355)
girmeyen, bundan dünyada Müslümanlar tarafından öldürülmekten, Müslümanların – eğer varsa - kuvvetinden ve sultasından kurtulsa da, ahirette hiçbir fayda göremez. Ancak bu kelimeyi söyleyen, öncelikle bu kelimenin manasını anlayıp, ikinci olarak ta bu manaya itikat ederse başkadır. Zira yalnız anlamak yeterli değildir, bu anlayışa imanı da eklemek gerekir. İşte bu noktadan insanların çoğu gafildir! Mümin olabilmek için, bu iki işi; anlamak ve imanı birleştirmek gerekmektedir. Böyledir, çünkü Yahudi ve Hıristiyanlardan ehli kitabın çoğu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Sadık bir Rasul olduğunu, risalet ve nübüvvet davasında doğru olduğunu biliyorlardı. Rabbimiz Azze ve Celle bunu bildiklerine şahitlik ediyor;
“O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar.”(Bakara 146) Lakin bu tanıyış ve bilişleri onlara Allah’tan bir şey kazandırmamıştır… Neden mi? Çünkü onlar O’nu risalet ve nübüvvet davasında tasdik etmediler. Zira iman,
bilmekten öte bir şeydir. Sadece bilmek yetmez. Bilakis, bilmeyi, inanmayı ve itaati birleştirmek zorunludur. Allah Azze ve Celle buyurur ki;
“Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”(Muhammed 19)
Bunun üzerine; Müslüman diliyle; “La ilahe illallah” der, bu kelimeyi tafsilatıyla bilir, doğrular ve iman ederse, az önce geçen hadistekini tasdik etmiş olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, buna şöyle işaret eder; “Kim la ilahe illallah derse, bela ve sıkıntıdan kendini kurtarır.”7 Yani bu kelimenin manasını anladıktan sonra cehennemde ebedi kalmaktan kurtulur. Zihinlerde iyice
7 Ebu Said el-A’rabi Mucem’de, Ebu Nuaym Hilye’de(5/46) Taberani Evsat’ta(6533) Ebu Hureyre r.a.’den rivayet ettiler. Bkz.: es-Sahiha(1932)
yerleşmesi için tekrar ediyorum; onun iktizası olan; Salih amellerle kemale erdirmek ve günahlara son vermek gerçekleşmemişse de, o büyük şirkten kurtulmuştur. İmanın kalbe ait amellerde gerekli şartını yerine getirmiş, zahirde ise – bazı ilim ehlinin bu meselede geniş izahlara muhtaç olan içtihadına göre Allah’ın dilemesine kalmıştır8 – işledikleri günahlar veya terk ettikleri vacipler miktarında cehenneme girer, sonra bu kelime veya Allah’ın af ve lütfü onu kurtarır. Bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Kim la ilahe illallah derse, bela ve sıkıntıdan kendini kurtarır” kavlinin manasıdır.
Onu diliyle söyleyip, manasını anlamayana veya anlayıp da manasına inanmayana gelince; onun “la ilahe illallah” demesi, eğer İslami hüküm gölgesinde yaşıyorsa sadece dünyada fayda verir. Ama ahirette bir faydası olmaz.
8 Bu selefi Salihin akidesidir. Bizimle hariciler ve mürcieleri ayırmaktadır.
İşte bu yüzden, İslam toplumu oluşturmak ve Allah’ın indirdiği ile hükmeden Müslüman devleti kurmak için çalışan bütün cemaatlerin ve grupların gayret merkezi Tevhide davet olmalıdır. Bu cemaatler ve taifeler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in başladığı şeyle başlamadıkça, gayretlerini buna odaklamadıkça, istedikleri gayeyi gerçekleştirmeleri mümkün olmaz.
İbadet, Süluk, Muamelat ve Ahlak’ta Şer’î Hükümleri İhmal Etmeden Akideye Önem Vermenin Gerekliliği:
En önemli olanı ve ehemmiyeti daha az olanı açıklayarak tembihe dönüyorum; kastettiğim davetçilerin sadece bu Kelime-i Tayyibe’ye ve manasını anlamaya davete yönelmesinden sonra Allah Azze ve Celle’nin dinini kemale erdirerek üzerimizdeki nimetini tamamlayacağı değildir. Aksine, bu davetçilerin İslam’ı bölünmez bir bütün olarak yüklenmeleri gerekir. Ben bunu özetle açıkladıktan sonra diyorum ki; gerçek İslam davetçileri, İslam ile gelen en önemli şeylere ehemmiyet verirler. Bu da “La ilahe illallah” Kelime-i Tayyibe’sinden kaynaklanan sahih akideyi Müslümanların kavramasıdır. Bakışları bu açıklamaya yönlendirmekle, “La ilahe illallah kelimesinin manasını Müslümanların Mabud olarak sadece Allah vardır şeklinde anlamalarını” kastetmiyorum! Bilakis, ibadetlerin Rabbimiz Azze ve Celle’ye olması gerektiği gibi, kulun bunlarda, Allah’ın kullarından birine yönelmemesi de
gereklidir. Bu tafsilatlı mana Kelime-i Tayyibe’de mevcuttur. İcmali olarak izah yeterli olmayacağı için misal vermek yerinde olur.
Gerçek muvahhid Müslümanlardan çoğu, ibadetlerinden hiçbirinde Allah’tan başkasına yönelmezler. Zihinlerinde pek çok fikirler geçer. Sahih akide ise, Kitap ve Sünnet’te zikredilenlerdir. Bu muvahhidlerin çoğu birçok ayetler ve hadislerle akidelerini sağlamlaştırmışlardır. Bunlar Allah’a imanın kemalindendir.
Mesela; Allah’ın mahlûkatı üzerinde olduğuna inanmak akidesine gelelim. Ben tecrübeyle biliyorum ki, pek çok muvahhid selefi kardeşlerimiz bizimle beraber, Allah’ın arş üzerine istivasına tevil etmeden ve keyfiyet tayin etmeden inanırlar. Lakin onlar, muasır Mutezile, Cehmiye, Maturidiye veya Eşariye ekollerine mensup birisiyle karşılaştıklarında, ayetin manasını anlamadan zahirindeki şüphe ile vesveseye düşüyor, akidesini bozuyor ve ondan çok uzaklara sapıyor… Neden mi? Çünkü o,
her yönden sahih akideye sarılmadığından, Allah’ın Kitabında ve Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinde beyan edilen şeylerde çelişkiye düşmektedir. O zaman Muasır Mutezilî;
“Allah Teala; “Emin misiniz o göktekinden;”(Mülk 16) buyuruyor. Siz de; “Allah Semadadır” diyerek mabudunuza mahlûk olan sema içinde yer tayin ediyorsunuz” diyerek önündekilere şüphe atar.
Pek Çoğunun Zihinlerinde Açıklığa Kavuşturamadığı Sahih Akide’nin Açıklanması:
Bu misal vesilesiyle, Selefiyye akidesine inanan birçok kimsenin ve bu meselede Eşari, Maturidi veya Cehmiye gibi diğer akidelere tabi olanların da zihinlerinde açık olmayan tevhid akidesini bütün gerekleriyle açıklamak istiyorum.
Bu misal ile, bizimle beraber Kitap ve Sünnete davete katılmayı düşünen ve bu meselede zorlanan bazı davetçilere göndermede bulunuyorum. Geçen açıklamaların sebebi; ilk Cahiliye müşriklerinin “La ilahe illallah” demeye davet edildiklerinde, onların bu kelimenin manası bilmeleri sebebiyle yüz çevirmelerinin, bugünkü Müslümanların çoğunun bu kelimeyi doğru manasını bilmeden söylemelerinden farklı olmasıdır. Bu özdeki fark, şuan Allah’ın bütün mahlûkatından yüksekliğine inanma akidesi
misalinde de gerçekleşmiştir. Bu, izaha muhtaç olup, Müslümanın
“Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.”(Taha 5) ayetindeki ve “Yerdekilere merhamet edin ki semadaki size merhamet etsin”9 hadisindeki “fî” edatının zarfiyet (içindelik) manasında olmadığını bilmeden itikat etmesi yeterli değildir. Buradaki “fî” edatı; Allah Teala’nın; “Emin misiniz o göktekinden;”(Mülk 16) ayetindeki gibidir ve “alâ” (üzerinde) anlamındadır. Bunun delilleri çoktur. Onlardan biri de az önce geçen ve insanların dilinde meşhur olan, tariklerinin çokluğuyla – elhamdülillah - sahih olan hadistir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “yerdekilere merhamet edin” kavlinde kastedilen, yerin içinde olan haşarat değil, yerin üzerinde olan insan ve hayvanlardır. Bu da; “Semadaki (yani
9 Ebu Davud(4941) Tirmizi(1925) Elbani es-Sahiha(925)
semanın üzerindeki) size merhamet etsin” kavline uygundur. Hak davete icabet etmek isteyenler için bundan daha açık bir misal vermek gerekirse, meşhur ve bilinen, koyun çobanı cariye hadisi buna uygundur; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ona; “Allah nerede?” diye sorduğunda; “Semada” demişti.10
Bugün el Ezher’in büyük şeyhlerine “Allah nerede?” diye sorsan, sana; “Her yerdedir(!)” diyeceklerdir. Halbuki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sorusuna cariye; “Semadadır” diye cevap vermiş ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ikrar etmiştir… Niçin mi? Çünkü o cariye, fıtratına göre cevap vermiştir. Kötülüklerle kirlenmemiş selefî muhitte yaşıyordu ve bir takım kişilere has kılınmayan, erkeklerin de kadınların da faydalandığı, herkese açık olan, -bugünkü tabirle; - Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in insanlara ışık saçan
10 Müslim(537) Ebu Davud(930) Nesai(1/14-18) Muaviye Bin el Hakem es Sülemi r.a.’den.
medresesinden çıkmıştı. Bu yüzden koyun çobanı akidesini bilmiştir. Zira o Kitap ve Sünnet ile gelen sahih akidesini, kötü muhitin etkisiyle kirletmemişti. Kitap ve Sünneti bildiğini iddia edenlerin çoğu bu akideyi, Rabbinin nerede olduğunu bilmez! Hâlbuki bu, Kitap ve Sünnet’te zikredilmiştir.
Diyorum ki; Bugün Müslümanlar arasında bir çobana veya cemaate bunu sorsan bu kadar net bir cevap bulamazsın, cevabında çoğunun karıştırdığı gibi, kafası karışır. Ancak Allah’ın rahmet ettiği müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır!
AYETLERİN AÇIKLANMASINA OLAN İHTİYAÇ
Öyleyse, Tevhide davet ve onun insanların kalplerinde sabitleştirilmesi, ilk dönemde olduğu gibi ayetleri açıklamadan geçmememizi gerektiriyor. Zira onlar;
Öncelikle; Arapça ibareleri kolayca kavrıyorlardı.
İkinci olarak da; felsefe ve kelam ilminden kaynaklanan sapmalar ile akideleri bozulmamış, selim akideye zıt şeyler ortaya çıkmamıştı. Bugün bizler ilk Müslümanların üzerinde olduğu şeye tamamen muhalif şeyler koyduk. O günkü durumun bugünkü gibi olduğunu ve o gün sahih akideye davetin bugünkünden daha zor olduğunu düşünmemiz uygun olmaz. Bu misali iki keçinin inatlaşmayacağı şekilde açıklayacağım inşallah;
Onların kolaylıklarından biri; O zaman sahabeler hadisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bizzat işitiyorlar, sonra
Tabiiler sahabeden bizzat işitiyorlardı. İlk üç asrın üstünlüğüne şehadet edildiğinden burada duruyoruz.
Ve soruyoruz; orada hadis ilmi diye bir şeyin ismi var mıydı?
Cevap; hayır.
Cerh ve Ta’dil ilmi diye bir şeyin ismi var mıydı?
Cevap; hayır.
Ama şuan bu ikisi, ilim talibi için zorunlu olan, hadisin sahihliğini ve zayıflığını bilmenin mümkün olması için farzı kifaye olan iki ilimdir. İş, sahabelerde olduğu gibi kolay değildir. Zira sahabeler hadisi, haklarında Allah’ın şahitlik edip temize çıkardığı sahabelerden alıyorlardı. O gün ilmin saf oluşu ve kaynağının sağlam oluşu sebebiyle kolay olan, bugün kolay değildir. Bunun için, Müslümanları bugün kuşatmış olan zorluklara uygun
olarak, bu işe önem vermek artık kaçınılmazdır. Zira ilk Müslümanlar, müşküllere sebep olan bidatçilerin, sahih akideden ve hak yoldan çeşitli isimler altında sapanların şüpheleriyle akideleri kirlenmemişti. Yalnızca Kitap ve Sünnete daveti de böyle zannedenler, bu işin kelam ilmine dâhil olduğunu iddia ederler.
Bu konuda varit olmuş sahih hadislerden bazısını zikretmemiz yerinde olur; onlardan biri şudur; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Onlardan biri için elli kişilik ecir vardır.” Dediler ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Bizden mi yoksa onlardan elli kişi mi?” buyurdu ki; “Sizden”11
11 Taberani(10/255) İbni Mesud r.a.’dan. Bunun Ukbe Bin Gazvan r.a.’den bir şahidini Bezzar(7/282-Zevaid) rivayet etmiştir. Ebu Salebetul Huşeni r.a.’den diğer bir şahidini Ebu Davud(4341) rivayet etmiştir. Bkz.: Elbani es-Sahiha(494)
Bu, bugün İslam’ın ilk zaman da olmadığı kadar garip oluşunun şiddetindendir. Şüphe yok ki, ilk zamandaki gariplik, açık şirk ile her türlü şaibeden temiz olan tevhid ve apaçık küfür ile sadık iman arasında idi. Bu gün ise, problem Müslümanların kendileri arasındadır. Pek çoğunun tevhidi şaibelerle dolu ve ibadetlerinde Allah’tan başkasına yöneldikleri halde iman iddia ederler. Öncelikle bundan uyanış gerekiyor.
İkinci olarak; bazı insanların; “Biz tevhidden başka merhaleye; siyasi çalışmaya geçmek zorundayız” demesi yakışmaz. Zira İslam’ın daveti, öncelikle hakka davettir. Şöyle de dememeliyiz; “Biz Arabız, Kur’an bizim dilimizde inmiştir” Halbuki, hatırlayalım ki, Araplar bugün, lügatlerinden uzaklaşmış olmaları sebebiyle, Araplaşmış acemlerin aksidir. Bu da, Rablerinin Kitabından, peygamberlerinin sünnetinden uzaklık demektir. Farz edelim ki bizler Arabız ve İslam’ı doğru anladık, yine de bize siyasi çalışma yapmamız, insanları siyasi
harekete geçirmemiz, onları siyasetle meşgul edip üzerlerine vacip olan; akide, ibadet, muamele ve gidişat olarak İslam’ı kavramaktan alıkoymamız gerekmez. Ben bu toplulukların, akide, ibadet, gidişat ve bunların üzerine eğitim olarak, İslam’ı doğru şekilde anladıklarına inanmıyorum.
Değişimin Esası Tasfiye ve Terbiye Metodudur:
Bunun için değişim kaidesi olarak iki esas nokta üzerinde yoğunlaşmakta ısrar ediyorum; Tasfiye ve Terbiye. Bu iki işin birlikte yürütülmesi kaçınılmazdır. Bir beldede tasfiyeden bir çeşit bulunsa, o akidedir ve haddi zatında büyük bir iştir. İbadete gelince, mezheplerin sıkıntısından kurtulmaya ve sahih sünnete göre amele dönülmesine muhtaçtır. İslam’ı her yönden doğru olarak kavrayan büyük âlimler olmuştur. Lakin ben, tek başıma veya iki kişi, üç, on veya yirmi kişi olarak gereken tasfiye işini ikame etmemizin mümkün olacağına inanmıyorum. İslam, sonradan giren her şeyden; akideye, ibadete, sülûka giren şeylerden tasfiye edilmelidir. Bu ise, azınlık tarafından güç yetirilemeyecek bir iştir. Bunun etrafında tasfiyeyi ikame edecek kimselerin sahih eğitim(terbiye) üzere yetiştirilmesi gereklidir. Tasfiye ve Terbiye, şuan iki büyük eksikliktir.
Bu yüzden İslami toplumda siyasi hareket, bu iki zirve nokta gerçekleştirilmezse, kötü eserlerin kanunu ile hükmetmek olacaktır. Nasihate gelince; meşveret sonucunda, lügatin gereklerinden uzak şer’i zabıtlardan çıkarılan kanunla hükmedilen bir beldede, siyasi hareket mahallinde, delili tebliğ etmek için ve vicdanı rahatlatmak için olur.
İnsanların akidesini, ibadetlerini, gidişatlarını ve muamelelerini düzeltmelerine fayda verecek şeylerle meşgul olmamız, nasihattendir.
Bazıları, bizim tasfiye ve terbiye işini bütün İslam cemaatlerinde uygulamak istediğimizi zannediyor! Bunu ne düşündük, ne de rüyamızda gördük. Zira bunun gerçekleşmesi hayaldir. Çünkü Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.”(Hud 118)
Onlar, Rabbimiz Teala’nın bu kavlini kendilerinde gerçekleştirmiyorlar. Ancak İslam’ı doğru anlayıp, kendilerini ve etraflarındakileri bu sahih İslam üzere yetiştirirlerse o başka…
Siyasî İşlerle Kimler ve Ne Zaman İlgilenir?
Şuan siyasi çalışma – inkar etmesek de – bir meşguliyettir. Ancak bir anda mantık kanununa göre zincirleme olacağına inanıyoruz; önce akideyle başlarız, sonra ibadet ve gidişat tashih edilir ve bundan sonra eğitim gelir. Akabinde şer’i anlayışla siyaset merhalesine gireceğimiz günün gelmesi kaçınılmazdır. Zira siyasetin manası; ümmetin işlerini idare etmektir.
Peki, ümmetin işlerini kimler idare eder? Fırka kurucusu olan veya bir hareket idarecisi olan veya bir cemaatin yönlendirmesiyle hareket eden Zeyd, Bekir ya da Amr değil!
Bu iş, Müslümanların biat ettiği, siyaseti ve idareciliği bilmesi gereken veliyyül emr’e özeldir. Müslümanlar – bugün olduğu gibi – birbirlerine meydan okumazlarsa, her idareci yetkisi oranında
idareci olur. İşlerde kendimiz meşgul olmamıza gelince, onu hakkıyla bildiğimizi farz etsek bile, bu bildiğimizden faydalanamazdık. Çünkü bizler onun idaresine geçemez, ümmetin idaresinde karar sahibi olamazdık. Bu üzerine düşülmeyecek kadar abestir.
Misal verelim; pek çok İslam beldesinde Müslümanlara karşı savaş vardır. Bizler, idaresi kendisine biat edilmiş İmama vacip olan cihad hükmüne sahip değilken, Müslümanların hamasetini oraya yönlendirmemizin faydası olur muydu?
Bu işte fayda yoktur. Vacip değildir demiyoruz. Lakin diyoruz ki; her iş vaktine göredir. Bunun için biz kendimizle meşgul olmalıyız, başkalarını bizim davetimize katılmaya, İslam’ı doğru şekilde anlatmaya, sahih eğitime çağırmalıyız.
Ama hamaset (teşvik) işlerine gelince, bu, Müslümanların yükümlü olduğu bütün vaciplere davet anlayışında, akideyi tashih, ibadetleri ve gidişatı tashih gibi farzı ayn
olan işlerde temkinden uzaklaştıracaktır. Diğer işlere gelince, bunların bazısı, bugün ilmihal denilen fıkıh gibi, ehl-i hal vel-akdin mesuliyetinde olan siyasi çalışmalar gibi, kifayedir.(yani bir kısım insanların yapmasıyla diğer insanlardan yükümlülük düşer) Ama ehl-i hal vel-akd olmayan fertler, insanların çoğunluğunu daha önemli işlerden alıkoyar, böylece sahih bilgiden uzaklaşırlar. Bu, bugün İslami cemaat ve fırkalardan çoğunun elinin uzandığı şeydir. Onlar, Müslüman gençleri sahih akide ve sahih ibadetler üzere eğitmeden cemaatlerini kalabalıklaştırıyorlar. Bu davetçilerin bazısı siyasi çalışmalarla meşgul oluyor, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen parlamentolara girmeye çalışarak daha önemli şeylerden uzaklaşıyorlar.
Müslüman’ın vicdanının rahatlaması veya bu acı durumu değiştirmeye iştirake gelince, deriz ki; her Müslüman’ın elinden geleni yapması gerekir. Âlim olanın üzerine düşen, âlim olmayana gerekmez. Allah, Kitabıyla nimetini tamamlamış, O’nu
müminlere düstur kılmıştır. Bu yüzdendir ki şöyle buyuruyor; “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.”(Enbiya 7 ve Nahl 43)
Allah, İslam toplumunu ikiye taksim etmiştir; âlimler ve âlim olmayanlar. Her birine ayrı vazifeler vermiştir. Âlim olmayanlara ilim ehline sormaları, âlimlere de kendilerine sorulanı cevaplamaları düşer. Bu vacipler şahıslara göre değişir. Bugün âlim olana, gücü yettiği kadarıyla hakka davet etmesi, âlim olmayanın da, kendisi ve eşi, çocukları gibi mesul oldukları hakkında önemli şeyleri sormaları gerekir. Bu iki sınıftan her bir Müslüman, gücü yeteni yaparsa kurtulur. Zira Allah buyuruyor ki; “
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.”(Bakara 286)
Maalesef bizler tarihin benzerine şahit olmadığı, kâfirlerin Müslümanlar üzerine üşüşerek hücum ettiği, Müslümanların acı duyduğu dram içinde yaşıyoruz. Aynı
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in meşhur sahih hadisinde haber verdiği gibi;
“Yemek yiyenlerin kazan etrafında üşüşmeleri gibi, diğer milletler üzerinize saldıracaktır.” Dediler ki; “O gün bizler az sayıda mı olacağız ey Allah’ın Rasulü!” buyurdu ki;
“Hayır, o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler selin sürüklediği çer çöp gibi olursunuz. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korkuyu kaldıracak ve kalplerinize vehen atacaktır.” Dediler ki;
“Ey Allah’ın Rasulü! Vehen nedir?” buyurdu ki;
“Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamak”12
12 Ebu Davud(4297) Ahmed(5/287) bkz.: Elbani es-Sahiha(958)
O halde âlimlere gereken, tasfiye ve terbiye hakkında mücahede etmeleri, böylece bütün beldelerde Müslümanlara sahih tevhidi öğretmeleri, akaidi, ibadetleri ve gidişatı tashih etmek yolunda bütün güçleriyle çalışmaları gerekir. Zira onlar, bu güne kadar fırkalara bölünmüş olarak devam eden Yahudilere karşı cihadı tek saf olarak, tek beldede toplamaya güç yetiremezler.
Çünkü onlar, üzerlerine üşüşen düşmanlara engel olan bu cihadı ikame edemezler. Lakin onların ellerinden geldiği kadar şer’i vesilelere tutunmaları gerekir.
Çünkü biz gücümüz yetse bile maddi güce sahip değiliz, fiili harekete gücümüz yetmez.
Çünkü maalesef Müslüman beldelerinde şer’i siyasetle ittifak etmeyen siyasetlerle kurulan hükümetler ve ordular vardır.
Lakin bizler, Allah Teala’nın izniyle az önce bahsettiğimiz bu iki büyük işi; Tasfiye ve Terbiyeyi gerçekleştirebiliriz. Müslüman davetçiler cidden mühim olan bu vacipleri ikame ettikleri zaman, bir beldede siyaset kurmadan ve şer’i siyaset ile ittifak etmeden bu esas üzere toplanırlar. İnanıyorum ki işte o gün onları Allah Teala’nın şu kavli tasdik edecektir;
“O gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir.”(Rum 4-5)
Öyleyse her müslümanın gücünün yettiği kadarıyla çalışması gerekir. Allah kişiye ancak gücünün yettiğini yüklemiştir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen beldelerde, İslam devletinin kurulması ile Sahih tevhid ve ibadetin ikamesi birbirinden ayrılmaz değildir. Çünkü Allah’ın indirdiği ile hükmedilecek şeylerin ilki; tevhidin ikamesidir.
Şüphe yok ki, bazı asırlarda özel durumlar olmuş, uzlete çekilmek, insanlar arasına karışmaktan hayırlı olmuş,
Müslüman Rabbine ibadet etmek, insanların şerrinden korunmak ve onları şerrinden korumak için dağlarda uzlete çekilmiştir. Gerçekten bu konuda pek çok hadis vardır. Abdullah Bin Ömer radıyallahu anhuma’nın rivayet ettiği hadiste buyrulur ki;
“İnsanlar arasına karışıp onların verdiği eziyete sabreden mümin, insanların arasına karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen müminden hayırlıdır.”13
Şüphesiz Müslüman devlet, yeryüzünde Allah’ın hükmünün ikame edilmesine vesiledir. Haddi zatıyla gaye değildir.
Bazı davetçilerin ikame edilmesine güçleri yetmeyen işlere ehemmiyet vermeleri şaşılacak şeylerdendir. Davet
13 Tirmizi(2507) İbn Mace(4032) Buhari Edebul Müfred(388) Ahmed(5/365) bkz.: el-Albani es-Sahiha(939)
etmeleri gereken ve kolay olanı, nefisleriyle mücahede etmeleridir. Müslüman bir davetçinin kendisine tabi olanlara tavsiyesinde dediği gibi; “Siz İslam devletini nefislerinizde kurun, topraklarınızda da kurulacaktır.”
Buna rağmen ona tabi olanların çoğunu bu sözüne muhalefet eder bulmaktayız. Davetlerinde hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu söylüyorlar. Şüphesiz hüküm yalnız Allah’ındır, ortağı yoktur. Lakin bugün onların içinde dört mezhepten birini taklit eden, sonra kendisine sahih sünnet gelince; “Bu benim mezhebime aykırıdır!” diyenler vardır. Sünnet’e tabi olarak Allah’ın indirdiği ile hükmetmek nerede?!
Yine onlar arasında Sufi tarikatına göre Allah’a ibadet edenler bulursun! Peki Allah’ın indirdiği tevhid ile hükmetmek nerede?!
Onlar kendi nefisleri için talep etmediklerini, başkalarından talep ederler(!)
Gerçekten akaidinde, ibadetinde, gidişatında, evinde, çocuklarını eğitmende, alışverişinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmen bundan kolaydır. Hükümlerinin çoğunda Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden, neden kolayı bırakıp zoru alarak kendini zora sokar?!
Bu, iki şeyden birini gösterir; ya kötü eğitilmesi ve kötü yönlendirilmesi, ya da akidesinin kötü oluşu, onu gerçekleştirmeye gücünün yeteceği şeyden yüz çevirtip gücünün yetmeyeceği şeylere ehemmiyet vermesine sebep olmuştur.
Bugüne gelince; tasfiye ve terbiye ile meşgul olup insanları bütün güçle sahih akide ve sahih ibadete davet etmekten başka çare göremiyorum. Allah kişiye ancak gücünün yettiğini yüklemiştir.
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Allah’ın salât ve selamı
peygamberimiz Muhammed’e ve ehli beyti üzerine olsun.14
14 et Tevhid Evvelen Ya Duatul İslam!” adlı eserden özetle.
İÇİNDEKİLER
Mukaddime..................................................2
Soru:.............................................................5
Cevap:..........................................................8
Bugünkü Müslümanların Çoğu La ilahe illallah’ın Manasını İyi Anlamıyor!..........16
İbadet, Süluk, Muamelat ve Ahlak’ta Şer’î Hükümleri İhmal Etmeden Akideye Önem Vermenin Gerekliliği:..............................25
Pek Çoğunun Zihinlerinde Açıklığa Kavuşturamadığı Sahih Akide’nin Açıklanması:..........................................28
AYETLERİN AÇIKLANMASINA İHTİYAÇ.32
Değişimin Esası Tasfiye ve Terbiye Metodudur:.............................................37
EY İSLAM DAVETÇİLERİ!
Te’lif: Allame Nasıruddin el-Albanî (r.a.)
Terceme: Ebu Muaz Seyfullah Erdoğmuş
www.islah.de
ميحرلا نحمرلا للها مسب
Mukaddime
Şüphesiz hamd yalnız Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed Allah'ın kulu ve Rasûlüdür.
"Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)
"Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her
ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir." (en-Nisâ; 4/1),
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)
Bundan sonra, Şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. Her sonradan çıkarılan şey
bid’attir ve her bid’at sapıklıktır. Her sapıklık ta ateştedir.
Umumi ve hususi pek çok faydaları olan bu önemli risale, asrımızın âlimlerinden faziletli şeyh Muhammed Nasıruddin el-Albanî r.a.’in kendisine sorulan bir sorunun cevabıdır. Söz konusu soru, din için gayret sahibi olanların gece gündüz kalbini meşgul eden şu sorudur;
Müslümanların ilerlemesi ve Allah tarafından onların diğer ümmetler arasında layık oldukları mertebeye gelebilmeleri için tutulacak yol nedir?
Allame Elbani bu soruya açık ve detaylı bir cevap vermiştir. Bu cevaba duyulan ihtiyaçtan ötürü neşredilmesini uygun gördük. Allah Teala’dan bunu faydalı kılmasını ve Müslümanları razı olduğu yola hidayet etmesini dileriz Şüphesiz O Cevvad ve Kerimdir.
Soru:
Faziletli Şeyh! Ümmetin, akide ve itikad meselelerinde bilgisizlikleri, metotta ayrılıkları, yeryüzünün birçok yerinde İslam davetinin neşrinde bu ümmetin kendisi ile doğru yolu bulduğu ilk akide ve ilk metodun ihmal edilmesi bakımından düştükleri dini durumunun oldukça acı olduğunu şüphesiz sizler de biliyorsunuz.
Bu üzücü durum, şüphesiz ihlâs sahibi kimselerde bu durumu değiştirmek ve yanlışları ıslah edip düzeltmek gibi bir gayreti doğurmuştur. Şu kadar var ki onlar bu durumu düzeltmek için uygulanacak yollarda ayrılık içerisindedirler. Bu ayrılıkları ise –şahsınızın da bildiği üzere- akide ve metod bakımından meşreplerinin farklı oluşudur. Bu da İslam ümmetini onlarca yıldan beri ıslah etmek iddiasıyla ortada olan İslami hizip, hareket ve cemaatlerin çokluğunun bir sonucudur. Bununla birlikte bunlar başarılı olamamışlardır, kurtuluşa erişememişlerdir. Hatta bu hareketler
ümmet arasında fitnelerin ortaya çıkmasına, büyük musibetlerin ve darbelerin inmesine sebep olmuştur. Bu da, bu hareketlerin Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrine ve onun getirdiklerine muhalif metotları ve akideleri sebebiyle böyle olmuştur.
Bu hal, Müslümanların - özellikle de Müslüman gençliğin – duruma çare bulma konusundaki şaşkınlıklarında pek büyük bir etki bırakmıştır. Nübüvvet metoduna uymuş olan müminlerin yoluna sımsıkı sarılan, Sahabe, Tabiin ve onlara en güzel şekilde tabi olan âlimlerin anlayışını kendisine örnek edinen Müslüman davetçi, bu durumun düzeltilmesi veya tedaviye katılma yolunda pek büyük bir emanet yüklendiğinin farkındadır.
Şu halde, bu hareketlerin ya da cemaatlerin mensuplarına nasihatiniz nedir?
Bu durumun tedavisinde başarılı olacak ve fayda sağlayacak yollar nelerdir?
Allah Azze ve Celle katında kıyamet gününde Müslüman mesuliyetten nasıl kurtulabilecektir?
Cevap:
Bunun cevabı, önceki peygamberler ve rasullerin metodu olan Tevhide öncelik verip ehemmiyet göstermektir.
“Bu acı durum, bizim aramızda risaletin kemaliyle mevcut oluşu, hak üzere zahir olan bir taifenin sürekli bulunuşu ve insanları akidede, ibadette, gidişatta, metotta, sahih İslam’a davet ediyor olmaları sebebiyle, Cahiliye Araplarına Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönderildiği andaki durumdan daha kötü değildir. İnsanları akide, ibadet, süluk ve metotta sahih İslam’a davet ediniz! Şüphe yok ki, bugün Müslüman taifelerden çoğu, Cahiliye asrındaki Arapların durumuna düşmüştür(!)
Buna binaen deriz ki; ilaç yine aynı ilaç, deva aynı devadır. O da; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in o ilk Cahiliye’dekilere sunduğu çaredir. Bugünkü bütün İslam davetçilerinin, La
ilahe illallah’ın manasını kötü anlamayı bununla tedavi etmeleri, düştükleri kötü duruma o çareyi ve tedaviyi uygulamaları gereklidir.
Bunun manası gerçekten ortadadır. Eğer Allah Teala’nın şu kavlini iyi düşünürsek anlarız; “And olsun ki, Rasulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”(Ahzab 21)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, asrımızın dünyasında ve bütün zamanlarda Müslümanların problemlerine çare sunan en güzel örnektir. Bize de Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in başladığı yerden başlamak, yani öncelikle Müslümanların bozulan akidesini düzeltmek, ikinci olarak ibadetlerini, üçüncü olarak da süluklarını düzeltmek gerekir.
Bu tertip ile, işi “önce en önemli olandan başlamak, sonra diğerlerine geçmek” olarak ayırmayı kastetmiyorum.
Ben ancak, Müslüman davetçilerin buna çok büyük önem vermelerini istiyorum. Müslümanlar derken de haliyle davetçileri kastediyorum. Belki de Müslümanlardan alim olanlar desek daha doğru olur. Zira – maalesef - bugünkü davetçilerin arasına ilim fakiri de olsa her Müslüman girebiliyor, kendilerini İslam davetçisi sayıyorlar. Bütün ilim ve akıl sahipleri katında bilinen şu kaideyi; “bir şeyi kaybetmiş olan onu başkasına veremez” kaidesini hatırlarsak, bugün bakışlar, Müslümanlardan büyük bir taife olduğunu bildiğimiz, kendilerine “davetçiler” diyenlere, yani “Davet Cemaati” veya “Tebliğ Cemaati” adını alanlara yöneliyor. Bununla beraber, onların çoğu Allah Azze ve Celle’nin buyurduğu gibidir; “Fakat insanların çoğu bilmezler."(A’raf 187)
Onların davet yolundan bilinmektedir ki, onlar birinci asla veya en önemli işe, yani; az önce bahsettiğimiz ibadet, akide ve süluka önem vermekten tamamen yüz çeviriyorlar. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, hatta bütün peygamberlerin işe
başlangıç noktası olan ıslahtan yüz çeviriyorlar. Allah Teala buyuruyor ki;
“And olsun ki biz, "Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının" diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik.”(Nahl 36)
Böylece onlar, bütün Müslümanların bildiği gibi, asılların aslıyla ve İslamın rükünlerinden ilk rüknüyle ilgilenmiyorlar. Bu asıl, Değerli Rasullerin ilki olan Nuh Aleyhisselamın bin seneye yakın ömründe davet ettiği şeydir. Bizim bu dinimiz, geçmiş şeriatların ve dinlerin hepsinin hükmünü kaldırmış olduğundan, onlardaki ibadetler, muameleler gibi bizim dinimizde bilinen hükümler hakkında tafsilat yoktur. Bununla birlikte, Kavmi arasında 950 sene kalan Nuh aleyhisselam zamanını, büyük önem verdiği Tevhide davet ile geçirmiştir. Buna rağmen kavmi bu davetten yüz çevirmiştir. Allah Azze ve Celle bunu şöyle beyan eder;
“Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved'den, Suvâ'dan,
Yeğûs'tan, Ye'ûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin!”(Nuh 23)
Bu kesin delil, Hak İslam’a davet edenlere gereken en önemli şeyin; daima tevhide davete önem vermek olduğunu gösteriyor. Bu Allah Teala’nın; “Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur.”(Muhammed 19) kavlinin manasıdır.
İşte bu, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in uygulanan ve öğretilen sünneti idi. Uygulamasına gelince, fazla araştırmaya gerek yok, zira Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in Mekke dönemindeki daveti; kavmini Allah’a ortak koşmadan kulluğa davet etmeye münhasır idi.
Öğretimine gelince; Buhari ve Müslim’de geçen, Enes Bin Malik radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadiste bu varit olmuştur; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Muaz Radıyallahu anh’ı Yemen’e gönderirken;
“Onları davet edeceğin ilk şey, Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek olsun. Eğer sana itaat ederlerse şöyle devam et…” buyurmuştur.1 Allah’ın izniyle bu bilinen meşhur bir hadistir.
O halde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabına nereden başlayacaklarını emretmiştir. O da; tevhide davet etmektir. Şüphesiz burada dilleri üzere olduğu için kendilerine tebliğ edileni anlayan o müşrik Araplar ile, “la ilahe illallah” demeye davet edilmelerine gerek görülmeyen Müslüman Arapların çoğunluğu arasında büyük bir fark vardır. Zira onlar bunu mezheplerinin, tariklerinin, akidelerinin ihtilafına göre söylüyorlar. Hepsi de “La ilahe illallah” diyor, lakin onların çoğunun bu hoş kelimenin manasını anlamaya ihtiyaçları vardır. İşte bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “La ilahe illallah” demeye davet ettiğinde
1 Buhari(1395) Müslim(19) Ebu Davud(1584) Tirmizi(625)
kibirlenip yüz çeviren ilk Arapların farkının özüdür. Bu Kuran’da açıkça belirtilmiştir.2
Niçin büyükleniyorlardı?... Çünkü onlar bu kelimenin manasının Allah’a ortak edinmemek, yalnız Allah’a ibadet etmek olduğunu anlıyorlardı. Hâlbuki kendileri Allah’tan başkasına ibadet ediyorlar, Allah’tan başkasına sesleniyorlar, Allah’tan başkasından yardım istiyorlar, Allah’tan başkası adına yemin edip adakta bulunuyorlar, Allah’tan başkasına tevessül ediyorlar, O’ndan başkası adına kurban kesiyorlar ve O’ndan başkasının hükmüyle hükmediyorlardı…
Onların yapmış oldukları şirk vesileleri bilinen şeylerdi. Bununla birlikte, bu “La ilahe illallah” kelime-i Tayyibe’sinin, onların bütün bu işlerden uzaklaşmalarını
2 Şu ayetlere işaret ediyor; “Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı. Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.”(Saffat 35-36)
gerektirdiğini, bunların “La ilahe illallah” kelimesinin manasına ters olduğunu iyi biliyorlardı.
Bugünkü Müslümanların Çoğu La ilahe illallah’ın Manasını İyi Anlamıyor!
Bugünkü Müslümanların çoğunluğuna gelince, onlar Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ediyorlar, fakat manasını iyi anlamıyorlar. Bilakis tam tersi, değiştirilmiş bir mana ile anlıyorlar.
Buna bir misal vermek gerekirse, birisi3 bir risale yazıp “La ilahe illallah” kelimesini “La Rabbe illallah” kelimesiyle açıklamıştır. İşte bu mana, müşriklerin de iman ettiği, üzerinde oldukları manadır. Buna rağmen bu imanları fayda vermemiştir. Allah Teala buyuruyor ki;
“And olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah..." derler.”(Lokman 25)
3 Elli sene önce Suriye’deki Şazeliyye tarikatı şeyhlerinden Şeyh Muhammed el-Haşimidir.
Müşrikler, bu kainatın yaratıcısı olduğuna, O’nun ortağı olmadığına iman ediyorlardı. Lakin onlar, ibadetlerinde Allah’a ortaklar ediniyorlardı. Rabbin bir oluşuna inanıyorlar, fakat birçok mabutlar itikat ediyorlardı. Bu yüzden Allah bu itikadı, kendisinden başkasına ibadeti reddetmiştir; “O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler.”(Zümer 3)
Müşrikler, “La ilahe illallah” demenin, kendilerinin Allah’tan başkasına ibadet etmekten uzaklaşmalarını gerektirdiğini biliyorlardı. Bugünkü Müslümanların çoğunluğu ise, “La ilahe illallah” kelime-i tayyibesini “La Rabbe illallah” olarak tefsir etmişlerdir. Müslüman, “la ilahe illallah” deyip de Allah ile beraber başkasına ibadet ederse, zahiren Müslüman olsa da, akide olarak müşriklerden farkı kalmaz. Zira o, bu kelimeyi zahiren telaffuz etmiş olur ve Müslümanlığı lâfzîdir. İşte bu bize Tevhide daveti, “La ilahe illallah” kelimesinin manasını bilmeyene delili sunmayı vacip
kılıyor. Çünkü o kimse söylediği kelimeye muhalefet etmektedir. Müşrik ise, “La ilahe illallah” demekten yüz çevirerek ne zahiren ne batınen Müslüman olmuyordu. Ama bugünkü Müslümanların çoğunluğuna gelince, onlar Müslümanlardır. Zira Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
“Bu kelimeyi söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak söyledikleri sözün hakikati hakkındaki hesapları Allah’a aittir.”4
Bunun için – ki bu benden nadiren sadır olur – diyorum ki; bugün birçok Müslümanların bu kelime-i Tayyibe’yi kötü anlamaları sebebiyle düştüğü durum, bu kelimeyi anlayıp ta iman etmeyen ilk cahiliyedeki Arapların durumundan beterdir. Bugünkü Müslümanların çoğunluğu, itikat etmedikleri şeyi
4 Buhari(25) Müslim(22) Abdullah Bin Ömer r.a.’dan.
söylüyorlar, manasına hakkıyla iman etmedikleri halde “La ilahe illallah” diyorlar.5 Bu yüzden inanıyorum ki, Müslüman davetçilere gereken ilk şey, bu kelimenin ve manasının açıklanması etrafında önce özetle, sonra tafsilatla bu kelime-i tayyibenin gerektirdiklerini, bütün ibadet çeşitlerinin yalnız Allah’a has kılınmasını anlatmalarıdır. Allah Teala müşriklerin şöyle dediklerini anlatır;
“Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler.”(Zümer 3)
Böylece “La ilahe illallah” kelime-i Tayyibesi, bütün ibadetlerde Allah’tan
5 Kabirlere tapıyorlar, Allah’tan başkası için kurban kesiyorlar, ölülere dua ediyorlar. Bu Rafızîlerde, sufilerde ve tarikat ehlinin itikadında vaki olan bir gerçektir. Kabirleri haccederler, şirk binaları yapıyorlar, oraları tavaf ediyorlar, Salihlerle istiğase yapıyorlar ve onlar adına yemin ediyorlar. Bunlar onların akidelerinde sabit olan şeylerdir.
başkasına yönelmenin küfür olduğunu belirtiyor. Bunun için bugün diyorum ki; Müslümanların cemaatleşmesinin sonra da onları bu Kelime-i Tayyibenin manasını anlamamış olarak dalalette bırakmak mutlak olarak bir faydası yoktur. Bu onlara ahiretten önce bu dünyada bile fayda vermez.
Biz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şu kavlini biliriz; “Kim kalbinden ihlas ile Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederse Allah onun bedenini cehennem ateşine haram kılar.” Diğer bir rivayette; “Cennete girer” buyrulmuştur.6
Bu, o kelimeyi ihlâs ile söyleyene, azab dokunduktan sonra olsa bile cennete girme imkanını garantiliyor. Bu kelimeye doğru şekilde inanan, işlemiş olduğu günahların cezasını çekse de sonunda varacağı yer cennettir. Bu kelime-i tayyibeyi diliyle söyleyen fakat iman kalbine
6 Ahmed(5/236) İbni Hibban(4) Elbani es-Sahiha(3355)
girmeyen, bundan dünyada Müslümanlar tarafından öldürülmekten, Müslümanların – eğer varsa - kuvvetinden ve sultasından kurtulsa da, ahirette hiçbir fayda göremez. Ancak bu kelimeyi söyleyen, öncelikle bu kelimenin manasını anlayıp, ikinci olarak ta bu manaya itikat ederse başkadır. Zira yalnız anlamak yeterli değildir, bu anlayışa imanı da eklemek gerekir. İşte bu noktadan insanların çoğu gafildir! Mümin olabilmek için, bu iki işi; anlamak ve imanı birleştirmek gerekmektedir. Böyledir, çünkü Yahudi ve Hıristiyanlardan ehli kitabın çoğu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in Sadık bir Rasul olduğunu, risalet ve nübüvvet davasında doğru olduğunu biliyorlardı. Rabbimiz Azze ve Celle bunu bildiklerine şahitlik ediyor;
“O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu o peygamberi oğullarını tanır gibi tanırlar.”(Bakara 146) Lakin bu tanıyış ve bilişleri onlara Allah’tan bir şey kazandırmamıştır… Neden mi? Çünkü onlar O’nu risalet ve nübüvvet davasında tasdik etmediler. Zira iman,
bilmekten öte bir şeydir. Sadece bilmek yetmez. Bilakis, bilmeyi, inanmayı ve itaati birleştirmek zorunludur. Allah Azze ve Celle buyurur ki;
“Bil ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. (Habibim!) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!”(Muhammed 19)
Bunun üzerine; Müslüman diliyle; “La ilahe illallah” der, bu kelimeyi tafsilatıyla bilir, doğrular ve iman ederse, az önce geçen hadistekini tasdik etmiş olur. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, buna şöyle işaret eder; “Kim la ilahe illallah derse, bela ve sıkıntıdan kendini kurtarır.”7 Yani bu kelimenin manasını anladıktan sonra cehennemde ebedi kalmaktan kurtulur. Zihinlerde iyice
7 Ebu Said el-A’rabi Mucem’de, Ebu Nuaym Hilye’de(5/46) Taberani Evsat’ta(6533) Ebu Hureyre r.a.’den rivayet ettiler. Bkz.: es-Sahiha(1932)
yerleşmesi için tekrar ediyorum; onun iktizası olan; Salih amellerle kemale erdirmek ve günahlara son vermek gerçekleşmemişse de, o büyük şirkten kurtulmuştur. İmanın kalbe ait amellerde gerekli şartını yerine getirmiş, zahirde ise – bazı ilim ehlinin bu meselede geniş izahlara muhtaç olan içtihadına göre Allah’ın dilemesine kalmıştır8 – işledikleri günahlar veya terk ettikleri vacipler miktarında cehenneme girer, sonra bu kelime veya Allah’ın af ve lütfü onu kurtarır. Bu Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “Kim la ilahe illallah derse, bela ve sıkıntıdan kendini kurtarır” kavlinin manasıdır.
Onu diliyle söyleyip, manasını anlamayana veya anlayıp da manasına inanmayana gelince; onun “la ilahe illallah” demesi, eğer İslami hüküm gölgesinde yaşıyorsa sadece dünyada fayda verir. Ama ahirette bir faydası olmaz.
8 Bu selefi Salihin akidesidir. Bizimle hariciler ve mürcieleri ayırmaktadır.
İşte bu yüzden, İslam toplumu oluşturmak ve Allah’ın indirdiği ile hükmeden Müslüman devleti kurmak için çalışan bütün cemaatlerin ve grupların gayret merkezi Tevhide davet olmalıdır. Bu cemaatler ve taifeler, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in başladığı şeyle başlamadıkça, gayretlerini buna odaklamadıkça, istedikleri gayeyi gerçekleştirmeleri mümkün olmaz.
İbadet, Süluk, Muamelat ve Ahlak’ta Şer’î Hükümleri İhmal Etmeden Akideye Önem Vermenin Gerekliliği:
En önemli olanı ve ehemmiyeti daha az olanı açıklayarak tembihe dönüyorum; kastettiğim davetçilerin sadece bu Kelime-i Tayyibe’ye ve manasını anlamaya davete yönelmesinden sonra Allah Azze ve Celle’nin dinini kemale erdirerek üzerimizdeki nimetini tamamlayacağı değildir. Aksine, bu davetçilerin İslam’ı bölünmez bir bütün olarak yüklenmeleri gerekir. Ben bunu özetle açıkladıktan sonra diyorum ki; gerçek İslam davetçileri, İslam ile gelen en önemli şeylere ehemmiyet verirler. Bu da “La ilahe illallah” Kelime-i Tayyibe’sinden kaynaklanan sahih akideyi Müslümanların kavramasıdır. Bakışları bu açıklamaya yönlendirmekle, “La ilahe illallah kelimesinin manasını Müslümanların Mabud olarak sadece Allah vardır şeklinde anlamalarını” kastetmiyorum! Bilakis, ibadetlerin Rabbimiz Azze ve Celle’ye olması gerektiği gibi, kulun bunlarda, Allah’ın kullarından birine yönelmemesi de
gereklidir. Bu tafsilatlı mana Kelime-i Tayyibe’de mevcuttur. İcmali olarak izah yeterli olmayacağı için misal vermek yerinde olur.
Gerçek muvahhid Müslümanlardan çoğu, ibadetlerinden hiçbirinde Allah’tan başkasına yönelmezler. Zihinlerinde pek çok fikirler geçer. Sahih akide ise, Kitap ve Sünnet’te zikredilenlerdir. Bu muvahhidlerin çoğu birçok ayetler ve hadislerle akidelerini sağlamlaştırmışlardır. Bunlar Allah’a imanın kemalindendir.
Mesela; Allah’ın mahlûkatı üzerinde olduğuna inanmak akidesine gelelim. Ben tecrübeyle biliyorum ki, pek çok muvahhid selefi kardeşlerimiz bizimle beraber, Allah’ın arş üzerine istivasına tevil etmeden ve keyfiyet tayin etmeden inanırlar. Lakin onlar, muasır Mutezile, Cehmiye, Maturidiye veya Eşariye ekollerine mensup birisiyle karşılaştıklarında, ayetin manasını anlamadan zahirindeki şüphe ile vesveseye düşüyor, akidesini bozuyor ve ondan çok uzaklara sapıyor… Neden mi? Çünkü o,
her yönden sahih akideye sarılmadığından, Allah’ın Kitabında ve Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisinde beyan edilen şeylerde çelişkiye düşmektedir. O zaman Muasır Mutezilî;
“Allah Teala; “Emin misiniz o göktekinden;”(Mülk 16) buyuruyor. Siz de; “Allah Semadadır” diyerek mabudunuza mahlûk olan sema içinde yer tayin ediyorsunuz” diyerek önündekilere şüphe atar.
Pek Çoğunun Zihinlerinde Açıklığa Kavuşturamadığı Sahih Akide’nin Açıklanması:
Bu misal vesilesiyle, Selefiyye akidesine inanan birçok kimsenin ve bu meselede Eşari, Maturidi veya Cehmiye gibi diğer akidelere tabi olanların da zihinlerinde açık olmayan tevhid akidesini bütün gerekleriyle açıklamak istiyorum.
Bu misal ile, bizimle beraber Kitap ve Sünnete davete katılmayı düşünen ve bu meselede zorlanan bazı davetçilere göndermede bulunuyorum. Geçen açıklamaların sebebi; ilk Cahiliye müşriklerinin “La ilahe illallah” demeye davet edildiklerinde, onların bu kelimenin manası bilmeleri sebebiyle yüz çevirmelerinin, bugünkü Müslümanların çoğunun bu kelimeyi doğru manasını bilmeden söylemelerinden farklı olmasıdır. Bu özdeki fark, şuan Allah’ın bütün mahlûkatından yüksekliğine inanma akidesi
misalinde de gerçekleşmiştir. Bu, izaha muhtaç olup, Müslümanın
“Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.”(Taha 5) ayetindeki ve “Yerdekilere merhamet edin ki semadaki size merhamet etsin”9 hadisindeki “fî” edatının zarfiyet (içindelik) manasında olmadığını bilmeden itikat etmesi yeterli değildir. Buradaki “fî” edatı; Allah Teala’nın; “Emin misiniz o göktekinden;”(Mülk 16) ayetindeki gibidir ve “alâ” (üzerinde) anlamındadır. Bunun delilleri çoktur. Onlardan biri de az önce geçen ve insanların dilinde meşhur olan, tariklerinin çokluğuyla – elhamdülillah - sahih olan hadistir.
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in; “yerdekilere merhamet edin” kavlinde kastedilen, yerin içinde olan haşarat değil, yerin üzerinde olan insan ve hayvanlardır. Bu da; “Semadaki (yani
9 Ebu Davud(4941) Tirmizi(1925) Elbani es-Sahiha(925)
semanın üzerindeki) size merhamet etsin” kavline uygundur. Hak davete icabet etmek isteyenler için bundan daha açık bir misal vermek gerekirse, meşhur ve bilinen, koyun çobanı cariye hadisi buna uygundur; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, ona; “Allah nerede?” diye sorduğunda; “Semada” demişti.10
Bugün el Ezher’in büyük şeyhlerine “Allah nerede?” diye sorsan, sana; “Her yerdedir(!)” diyeceklerdir. Halbuki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sorusuna cariye; “Semadadır” diye cevap vermiş ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ikrar etmiştir… Niçin mi? Çünkü o cariye, fıtratına göre cevap vermiştir. Kötülüklerle kirlenmemiş selefî muhitte yaşıyordu ve bir takım kişilere has kılınmayan, erkeklerin de kadınların da faydalandığı, herkese açık olan, -bugünkü tabirle; - Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in insanlara ışık saçan
10 Müslim(537) Ebu Davud(930) Nesai(1/14-18) Muaviye Bin el Hakem es Sülemi r.a.’den.
medresesinden çıkmıştı. Bu yüzden koyun çobanı akidesini bilmiştir. Zira o Kitap ve Sünnet ile gelen sahih akidesini, kötü muhitin etkisiyle kirletmemişti. Kitap ve Sünneti bildiğini iddia edenlerin çoğu bu akideyi, Rabbinin nerede olduğunu bilmez! Hâlbuki bu, Kitap ve Sünnet’te zikredilmiştir.
Diyorum ki; Bugün Müslümanlar arasında bir çobana veya cemaate bunu sorsan bu kadar net bir cevap bulamazsın, cevabında çoğunun karıştırdığı gibi, kafası karışır. Ancak Allah’ın rahmet ettiği müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır!
AYETLERİN AÇIKLANMASINA OLAN İHTİYAÇ
Öyleyse, Tevhide davet ve onun insanların kalplerinde sabitleştirilmesi, ilk dönemde olduğu gibi ayetleri açıklamadan geçmememizi gerektiriyor. Zira onlar;
Öncelikle; Arapça ibareleri kolayca kavrıyorlardı.
İkinci olarak da; felsefe ve kelam ilminden kaynaklanan sapmalar ile akideleri bozulmamış, selim akideye zıt şeyler ortaya çıkmamıştı. Bugün bizler ilk Müslümanların üzerinde olduğu şeye tamamen muhalif şeyler koyduk. O günkü durumun bugünkü gibi olduğunu ve o gün sahih akideye davetin bugünkünden daha zor olduğunu düşünmemiz uygun olmaz. Bu misali iki keçinin inatlaşmayacağı şekilde açıklayacağım inşallah;
Onların kolaylıklarından biri; O zaman sahabeler hadisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bizzat işitiyorlar, sonra
Tabiiler sahabeden bizzat işitiyorlardı. İlk üç asrın üstünlüğüne şehadet edildiğinden burada duruyoruz.
Ve soruyoruz; orada hadis ilmi diye bir şeyin ismi var mıydı?
Cevap; hayır.
Cerh ve Ta’dil ilmi diye bir şeyin ismi var mıydı?
Cevap; hayır.
Ama şuan bu ikisi, ilim talibi için zorunlu olan, hadisin sahihliğini ve zayıflığını bilmenin mümkün olması için farzı kifaye olan iki ilimdir. İş, sahabelerde olduğu gibi kolay değildir. Zira sahabeler hadisi, haklarında Allah’ın şahitlik edip temize çıkardığı sahabelerden alıyorlardı. O gün ilmin saf oluşu ve kaynağının sağlam oluşu sebebiyle kolay olan, bugün kolay değildir. Bunun için, Müslümanları bugün kuşatmış olan zorluklara uygun
olarak, bu işe önem vermek artık kaçınılmazdır. Zira ilk Müslümanlar, müşküllere sebep olan bidatçilerin, sahih akideden ve hak yoldan çeşitli isimler altında sapanların şüpheleriyle akideleri kirlenmemişti. Yalnızca Kitap ve Sünnete daveti de böyle zannedenler, bu işin kelam ilmine dâhil olduğunu iddia ederler.
Bu konuda varit olmuş sahih hadislerden bazısını zikretmemiz yerinde olur; onlardan biri şudur; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Onlardan biri için elli kişilik ecir vardır.” Dediler ki; “Ey Allah’ın Rasulü! Bizden mi yoksa onlardan elli kişi mi?” buyurdu ki; “Sizden”11
11 Taberani(10/255) İbni Mesud r.a.’dan. Bunun Ukbe Bin Gazvan r.a.’den bir şahidini Bezzar(7/282-Zevaid) rivayet etmiştir. Ebu Salebetul Huşeni r.a.’den diğer bir şahidini Ebu Davud(4341) rivayet etmiştir. Bkz.: Elbani es-Sahiha(494)
Bu, bugün İslam’ın ilk zaman da olmadığı kadar garip oluşunun şiddetindendir. Şüphe yok ki, ilk zamandaki gariplik, açık şirk ile her türlü şaibeden temiz olan tevhid ve apaçık küfür ile sadık iman arasında idi. Bu gün ise, problem Müslümanların kendileri arasındadır. Pek çoğunun tevhidi şaibelerle dolu ve ibadetlerinde Allah’tan başkasına yöneldikleri halde iman iddia ederler. Öncelikle bundan uyanış gerekiyor.
İkinci olarak; bazı insanların; “Biz tevhidden başka merhaleye; siyasi çalışmaya geçmek zorundayız” demesi yakışmaz. Zira İslam’ın daveti, öncelikle hakka davettir. Şöyle de dememeliyiz; “Biz Arabız, Kur’an bizim dilimizde inmiştir” Halbuki, hatırlayalım ki, Araplar bugün, lügatlerinden uzaklaşmış olmaları sebebiyle, Araplaşmış acemlerin aksidir. Bu da, Rablerinin Kitabından, peygamberlerinin sünnetinden uzaklık demektir. Farz edelim ki bizler Arabız ve İslam’ı doğru anladık, yine de bize siyasi çalışma yapmamız, insanları siyasi
harekete geçirmemiz, onları siyasetle meşgul edip üzerlerine vacip olan; akide, ibadet, muamele ve gidişat olarak İslam’ı kavramaktan alıkoymamız gerekmez. Ben bu toplulukların, akide, ibadet, gidişat ve bunların üzerine eğitim olarak, İslam’ı doğru şekilde anladıklarına inanmıyorum.
Değişimin Esası Tasfiye ve Terbiye Metodudur:
Bunun için değişim kaidesi olarak iki esas nokta üzerinde yoğunlaşmakta ısrar ediyorum; Tasfiye ve Terbiye. Bu iki işin birlikte yürütülmesi kaçınılmazdır. Bir beldede tasfiyeden bir çeşit bulunsa, o akidedir ve haddi zatında büyük bir iştir. İbadete gelince, mezheplerin sıkıntısından kurtulmaya ve sahih sünnete göre amele dönülmesine muhtaçtır. İslam’ı her yönden doğru olarak kavrayan büyük âlimler olmuştur. Lakin ben, tek başıma veya iki kişi, üç, on veya yirmi kişi olarak gereken tasfiye işini ikame etmemizin mümkün olacağına inanmıyorum. İslam, sonradan giren her şeyden; akideye, ibadete, sülûka giren şeylerden tasfiye edilmelidir. Bu ise, azınlık tarafından güç yetirilemeyecek bir iştir. Bunun etrafında tasfiyeyi ikame edecek kimselerin sahih eğitim(terbiye) üzere yetiştirilmesi gereklidir. Tasfiye ve Terbiye, şuan iki büyük eksikliktir.
Bu yüzden İslami toplumda siyasi hareket, bu iki zirve nokta gerçekleştirilmezse, kötü eserlerin kanunu ile hükmetmek olacaktır. Nasihate gelince; meşveret sonucunda, lügatin gereklerinden uzak şer’i zabıtlardan çıkarılan kanunla hükmedilen bir beldede, siyasi hareket mahallinde, delili tebliğ etmek için ve vicdanı rahatlatmak için olur.
İnsanların akidesini, ibadetlerini, gidişatlarını ve muamelelerini düzeltmelerine fayda verecek şeylerle meşgul olmamız, nasihattendir.
Bazıları, bizim tasfiye ve terbiye işini bütün İslam cemaatlerinde uygulamak istediğimizi zannediyor! Bunu ne düşündük, ne de rüyamızda gördük. Zira bunun gerçekleşmesi hayaldir. Çünkü Allah Azze ve Celle buyuruyor ki;
“Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa düşmeye devam edecekler.”(Hud 118)
Onlar, Rabbimiz Teala’nın bu kavlini kendilerinde gerçekleştirmiyorlar. Ancak İslam’ı doğru anlayıp, kendilerini ve etraflarındakileri bu sahih İslam üzere yetiştirirlerse o başka…
Siyasî İşlerle Kimler ve Ne Zaman İlgilenir?
Şuan siyasi çalışma – inkar etmesek de – bir meşguliyettir. Ancak bir anda mantık kanununa göre zincirleme olacağına inanıyoruz; önce akideyle başlarız, sonra ibadet ve gidişat tashih edilir ve bundan sonra eğitim gelir. Akabinde şer’i anlayışla siyaset merhalesine gireceğimiz günün gelmesi kaçınılmazdır. Zira siyasetin manası; ümmetin işlerini idare etmektir.
Peki, ümmetin işlerini kimler idare eder? Fırka kurucusu olan veya bir hareket idarecisi olan veya bir cemaatin yönlendirmesiyle hareket eden Zeyd, Bekir ya da Amr değil!
Bu iş, Müslümanların biat ettiği, siyaseti ve idareciliği bilmesi gereken veliyyül emr’e özeldir. Müslümanlar – bugün olduğu gibi – birbirlerine meydan okumazlarsa, her idareci yetkisi oranında
idareci olur. İşlerde kendimiz meşgul olmamıza gelince, onu hakkıyla bildiğimizi farz etsek bile, bu bildiğimizden faydalanamazdık. Çünkü bizler onun idaresine geçemez, ümmetin idaresinde karar sahibi olamazdık. Bu üzerine düşülmeyecek kadar abestir.
Misal verelim; pek çok İslam beldesinde Müslümanlara karşı savaş vardır. Bizler, idaresi kendisine biat edilmiş İmama vacip olan cihad hükmüne sahip değilken, Müslümanların hamasetini oraya yönlendirmemizin faydası olur muydu?
Bu işte fayda yoktur. Vacip değildir demiyoruz. Lakin diyoruz ki; her iş vaktine göredir. Bunun için biz kendimizle meşgul olmalıyız, başkalarını bizim davetimize katılmaya, İslam’ı doğru şekilde anlatmaya, sahih eğitime çağırmalıyız.
Ama hamaset (teşvik) işlerine gelince, bu, Müslümanların yükümlü olduğu bütün vaciplere davet anlayışında, akideyi tashih, ibadetleri ve gidişatı tashih gibi farzı ayn
olan işlerde temkinden uzaklaştıracaktır. Diğer işlere gelince, bunların bazısı, bugün ilmihal denilen fıkıh gibi, ehl-i hal vel-akdin mesuliyetinde olan siyasi çalışmalar gibi, kifayedir.(yani bir kısım insanların yapmasıyla diğer insanlardan yükümlülük düşer) Ama ehl-i hal vel-akd olmayan fertler, insanların çoğunluğunu daha önemli işlerden alıkoyar, böylece sahih bilgiden uzaklaşırlar. Bu, bugün İslami cemaat ve fırkalardan çoğunun elinin uzandığı şeydir. Onlar, Müslüman gençleri sahih akide ve sahih ibadetler üzere eğitmeden cemaatlerini kalabalıklaştırıyorlar. Bu davetçilerin bazısı siyasi çalışmalarla meşgul oluyor, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen parlamentolara girmeye çalışarak daha önemli şeylerden uzaklaşıyorlar.
Müslüman’ın vicdanının rahatlaması veya bu acı durumu değiştirmeye iştirake gelince, deriz ki; her Müslüman’ın elinden geleni yapması gerekir. Âlim olanın üzerine düşen, âlim olmayana gerekmez. Allah, Kitabıyla nimetini tamamlamış, O’nu
müminlere düstur kılmıştır. Bu yüzdendir ki şöyle buyuruyor; “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.”(Enbiya 7 ve Nahl 43)
Allah, İslam toplumunu ikiye taksim etmiştir; âlimler ve âlim olmayanlar. Her birine ayrı vazifeler vermiştir. Âlim olmayanlara ilim ehline sormaları, âlimlere de kendilerine sorulanı cevaplamaları düşer. Bu vacipler şahıslara göre değişir. Bugün âlim olana, gücü yettiği kadarıyla hakka davet etmesi, âlim olmayanın da, kendisi ve eşi, çocukları gibi mesul oldukları hakkında önemli şeyleri sormaları gerekir. Bu iki sınıftan her bir Müslüman, gücü yeteni yaparsa kurtulur. Zira Allah buyuruyor ki; “
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.”(Bakara 286)
Maalesef bizler tarihin benzerine şahit olmadığı, kâfirlerin Müslümanlar üzerine üşüşerek hücum ettiği, Müslümanların acı duyduğu dram içinde yaşıyoruz. Aynı
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in meşhur sahih hadisinde haber verdiği gibi;
“Yemek yiyenlerin kazan etrafında üşüşmeleri gibi, diğer milletler üzerinize saldıracaktır.” Dediler ki; “O gün bizler az sayıda mı olacağız ey Allah’ın Rasulü!” buyurdu ki;
“Hayır, o gün siz çok olacaksınız. Lakin sizler selin sürüklediği çer çöp gibi olursunuz. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korkuyu kaldıracak ve kalplerinize vehen atacaktır.” Dediler ki;
“Ey Allah’ın Rasulü! Vehen nedir?” buyurdu ki;
“Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamak”12
12 Ebu Davud(4297) Ahmed(5/287) bkz.: Elbani es-Sahiha(958)
O halde âlimlere gereken, tasfiye ve terbiye hakkında mücahede etmeleri, böylece bütün beldelerde Müslümanlara sahih tevhidi öğretmeleri, akaidi, ibadetleri ve gidişatı tashih etmek yolunda bütün güçleriyle çalışmaları gerekir. Zira onlar, bu güne kadar fırkalara bölünmüş olarak devam eden Yahudilere karşı cihadı tek saf olarak, tek beldede toplamaya güç yetiremezler.
Çünkü onlar, üzerlerine üşüşen düşmanlara engel olan bu cihadı ikame edemezler. Lakin onların ellerinden geldiği kadar şer’i vesilelere tutunmaları gerekir.
Çünkü biz gücümüz yetse bile maddi güce sahip değiliz, fiili harekete gücümüz yetmez.
Çünkü maalesef Müslüman beldelerinde şer’i siyasetle ittifak etmeyen siyasetlerle kurulan hükümetler ve ordular vardır.
Lakin bizler, Allah Teala’nın izniyle az önce bahsettiğimiz bu iki büyük işi; Tasfiye ve Terbiyeyi gerçekleştirebiliriz. Müslüman davetçiler cidden mühim olan bu vacipleri ikame ettikleri zaman, bir beldede siyaset kurmadan ve şer’i siyaset ile ittifak etmeden bu esas üzere toplanırlar. İnanıyorum ki işte o gün onları Allah Teala’nın şu kavli tasdik edecektir;
“O gün müminler de Allah'ın yardımıyla sevineceklerdir.”(Rum 4-5)
Öyleyse her müslümanın gücünün yettiği kadarıyla çalışması gerekir. Allah kişiye ancak gücünün yettiğini yüklemiştir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen beldelerde, İslam devletinin kurulması ile Sahih tevhid ve ibadetin ikamesi birbirinden ayrılmaz değildir. Çünkü Allah’ın indirdiği ile hükmedilecek şeylerin ilki; tevhidin ikamesidir.
Şüphe yok ki, bazı asırlarda özel durumlar olmuş, uzlete çekilmek, insanlar arasına karışmaktan hayırlı olmuş,
Müslüman Rabbine ibadet etmek, insanların şerrinden korunmak ve onları şerrinden korumak için dağlarda uzlete çekilmiştir. Gerçekten bu konuda pek çok hadis vardır. Abdullah Bin Ömer radıyallahu anhuma’nın rivayet ettiği hadiste buyrulur ki;
“İnsanlar arasına karışıp onların verdiği eziyete sabreden mümin, insanların arasına karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen müminden hayırlıdır.”13
Şüphesiz Müslüman devlet, yeryüzünde Allah’ın hükmünün ikame edilmesine vesiledir. Haddi zatıyla gaye değildir.
Bazı davetçilerin ikame edilmesine güçleri yetmeyen işlere ehemmiyet vermeleri şaşılacak şeylerdendir. Davet
13 Tirmizi(2507) İbn Mace(4032) Buhari Edebul Müfred(388) Ahmed(5/365) bkz.: el-Albani es-Sahiha(939)
etmeleri gereken ve kolay olanı, nefisleriyle mücahede etmeleridir. Müslüman bir davetçinin kendisine tabi olanlara tavsiyesinde dediği gibi; “Siz İslam devletini nefislerinizde kurun, topraklarınızda da kurulacaktır.”
Buna rağmen ona tabi olanların çoğunu bu sözüne muhalefet eder bulmaktayız. Davetlerinde hükmün yalnız Allah’a ait olduğunu söylüyorlar. Şüphesiz hüküm yalnız Allah’ındır, ortağı yoktur. Lakin bugün onların içinde dört mezhepten birini taklit eden, sonra kendisine sahih sünnet gelince; “Bu benim mezhebime aykırıdır!” diyenler vardır. Sünnet’e tabi olarak Allah’ın indirdiği ile hükmetmek nerede?!
Yine onlar arasında Sufi tarikatına göre Allah’a ibadet edenler bulursun! Peki Allah’ın indirdiği tevhid ile hükmetmek nerede?!
Onlar kendi nefisleri için talep etmediklerini, başkalarından talep ederler(!)
Gerçekten akaidinde, ibadetinde, gidişatında, evinde, çocuklarını eğitmende, alışverişinde Allah’ın indirdiği ile hükmetmen bundan kolaydır. Hükümlerinin çoğunda Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden, neden kolayı bırakıp zoru alarak kendini zora sokar?!
Bu, iki şeyden birini gösterir; ya kötü eğitilmesi ve kötü yönlendirilmesi, ya da akidesinin kötü oluşu, onu gerçekleştirmeye gücünün yeteceği şeyden yüz çevirtip gücünün yetmeyeceği şeylere ehemmiyet vermesine sebep olmuştur.
Bugüne gelince; tasfiye ve terbiye ile meşgul olup insanları bütün güçle sahih akide ve sahih ibadete davet etmekten başka çare göremiyorum. Allah kişiye ancak gücünün yettiğini yüklemiştir.
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Allah’ın salât ve selamı
peygamberimiz Muhammed’e ve ehli beyti üzerine olsun.14
14 et Tevhid Evvelen Ya Duatul İslam!” adlı eserden özetle.
İÇİNDEKİLER
Mukaddime..................................................2
Soru:.............................................................5
Cevap:..........................................................8
Bugünkü Müslümanların Çoğu La ilahe illallah’ın Manasını İyi Anlamıyor!..........16
İbadet, Süluk, Muamelat ve Ahlak’ta Şer’î Hükümleri İhmal Etmeden Akideye Önem Vermenin Gerekliliği:..............................25
Pek Çoğunun Zihinlerinde Açıklığa Kavuşturamadığı Sahih Akide’nin Açıklanması:..........................................28
AYETLERİN AÇIKLANMASINA İHTİYAÇ.32
Değişimin Esası Tasfiye ve Terbiye Metodudur:.............................................37
İnsanlara Muamele Sanatı..
13:12
KUR’AN VE SÜNNET IŞIĞINDA İNSANLARA MUAMELE SANATI
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
İnsanlara iyi muamele ve davranışta bulunma, Allah’ın basiretli kul-larına bahşettiği güzel bir yetenektir. Ve hiç Şüphe yoktur ki, Peygam-berlerin sonuncusu ve bizler için örnek olan Muhammed s.a.v de, bu güzelliğin hepsi bir arada bulunmaktaydı.
Rabbimiz kerim kitabında Resulünü şöyle vasıflandırmaktadır :
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “ Muhakkakki sen yüce bir ahlak üzeresin “
KALEM : 4.AY.
“ …… Şayet sen kaba ve katı yürekli olsaydın şüphesiz ki senin etrafından dağılır giderlerdi ….. “
ALİ İMRAN : 159.AY.
İnsanlarla iyi geçinip onlara iyi davranma konusunda başarılı olma şüp-hesiz ki hikmetin bir parçasıdır. Bu güzel haslet kime verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiş demektir.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :
“ Allah dilediğine hikmet verir. Kime de hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. “
BAKARA : 269.AY.
Mademki insanlarla iyi geçinme ve onlara iyi muamelede bulunma bir yetenek ve sanattır, Peki bu sanat ve yetenek kendine bahşedilmeyenler ne yapacaklardır ?.... Yani onu nasıl elde edeceklerdir ? …. İsterseniz bu hususta bir şeylerden bahsetmeye çalışalım.
Değerli Müslümanlar ! Asırlardır sosyologlar ve psikologlar bu soruya cevap bulabilmek için insanların davranış ve yapılarını incelemişler ve bu araştırmaların neticesinde de bunu bir sanat ve bir bilim dalı haline getirmişlerdir. Böylece batıda bulunan ünüversiteler ve enüstütüler, bu bilim dalını ders programlarına alarak insanlara öğretmeye başla-mışlardır.
Bu tür derslere ise en çok ilgiyi gösterenler siyaset adamları, iş adamları ve insanlarla doğrudan ilişkisi olan kimseler görülmektedir. Çünkü biliyorlar ki ; İnsanlarla iyi muamele sanatını öğrendikleri zaman, görüşlerini ve düşüncelerini onlara rahatlıkla empoze edebilirler. Ve satmak istedikleri mallarını da onlara rahatlıkla satabilirler.
Sosyolog ve psikologların insanlarla muamele sanatı ile ilgili koymuş oldukları bu yönlü temel kaideleri inceleyenler göreceklerdir ki bu kaide ve esaslar yeni olmayıp, bilakis İslam’ın 14 asır önce ortaya koyduğu ve öğretiği şeylerdir.
Zaten bunun aksi nasıl düşünülebilir ki. Çünkü insanları Allah c.c yarat-mış ve onların yaratılışlarına en uygun olarak İslam dinini seçmiştir.Bu dini seçen O Allah ki,insanı kendi nefsinden daha iyi bilendir.
“ Rabbiniz, sizin kalblerinizdekini daha iyi bilir.”
İSRA:25.AY.
“ Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”
KAFF : 16.AY.
Ama ne yazık ki bugün İslam aleminde insanlara, gerek fert olarak ve gerekse topluluk olarak nasıl muamele edilmesi gerektiğinin kural ve esaslarını bilen insanlar çok azdır. Halbuki bu güzel kuralları insanlara ve özellikle de davetçilere hatırlatacak birilerinin olması gerekir.
Çünkü Müslümanların ve özellikle de Müslüman davetçilerin bu kural ve esasları öğrenmeye tüm toplumlardan daha çok ihtiyaçları vardır. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine yüklemiş olduğu emaneti diğer insanlara tebliğ etmekle yükümlüdürler. Bu emaneti laikiyle yerine getirebilmek içinse insanlarla iyi muamele, hoşgörü ve diyalok sanatını iyice öğrenmeleri gerekmektedir…. Ve tabi ki, burada bahsedeceğimiz hoş görü ve güzel bir diyalog ta , birilerinin anladığı ve uyguladığı gibi ; başkalarına şirin görünmek için din’den taviz vermek veya bir takım gerçekleri saklayıp gizlemek demek değildir….
Faidesi olur dileği ile inşallah bu sohbetimizde sizlere, insanlarla iyi muamele ve onlara hoş görülü davranma sanatını,Kur’an’ın ve Sünnet’in ortaya koyduğu kurallar çerçevesinde anlatmaya çalışacağız.
İNSANLARA DEĞER VERME
Bu konuda ilim ehli insanlar derler ki ; ” Eğer insanlar tarafından değer görmek istiyorsanız, önce siz insanlara değer verdiğinizi gösteriniz ”
Ve bu değerin en belirgin özelliği ise insanlarla karşılaştığınız zaman onlara, önce sizin selam vermenizdir…. Çünkü bu muamelede karşı tarafa bir değer verme vardır… Çok azımız Resululah s.a.v’in bizlere öğrettiği İslam’daki “ Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve bere-katuh ” selamının derinden anlamını düşünürüz…. Oysaki on da,karşı tarafa bir dua, onun hayrını ve selametini isteme vardır… Dolayısıyla selam verme, gerçekten de insanların arasında saygı ve sevgi meydana getirir.
( ….. Ebu Hureyre r.a dan gelen bir rivayette Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : ” Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınızda bir birinizi seveceğiniz bir ibadeti size haber vereyim mi ? Aranızda selamı yayınız “ )
MÜSLİM : 1.C.54.N - EBU DAVUD : 5.C.5193.N - TİRMİZİ : 4.C.2828.N - İBNİ MACE : 1.C.68 . N
Öyleyse basiretli bir müslümanın bu hususa dikkat etmesi ve selamı yayması gerekir.
GÜLER YÜZLÜ OLMA
İnsanlara değer verdiğimizi gösteren davranışlardan en belirgin olan-larından birisi de, onlara karşı güler yüzlü olmaktır. Çoğu insanların yanında güler yüzlü ve sevecen olmanız, inanın onlara yemek ve içecek vermenizden daha değerlidir.
Onun içindir ki Peygamberimiz s.a.v “ Bir kardeşinin yüzüne gülüm-semen, ona tebessüm etmen bile sadakadır ” buyurmaktadır.
TİRMİZİ : 3.C.2022.N – 2037.N
Başka bir hadiste ise Resulullah s.a.v : “ Müslüman kardeşine, güleryüz göstermek bile olsa, hiçbir iyiliği hor görme ”. buyurmuş-lardır.
Bu sebeple Peygamber s.a.v müminleri diğer kardeşlerine karşı güler yüzlü ve sevecen olmaya teşvik etmiş ve bu tür davranışların birçok iyilik ve güzelliğin başı olduğunu onlara anlatmıştır.
( … Resulullah s.a.v buyurdular ki: “ Güzel ve hoş söz sadakadır “ )
BUHARİ : 13.C. 6013.S
( … Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Mü’min, başkalarına ısınan ve kendisine de ısınılan kimsedir. Başkasına ısınamayan ve kendi-sinede ısınılamıyan kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır. )
CAMİU’S SAĞİR : 3.C.3771.N
( …. Ve yine Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : İnsanlardan her yumuşak huylu,ince kalpli,hoş geçimli ve cana yakın kimse cehen-nem ateşine haram kılınmıştır. )
C. SAĞİR : 2.C.1957.N
AHMED : 1 . 415
Değerli müslünamalar ! hiç şüphesiz ki insanlara değer vermenin, onları önemsemenin bir başka göstergesi de, onlara ihtiyaç anında yardım elinizi uzatarak hizmet etmenizdir…. İşte bu da, onların sevgi ve muhabbetini kazanabilme hususunda güzel bir vesiledir…
İbnu Mesud şöyle buyurmaktadır : ” Kalpler kendilerine iyilikte bulu-nanlara bağlanır ” Peygamber s.a.v’in şu hadisi şerifleri, insanlara iyilikte bulunmanın, onlara yardım etmenin ne kadar önemli olduğunu, ne güzel de açıklamaktadır :
“ Kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim de bir kardeşini bir dertten ve sıkıntıdan kurtarırsa Allah’ta kıyamet gününde, onu kıyamet sıkıntılarının birinden kurtarır. Kul kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder “
BUHARİ : 5.C.2262.S
SEVGİYİ BELLİ ETMEK
İnsanlara değer verdiğimizi gösteren davranışlardan bir başkası da, onları sevdiğimizi veya sevimli bir hale gelmeleri için çırpındığımızı onlara belli etmemizdir….
Bunun, içindir ki Resulullah s.a.v bir hadislerinde : “ İman etmedikçe Cennette giremezsiniz,birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamaz-sınız……….. “ buyurmuştur.
MÜSLİM : 1.C.54.N - EBU DAVUD : 5.C.5193.N - TİRMİZİ : 4.C.2828.N - İBNİ MACE : 1.C.68 . N
Hatta onu sevdiğini kendisine haber vermesi, aralarındaki sevgiyi ve samimiyeti daha da artıracağından dolayıdır ki, Allah resulü s.a.v : “ Kar-deşini sevdiğini git ona haber ver “ buyurmuşlardır.
BÜYÜKLERE SAYGI VE KÜÇÜKLERE SEVGİ GÖSTERMEK
Büyüklere gösterilen saygı ve küçüklere gösterilen sevgi de onlara verilen değerin bir göstergesidir…. Doğal olarak her büyük kendisine değer verilmesinden hoşlanır ve kendisine saygı gösterene karşı da içerisinden derin bir sevgi besler…. Küçükler için de bu kural geçerlidir.
Resulullah s.a.v bu hususa çok önem vermiş ve Müslümanları büyüklerine karşı saygılı, küçüklerine karşı ise sevgili olmaya teşfik etmiştir. Allah resulü s.a.v bir hadislerinde :
“ Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göster-meyen bizden değildir “ buyurmaktadırlar.
AHMED : 2 / 222 – 7033.N
“ Aişe r.a validemiz şöyle buyurmuşlardır : Resulullah s.a.v bizlere insanları layık oldukları yere koymamızı emretmiştir “
EBU DAVUD : 5.C.4842.N. ZAYIF SENEDLE.
İNSANLARIN SORUNLARINA ORTAK OLMAK
İnsanların sorunlarına ortak olmak ta, onların bizlere yanaşmasına ve sözlerimize değer vermesine vesile olan şeylerdendir….Gerçekten de insanların kötü günlerinde sorunlarına ve acılarına, iyi günlerinde ise sevinçlerine ortak olmak, onların yanımızda değerli olduklarının bir kanıtıdır.
Bu tür davranışları İslam, müslümanın Müslüman kardeşi üzerindeki haklarından saymaktadır :
(…… Abdullah İbn Ömer’den gelen bir hadislerinde Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zul-metmez – tehlikede ve musibet anında - onu yalnız bırakmaz. Her kim bir Müslüman kardeşinin hacetini yerine getirirse, Allah’ta onun hacetini yerine getirir. Her kim bir müslümanın kederini giderip onu rahatlatırsa, Allah’ta onun kıyamet gününün kederlerinden bir kederini giderip onu rahatlatır. Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah’ta onun kıyamet gününde ayıbını örter “ )
BUHARİ: 5.C.2262.S
“ Müslümanın Müslüman kardeşi üzerinde beş hakkı vardır : Selam verdiği zaman selamını almak, hastalandığı zaman onu ziyaret etmek, cenazesine katılmak, davet ettiği zaman davetine icabet etmektir.”
BUHARİ : 3.C.1176.S – TİRMİZİ : 4.C.2880.N
İşte bahsi edilen bu güzel davranış ta, insanların birbirlerine ısınma-larına, birbirlerini sevmelerine ve anlatılan şeylere değer vermelerine vesile olan en güzel şeylerden birisidir.
KİŞİLERE İSİMLERİ İLE HİTABETMEK
Değerli kardeşlerim ! uzmanlar ; insanlar arası ilişkilerin iyi ve güzel olmasını sağlayan en büyük etkenlerden birisinin de birbirlerinin isimlerini ezberleyip onlara isimleri ile hitabetmek olduğunu söylemektedirler.
İnsanları isimleri ile çağırmak yerine sen falansın, sen filansın veya sen şusun busun gibi sıfatlarla çağırmak, onların sizden nefret etme-lerinden başka bir işe yaramayacaktır.
Genellikle insanların çoğu isimlerinde gariplik olsa bile yine de isimleri ile çağrılmayı severler…. Çünkü insanoğlunun ismi ile olan ilişkisi doğumla birlikte başlar ve ölene kadar devam eder. Bunun için Allah’u Teala insanlardan birbirlerini kötü lakap ve isimlerle çağırmamalarını isteyerek şöyle buyurmuştur :
“ Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayınız “
HUCURAT : 11.AY.
Aynı zamanda Peygamber s.a.v’in hayatına baktığımızda da onun, sahabelerine “ Ey ebu Bekr, Ey Ömer, Ey Muaz “ gibi kendi açık isim-leri ile onlara seslendiğini görmekteyiz……… Tabi ki bazen de insan-ların hoşuna giden bir takım isimlerle çağırmıştır onları Allah resulü s.a.v…. Bu da gösterir ki insanları, onların hoşlanacağı bir takıp lakaplarla çağırmak ta bir beis yoktur… Aynen Allah resulü s.a.v’in ; Ebu Hureyre ve Zül yedeyn gibi isimlerle sahabilerinden bazılarını çağırdığı gibi …
GÜZEL AHLAK
Değerli kardeşlerim ! unutmayalım ki, İslam’ın insanlarla iyi diyalok kurmaları için bir müslümana tavsiye ettiği en önemli hususun, güzel ahlak olduğunu defalarca zikretmişizdir.
İslam dinine azda olsa vukufiyeti olanlar şunu çok iyi bilirler ki, insan-ların ahlak bakımından üstün olanları, en sevilenleridir.. Dolayısıyla, gerek insanların İslami eğitimlerinde ve gerekse başka insanlarla iyi diyalog kurma hususunda güzel ahlakın çok büyük bir yeri vardır.
Allah’u Azze ve Celle, insanları hakka davet etmek için göndermiş olduğu elçisinin bu husustaki vasfını şöyle zikreder :
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “ Muhakkakki sen yüce bir ahlak üzeresin “
KALEM : 4.AY.
Çünkü her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz, güzel ahlakın davette ve insanlarla iyi ilişki kurmada ne kadar etkili bir vesile olduğunu en iyi bilendir.
Allah resulü s.a.v insanların en ahlaklısı olduğu gibi, onu örnek ve önder edinenlere de güzel ahlak sahibi olmaları için çaba sarfetmelerini emretmiştir.
( … Sahabe Allah resulü s.a.v’e bir gün şunu sorarlar :
- Ey Allah’ın resulü ! insana ihsan edilen şeylerin en hayırlısı hangisidir ? Resulullah s.a.v şöyle buyurur : “ Güzel ahlaktır “ )
İBN MACE : 9.C.3436.N
E .MÜFRED: 1.C.291.N
( … Abdullah İbn Amr r.a’dan, o şöyle dedi : Resulullah s.a.v buyur-dularki : “ sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır “ )
BUHARİ : 13.C. 6017.S
( … Ebu’d Derda r.a’dan,Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Kıyamet günü mü’minin terazisinde, güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur……. . )
TİRMİZİ : 3 .C . 2070 . N
E. MÜFRED : 1.C.270.N
EBU DAVUD:5.C.4799.N
(…. Ebu Hureyre r.a’dan; Resulullah s.a.v’e sordular : “ Ey Allah’ın resulü ! insanları en fazla cennete sokacak olan amel nedir ? Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ Allah’a karşı takva ve güzel ahlaktır……)
TİRMİZİ : 3. C. 2072. N
E . MÜFRED : 1.C.294.N
Yani, insanlarla hoş bir diyalok içerisinde bulunmak isteyen ahlaklı ve edepli bir Müslüman :
“ İnsanlara sıcak ve sevecen davranan…. onları nasihatlerinde kırmayan….. Onların ayıp ve kusurlarını araştırmayan….. onları aldatmayan… Onlara güler yüz gösteren, alçak gönüllü davranan, onlara üstünlük taslamayan ….. ve ….. onları hakir görmeyen biri olmalıdır “
“ Onlara çirkin söz söylemeyen…kalplerini kırmayan…ve…onlara verdiği sözde duran birisi olmalıdır “
Öyleyse, insanlarla güzel bir diyalog kurmak için kişinin en fazla gayret edeceği şey ; İslamın ahlaki değerlerini araştırıp, onlara uygun hareket etmesi ve insanlara karşı da onları sergilemesidir…
İNSANLARIN HATALARINI AFFETMEK
İnsanlarla güzel bir diyalog ve onların sevgisini kazanmak için en önemli vesilelerden birisi de , Affedici ve bağışlayıcı olmaktır.
Çünkü bu gibi güzel huyların insanlar tarafından ne kadar benimsendiği ve sevildiği bilinen bir şeydir.
Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :
“ … Bağışlansınlar, feragat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız ? ”
NUR : 22.AY.
“ O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar ; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah’da güzel davranışta bulunanları sever ”
ALİ İMRAN : 134.AY.
“ Kim sabreder ve affederse şüphesiz ki bu, çok değerli işlerden- dir ”
ŞURA : 43.AY.
“ İyilikle kötülük bir olmaz .Sen – kötülüğü - en güzel bir tavırla sav. O zaman - görürsün ki - seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olmuş ”
FUSSİLET : 34.AY.
Ayeti kerimelerde de anlatıldığı gibi, kötülük yapan bir kimseyi affet-mek, ona karşılık vermemek güzel bir ahlaki değer olarak anlatılıyor.
Hatta bu davranışın sonunda, insana düşmanlık yapan kimselerin dahi dost olacağından bahsedilmektedir…… Çünkü bu, insanın yaratılışında vardır. Hiçbir kötülük,iyiliğin karşısında tutunamaz.
NAZİK VE YUMUŞAK OLMAK
Nezaket ve yumuşaklık da iyi ahlakın bir sonucu olup,insanların kalbini kazanmak için şiddet ve zorbalıktan daha tesirli ve etkili bir çaredir.Bu iki iyi huy sayesinde insan, başkalarının kalbine giden yolu rahatlıkla bulurken, şiddet ve zorbalık kullanan bir kimse ise davasında ne kadar haklı olsa dahi her zaman insanların tepkisine ve nefretine mağruz kalır.
Peygamber s.a.v’in bir çok hadisi şeriflerinde, nezaket ve yumuşaklığa ne kadar değer verdiğini görmemiz mümkündür.
( … Resulullah s.a.v buyurdular ki : “ Güzel ve hoş söz sadakadır “ )
BUHARİ : 13.C. 6013.S
( … Ve yine Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : İnsanlardan her yumuşak huylu, ince kalpli, hoş geçimli ve cana yakın kimse cehen-nem ateşine haram kılınmıştır. )
CAMİU’S SAĞİR : 2.C.1957.N
AHMED MÜSNED : 1 . 415
( … Aişe validemiz rivayet ettiği bir hadiste ise : Resulullah s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Allah yumuşaklık ve nezaket sahibidir. Bu yüzden tüm işlerde yumuşaklık ve nezaketi sever.”
BUHARİ : 13.C.6014.S - MÜSLİM
Bir başka hadislerinde Resulullah s.a.v “ Nezaket ve yumuşaklıktan yoksun kalan kimse tüm iyilik ve güzelliklerden yoksun kalmış sayılır.”
MÜSLÜM : 8.C.2592.N
( … Resulullah s.a.v yiye şöyle buyururlar : Yumuşaklık her hangi bir şeyde bulunursa onu muhakkak ki güzelleştirir. Neyden de sökülüp alınırsa onu muhakkak ki çirkinleştirir. )
MÜSLİM : 8.C.2594.N
Demek ki güzel ve hoş sözlülük, yumuşak huyluluk, ince kalplilik, hoş geçimlilik ve cana yakın olmak gibi güzel vasıflar, insanın diğer insanlarla güzel diyalog kurmasında mükemmel birer ahlaki değerlerdir.
KABA VE ÇİRKİN SÖZLERDEN UZAK DURMAK
Değerli kardeşlerim ! unutmayalım ki, insanı diğer insanlardan uzak-laştıran vesilelerden birisi de ; ahlaksızca oturuşlar, kalkışlar ve kullanılan çirkin sözlerdir… Edepli bir Müslüman, ahlak dışı konuşmalar-dan, sinkaf kelimelerden ve hayasız, edepsiz şakalaşmalardan uzak duran bir kimse olmalıdır….. Yani insanlarla güzel bir diyalog içerisinde olmak isteyen kimse, diline hakim olan biri olmalıdır.
( … Ukbe b.Amr r.a’dan.Dedi ki : Resulullah s.a.v’e,Ya rasulallah ! Kutru-luş nedir ? . Buyurdular ki : Diline hakim ol ……… )
TİRMİZİ : 4.C.2517.N
( … Ebu Said el-Hudri r.a’dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki : İnsan oğlu sabaha vardığı zaman bütün uzuvlar dil’e yalvararak şöyle der : Bizim hakkımızda Allah’tan kork ; çünkü biz ancak seninle kaimiz, doğru olursan biz de doğru oluruz,eğri olursan biz de eğri oluruz. )
TİRMİZİ : 4.C.2518.N
( …. Sehl b.Sa’d r.a’dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki: Kim bana iki çenesi arasındaki ile, iki bacağı arasındaki hakkında teminat verirse, ben de ona cenneti teminat ederim. )
TİRMİZİ : 4.C.2520.N
( … Muaz İbn Cebel r.a’dan.Dedi ki : Bir sefer de Peygamber s.a.v ile beraberdim.Yürümekte iken Resulü erkeme yakın bulundum …… Bunun üzerine Resulü Ekrem dilini tuttu ve : Kendi selametin için şuna sahip ol, buyurdu.Dedim ki ; Ya rasulallah ! biz konuşmalarımızdan dolayı da hesaba çekilecek miyiz ? Resulullah s.a.v buyurdular ki : Annen has-retine yansın ey Muaz ! İnsanları yüz üstü cehenneme sürükleyen dillerinden başka bir şey midir zannediyosun . )
TİRMİZİ : 4.C.2749.N
( …. Ebu Hureyre r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Allah her kimi iki çenesi arasındakinin şerri ve iki bacağı arasındakinin şer-rinden korursa, şüphesiz o kimse cennete girer. )
TİRMİZİ : 4.C.2521.N
( …Sufyan b. Abdullah es-Sekafi r.a’dan. Dedi ki : Ben resulullah s.a.v’e ; Ya rasulallah !.................. Benim için,kendisinden en çok korkacağım şey nedir ? diye sordum.Resuli Ekrem dilini tutarak “ işte budur “ buyur-dular. )
TİRMİZİ : 4.C.2522.N
( … Ebu’d Derda r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Kıyamet günü mü’minin terazisinde güzel ahlaktan daha ağır gelen bir şey yoktur. - Unutmayın ki - Allah’u Azze ve Celle, kaba ve ağzı bozuk kimseyi asla sevmez. )
TİRMİZİ : 3.C.2070.N
(… Yine bir hadislerinde,Allah resulü s.a.v’e “……..insanları en çok cehenneme sürükleyen şey nedir, diye soruldu. Resulullah s.a.v : Ağız ve ferc’tir, buyurdular “ )
TİRMİZİ : 3.C.2072.N
Öyleyse bu hususta da ahlaklı bir Müslümanın en çok dikkat edeceği husus, diline sahip olmasıdır. Başkaları ile konuşurken yalandan, yap-macık söz ve tavırlardan ve çirkin sözlerden uzak durması gerekir. Çünkü, bu gibi çirkin laf ve sözler, Allah’ın buğz ettiği şeyler olduğu gibi, bunlar insanları diğer insanlardan uzaklaştıran şeylerdir de …
( … Hatta, Allah resulü s.a.v : “ Şeytana sövmeyin “ ifadesiyle bile, bir müslümanın şeytan için dahi olsa , çirkin kelimeler kullanmasının hoş olmayacağını belirtmiştir .)
SİLSİLETÜ’S SAHİHA : 2422. N - SAHİHU’L CAMİ : 7318.N
İNSANLARIN KUSURLARINI ARAŞTIRMAMAK
Değerli kardeşlerim ! insanlarla güzel bir diyalog için, onların kusur-larını araştırıp onlarla uğraşmamanın da büyük bir etkisi vardır…. Çünkü karşılaşılan insanın hemencecik kusurlarıyla uğraşmaya başlamak, hiç de güzel sonuçlar doğurmayacaktır.
(… Allah resulü s.a.v bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır : Sizleri zandan sakındırırım.Çünkü zan,sözlerin en yalanıdır. Bir birinizin eksiğini ve kusurunu görmeğe ve işitmeğe uğraşmayınız,bir birinizin hususi ve mahrem hayatını da araştırmayınız. Bir birinize haset etmeyiniz,bir birinize sırt çevirip küsmeyiniz ve bir birinize buğz ve düşmanlık da etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeşler olunuz. )
BUHARİ : 13.C.6046.S
MÜSLİM : 8.C. 2563. N
( …. Allah resulü s.a.v yine şöyle buyurmaktadır :” Her biriniz kar-deşinin gözündeki çöpü görür de,kendi gözündeki merteği unutur “
TERĞİB : 4. C.527.S - İBNİ HİBBAN : SAHİH’DE
( … Yine bir hadislerinde : “ Ne mutlu kendi kusuru, alemin kusur-larından kendisini alakoyana “ )
BULUĞUL MERAM : 4.C.412.S
( … Muaviye r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Eğer sen insanların ayıplarını araştırmaya kalkarsan,onları ifsad eder veya ifsad etmeğe ramak kalırsın. )
EBU DAVUD : 5.C. 4888.N
E.MÜFRED : 1.C . 248. N
HAKİM : 4.C . 378.S
Evet, gerçekten de ne mutlu o insanlara ki, başkalarının ayıp ve kusur-larını araştırmaktan ziyade, kendi ayıp ve kusurları ile uğraşırlar. Başka-larının açığını aramaktan ziyade, kendi açıklarını kapatmaya çalışırlar.
Hulasa değerli kardeşlerim, İnsanları yaptıklarından dolayı kınamak, azarlamak ve tenkit etmekten uzak durmak da, unutmayınki iyi bir diyalog için çok güzel bir vesiledir….
İYİ BİR DİNLEYİCİ OLMAK
Bu konuda tavsiye edilen bir diğer husus ise, iyi bir dinleyici olmaktır. Unutmayalım ki insanları dinlemek, onların sorunlarıyla ilgilenmek, sorunlarına kulak vermek, onların muhabbetini sadakatini ve sevgisini kazandıran en güzel vesilelerdendir…. Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :
الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ
“ Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline tabi olurlar …. “
ZÜMER : 18.AY.
Unutulmamalıdır ki, dinlemeyi beceremeyen bir insan kesinlikle dinle-temez….Yani dinlemeyen, dinlenmez.
Bunun içindir ki, insanlarla güzel bir diyalog kurmak isteyen bir kimse onları dinleme hususunda nezaket sahibi olmalıdır… Tabi ki bu da, illa onların anlattıklarına karşı bir saygı kabul edilmemelidir.
YAPILAN İYİLİĞİ TAKDİR ETME
İnsanları insanlara sevdiren ve kalplerini kalplerine yaklaştıran en önemli etkenlerden birisi de, yapılan iyiliği taktir etmektir…. Yani bir iyilikte bulunulduğu zaman, içten bir şekilde onun iyiliğini taktir etmektir…. İnanın böyle yaptığınız zaman karşınızdaki insan, yaptığı işe önem verdiğinizden dolayı mutlu olacak ve her zaman size karşı başka iyiliklerde bulunmaya çalışacaktır.
Peygamberimiz s.a.v bir hadislerinde : “ Kime bir iyilik edilirse ,o iyiliğe mukabele etsin. Eğer mukabelede bulunacak bir şey bulamaz ise,kendisine yapılan iyiliği övsün. Kendisine yapılan bu iyiliği övdüğü zaman, insan ona teşekkür etmiş olur. Eğer bu iyiliği gizler se onu inkar etmiş olur…… “ buyurmaktadır.
EDEBU’L MÜFRED : 1.C.215.N
İnsanların iyiliklerini takdire şayan olduğunu belli etmek ve övmek, onların bu işi severek yapmasına ve devamına vesile olan önemli bir olaydır.
Bakınız Resulullah s.a.v Muaz r.a’ya ne diyor : “ Ya Muaz ! Seni severim. Her namaz sonrasında bu duayı okumayı ihmal etme. Alla-humme einni ala zikrike ve şukrike ve husni ibadetike “
Şüphesiz ki, seni severim ibaresi, Muaz’ın gönlünü fethetmiş ve daha sonra gelecek olan tavsiyeleri kabul edip uygulamasına da çok büyük bir kolaylık sağlamıştır….. Öyleyse aynı şekilde insanların güzel olan şeylerini takdir ederek işe başlamak, güzel bir diyalog için çok önemli vesiledir.
TARTIŞMADAN UZAK DURMA
İlim ehli, insanları insanlara yaklaştırmayı sağlayacak en önemli şeylerden bir tanesinin de, gereksiz tartışmalardan ve münakaşalardan uzak kalmak olduğunu zikretmişlerdir. Çünkü bu tartışmalar insanlar arasındaki düşmanlığı ve nefreti arttırmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu yüzden Peygamberimiz s.a.v bizleri tartışma ve münakaşaya düşmememiz için sakındırarak şöyle buyurmuştur : “ Bir topluluğu hidayete erdirdikten sonra saptıran şey münakaşadır.”
Daha sonra Allah’u Teala’nın şu ayetini okudu : “ Bizim Tanrılarımız mı hayırlı,yoksa o mu ? ” dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler.Öyle ya onlar kavgacı bir toplumdur.” ZUHRUF : 58 .AY.
TİRMİZİ : 5.C.3468.N
Ebu Umame’nin Resulullah’tan rivayet ettikleri başka bir hadiste ise şöyle buyurmaktadır : “ Ben, haklı olduğu halde çekişmeyi bırakan kimse için cennetin avlusunda bir ev verileceğine kefilim.”
İBNİ MACE : 1.51.N
İşte bu ve emsali deliller, tartışmanın – diğer bir ifadeyle cedelin - yanlış bir şey olduğunu dolayısıyla insanlarla güzel bir diyalog için bu gibi gereksiz şeylerden uzak durulmasının daha güzel sonuca götüreceğini bizlere anlatmaktadır.
Değerli kardeşlerim ! hatta konuştuklarımızın hatalı olduğu söylendiği ve isbat edildiği zaman bunu kabullenip teslim olmamız bile, insanları bize yaklaştıracak en güzel vesilelerdendir.
Unutmayalım ki, eğer hatalı isek, hatamızı itiraf etmek bir fazilettir. Böyle yaptığımız zaman başkalarının saygısını ve sevgisini kazanmış oluruz. Bu ise mütevazi olduğumuzun en açık bir göstergesidir.
Allah Resulü s.a.v bizleri mütevazi olmaya teşvik ederek şöyle buyurmuşlardır : “ Allah bana mütevazi olmamızı vahyetti ”
MÜSLİM : 8.C.2865 / 64.N
Bu konuda dikkat edilecek hususlardan birisi de ; İnsanların görüşlerini dile getirmelerine saygı duyup, onların anlattığı konulara bir de onların gözüyle bakarak, yanlış olduğuna inandığımız görüşlerini savunmakta ısrarlı oluşlarının sebebinin, konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını bilerek – merhametle - hareket etmemizdir….
Böyle olduğunu anladığımız zaman Allah’u Teala’nın şu Ayet’ini hatır-layarak onları anlayışla karşılamalıyız :
“ Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti,o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”
NİSA : 94.AY.
DAVET METODU
İnsanların kazanılması hususunda en etkili ve en güzel vesilelerden bir tanesi de, davet metodudur… Değerli kardeşlerim ! defalarca dile getirdiğimiz gibi, davet tatlı dil ve güzel sözle yapılır… Bunu bilmeyen hiç kimse yoktur diyebiliriz… Ama tabi ki bunu bilmek ile tatbik etmek arsında dağlar kadar fark vardır.
Bunun içindir ki Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır :
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ...
“ Sen, Rabbi’nin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et ….. ”
NAHL : 125.AY.
Bir başka Ayet’te ise : “ Ey Muhammed ! Kullarıma söyle sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar ”
İSRA : 53.AY.
Bu ve emsali Ayet’lerin mesajı şudur : Ey Muhammed ! inanan kullarıma söyle kiminle olursa olsun konuşmalarında ve tartışmalarında güzel sözler söylesinler, ne sert söz ve ne de çirkin ifadeler kullanma-sınlar.
Konuşmalarında efendi ve ağır başlı olsunlar. Karşı tarafın kışkırtmacı davranışlarına rağmen sakin olmayı, efendi ve ağır başlı olmayı elden bırakmasınlar ve sadece doğru olanı söylesinler.
Değerli kardeşlerim ! Ayeti celileye dikkat ederseniz, müminler şeytanın kışkırtmalarına karşı uyarılmaktadırlar…. Çünkü güzel şeylerin anlatıldığı an, şeytanın en fazla kıskandığı bir an’dır. Dolayısıyle o ortamın karışmasını mutlaka isteyecektir.
Muhaliflerinize cevap verirken kızıp sinirlendiğinizi hissedersiniz, ama bu kışkırtmayı, sizin sohbetinize zarar vermek isteyen şeytanın yaptığını anlamalı ve rabbinizin şu güzel sözlerini hatırlamalısınız :
“ ….. İnsanlara güzel söz söyleyin….. ”
BAKARA : 83.AY
Hatta Allah’u Teala, Musa ve Harun’u Firavun gibi bir melune dahi gönderirken onlara şöyle demişti :
“ Ona tatlı dille konuşun. Belki öğüt alır veya korkar.
TAHA : 44.AY
İşte bütün bu güzellikler, insanın diğer insanlarla diyaloğunun güzel ve verimli olmasını sağlayan en güzel vesilelerdir.
Rabbimden niyazım ; önce kendi nefsimi ve sonra da diğer iman eden kardeşlerimi bu güzel meziyetlerle techiz olunan birer kul eylesin.
Amin
Vel hamdu lillahi rabbil alemin
TACUDDİN EL- BAYBURDİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
İnsanlara iyi muamele ve davranışta bulunma, Allah’ın basiretli kul-larına bahşettiği güzel bir yetenektir. Ve hiç Şüphe yoktur ki, Peygam-berlerin sonuncusu ve bizler için örnek olan Muhammed s.a.v de, bu güzelliğin hepsi bir arada bulunmaktaydı.
Rabbimiz kerim kitabında Resulünü şöyle vasıflandırmaktadır :
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “ Muhakkakki sen yüce bir ahlak üzeresin “
KALEM : 4.AY.
“ …… Şayet sen kaba ve katı yürekli olsaydın şüphesiz ki senin etrafından dağılır giderlerdi ….. “
ALİ İMRAN : 159.AY.
İnsanlarla iyi geçinip onlara iyi davranma konusunda başarılı olma şüp-hesiz ki hikmetin bir parçasıdır. Bu güzel haslet kime verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiş demektir.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :
“ Allah dilediğine hikmet verir. Kime de hikmet verilirse, ona pek çok hayır ve üstünlük verilmiştir. “
BAKARA : 269.AY.
Mademki insanlarla iyi geçinme ve onlara iyi muamelede bulunma bir yetenek ve sanattır, Peki bu sanat ve yetenek kendine bahşedilmeyenler ne yapacaklardır ?.... Yani onu nasıl elde edeceklerdir ? …. İsterseniz bu hususta bir şeylerden bahsetmeye çalışalım.
Değerli Müslümanlar ! Asırlardır sosyologlar ve psikologlar bu soruya cevap bulabilmek için insanların davranış ve yapılarını incelemişler ve bu araştırmaların neticesinde de bunu bir sanat ve bir bilim dalı haline getirmişlerdir. Böylece batıda bulunan ünüversiteler ve enüstütüler, bu bilim dalını ders programlarına alarak insanlara öğretmeye başla-mışlardır.
Bu tür derslere ise en çok ilgiyi gösterenler siyaset adamları, iş adamları ve insanlarla doğrudan ilişkisi olan kimseler görülmektedir. Çünkü biliyorlar ki ; İnsanlarla iyi muamele sanatını öğrendikleri zaman, görüşlerini ve düşüncelerini onlara rahatlıkla empoze edebilirler. Ve satmak istedikleri mallarını da onlara rahatlıkla satabilirler.
Sosyolog ve psikologların insanlarla muamele sanatı ile ilgili koymuş oldukları bu yönlü temel kaideleri inceleyenler göreceklerdir ki bu kaide ve esaslar yeni olmayıp, bilakis İslam’ın 14 asır önce ortaya koyduğu ve öğretiği şeylerdir.
Zaten bunun aksi nasıl düşünülebilir ki. Çünkü insanları Allah c.c yarat-mış ve onların yaratılışlarına en uygun olarak İslam dinini seçmiştir.Bu dini seçen O Allah ki,insanı kendi nefsinden daha iyi bilendir.
“ Rabbiniz, sizin kalblerinizdekini daha iyi bilir.”
İSRA:25.AY.
“ Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”
KAFF : 16.AY.
Ama ne yazık ki bugün İslam aleminde insanlara, gerek fert olarak ve gerekse topluluk olarak nasıl muamele edilmesi gerektiğinin kural ve esaslarını bilen insanlar çok azdır. Halbuki bu güzel kuralları insanlara ve özellikle de davetçilere hatırlatacak birilerinin olması gerekir.
Çünkü Müslümanların ve özellikle de Müslüman davetçilerin bu kural ve esasları öğrenmeye tüm toplumlardan daha çok ihtiyaçları vardır. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine yüklemiş olduğu emaneti diğer insanlara tebliğ etmekle yükümlüdürler. Bu emaneti laikiyle yerine getirebilmek içinse insanlarla iyi muamele, hoşgörü ve diyalok sanatını iyice öğrenmeleri gerekmektedir…. Ve tabi ki, burada bahsedeceğimiz hoş görü ve güzel bir diyalog ta , birilerinin anladığı ve uyguladığı gibi ; başkalarına şirin görünmek için din’den taviz vermek veya bir takım gerçekleri saklayıp gizlemek demek değildir….
Faidesi olur dileği ile inşallah bu sohbetimizde sizlere, insanlarla iyi muamele ve onlara hoş görülü davranma sanatını,Kur’an’ın ve Sünnet’in ortaya koyduğu kurallar çerçevesinde anlatmaya çalışacağız.
İNSANLARA DEĞER VERME
Bu konuda ilim ehli insanlar derler ki ; ” Eğer insanlar tarafından değer görmek istiyorsanız, önce siz insanlara değer verdiğinizi gösteriniz ”
Ve bu değerin en belirgin özelliği ise insanlarla karşılaştığınız zaman onlara, önce sizin selam vermenizdir…. Çünkü bu muamelede karşı tarafa bir değer verme vardır… Çok azımız Resululah s.a.v’in bizlere öğrettiği İslam’daki “ Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve bere-katuh ” selamının derinden anlamını düşünürüz…. Oysaki on da,karşı tarafa bir dua, onun hayrını ve selametini isteme vardır… Dolayısıyla selam verme, gerçekten de insanların arasında saygı ve sevgi meydana getirir.
( ….. Ebu Hureyre r.a dan gelen bir rivayette Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : ” Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınızda bir birinizi seveceğiniz bir ibadeti size haber vereyim mi ? Aranızda selamı yayınız “ )
MÜSLİM : 1.C.54.N - EBU DAVUD : 5.C.5193.N - TİRMİZİ : 4.C.2828.N - İBNİ MACE : 1.C.68 . N
Öyleyse basiretli bir müslümanın bu hususa dikkat etmesi ve selamı yayması gerekir.
GÜLER YÜZLÜ OLMA
İnsanlara değer verdiğimizi gösteren davranışlardan en belirgin olan-larından birisi de, onlara karşı güler yüzlü olmaktır. Çoğu insanların yanında güler yüzlü ve sevecen olmanız, inanın onlara yemek ve içecek vermenizden daha değerlidir.
Onun içindir ki Peygamberimiz s.a.v “ Bir kardeşinin yüzüne gülüm-semen, ona tebessüm etmen bile sadakadır ” buyurmaktadır.
TİRMİZİ : 3.C.2022.N – 2037.N
Başka bir hadiste ise Resulullah s.a.v : “ Müslüman kardeşine, güleryüz göstermek bile olsa, hiçbir iyiliği hor görme ”. buyurmuş-lardır.
Bu sebeple Peygamber s.a.v müminleri diğer kardeşlerine karşı güler yüzlü ve sevecen olmaya teşvik etmiş ve bu tür davranışların birçok iyilik ve güzelliğin başı olduğunu onlara anlatmıştır.
( … Resulullah s.a.v buyurdular ki: “ Güzel ve hoş söz sadakadır “ )
BUHARİ : 13.C. 6013.S
( … Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Mü’min, başkalarına ısınan ve kendisine de ısınılan kimsedir. Başkasına ısınamayan ve kendi-sinede ısınılamıyan kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandır. )
CAMİU’S SAĞİR : 3.C.3771.N
( …. Ve yine Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : İnsanlardan her yumuşak huylu,ince kalpli,hoş geçimli ve cana yakın kimse cehen-nem ateşine haram kılınmıştır. )
C. SAĞİR : 2.C.1957.N
AHMED : 1 . 415
Değerli müslünamalar ! hiç şüphesiz ki insanlara değer vermenin, onları önemsemenin bir başka göstergesi de, onlara ihtiyaç anında yardım elinizi uzatarak hizmet etmenizdir…. İşte bu da, onların sevgi ve muhabbetini kazanabilme hususunda güzel bir vesiledir…
İbnu Mesud şöyle buyurmaktadır : ” Kalpler kendilerine iyilikte bulu-nanlara bağlanır ” Peygamber s.a.v’in şu hadisi şerifleri, insanlara iyilikte bulunmanın, onlara yardım etmenin ne kadar önemli olduğunu, ne güzel de açıklamaktadır :
“ Kim bir kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim de bir kardeşini bir dertten ve sıkıntıdan kurtarırsa Allah’ta kıyamet gününde, onu kıyamet sıkıntılarının birinden kurtarır. Kul kardeşine yardım ettiği sürece Allah da ona yardım eder “
BUHARİ : 5.C.2262.S
SEVGİYİ BELLİ ETMEK
İnsanlara değer verdiğimizi gösteren davranışlardan bir başkası da, onları sevdiğimizi veya sevimli bir hale gelmeleri için çırpındığımızı onlara belli etmemizdir….
Bunun, içindir ki Resulullah s.a.v bir hadislerinde : “ İman etmedikçe Cennette giremezsiniz,birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamaz-sınız……….. “ buyurmuştur.
MÜSLİM : 1.C.54.N - EBU DAVUD : 5.C.5193.N - TİRMİZİ : 4.C.2828.N - İBNİ MACE : 1.C.68 . N
Hatta onu sevdiğini kendisine haber vermesi, aralarındaki sevgiyi ve samimiyeti daha da artıracağından dolayıdır ki, Allah resulü s.a.v : “ Kar-deşini sevdiğini git ona haber ver “ buyurmuşlardır.
BÜYÜKLERE SAYGI VE KÜÇÜKLERE SEVGİ GÖSTERMEK
Büyüklere gösterilen saygı ve küçüklere gösterilen sevgi de onlara verilen değerin bir göstergesidir…. Doğal olarak her büyük kendisine değer verilmesinden hoşlanır ve kendisine saygı gösterene karşı da içerisinden derin bir sevgi besler…. Küçükler için de bu kural geçerlidir.
Resulullah s.a.v bu hususa çok önem vermiş ve Müslümanları büyüklerine karşı saygılı, küçüklerine karşı ise sevgili olmaya teşfik etmiştir. Allah resulü s.a.v bir hadislerinde :
“ Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göster-meyen bizden değildir “ buyurmaktadırlar.
AHMED : 2 / 222 – 7033.N
“ Aişe r.a validemiz şöyle buyurmuşlardır : Resulullah s.a.v bizlere insanları layık oldukları yere koymamızı emretmiştir “
EBU DAVUD : 5.C.4842.N. ZAYIF SENEDLE.
İNSANLARIN SORUNLARINA ORTAK OLMAK
İnsanların sorunlarına ortak olmak ta, onların bizlere yanaşmasına ve sözlerimize değer vermesine vesile olan şeylerdendir….Gerçekten de insanların kötü günlerinde sorunlarına ve acılarına, iyi günlerinde ise sevinçlerine ortak olmak, onların yanımızda değerli olduklarının bir kanıtıdır.
Bu tür davranışları İslam, müslümanın Müslüman kardeşi üzerindeki haklarından saymaktadır :
(…… Abdullah İbn Ömer’den gelen bir hadislerinde Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Müslüman müslümanın kardeşidir, ona zul-metmez – tehlikede ve musibet anında - onu yalnız bırakmaz. Her kim bir Müslüman kardeşinin hacetini yerine getirirse, Allah’ta onun hacetini yerine getirir. Her kim bir müslümanın kederini giderip onu rahatlatırsa, Allah’ta onun kıyamet gününün kederlerinden bir kederini giderip onu rahatlatır. Her kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah’ta onun kıyamet gününde ayıbını örter “ )
BUHARİ: 5.C.2262.S
“ Müslümanın Müslüman kardeşi üzerinde beş hakkı vardır : Selam verdiği zaman selamını almak, hastalandığı zaman onu ziyaret etmek, cenazesine katılmak, davet ettiği zaman davetine icabet etmektir.”
BUHARİ : 3.C.1176.S – TİRMİZİ : 4.C.2880.N
İşte bahsi edilen bu güzel davranış ta, insanların birbirlerine ısınma-larına, birbirlerini sevmelerine ve anlatılan şeylere değer vermelerine vesile olan en güzel şeylerden birisidir.
KİŞİLERE İSİMLERİ İLE HİTABETMEK
Değerli kardeşlerim ! uzmanlar ; insanlar arası ilişkilerin iyi ve güzel olmasını sağlayan en büyük etkenlerden birisinin de birbirlerinin isimlerini ezberleyip onlara isimleri ile hitabetmek olduğunu söylemektedirler.
İnsanları isimleri ile çağırmak yerine sen falansın, sen filansın veya sen şusun busun gibi sıfatlarla çağırmak, onların sizden nefret etme-lerinden başka bir işe yaramayacaktır.
Genellikle insanların çoğu isimlerinde gariplik olsa bile yine de isimleri ile çağrılmayı severler…. Çünkü insanoğlunun ismi ile olan ilişkisi doğumla birlikte başlar ve ölene kadar devam eder. Bunun için Allah’u Teala insanlardan birbirlerini kötü lakap ve isimlerle çağırmamalarını isteyerek şöyle buyurmuştur :
“ Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayınız “
HUCURAT : 11.AY.
Aynı zamanda Peygamber s.a.v’in hayatına baktığımızda da onun, sahabelerine “ Ey ebu Bekr, Ey Ömer, Ey Muaz “ gibi kendi açık isim-leri ile onlara seslendiğini görmekteyiz……… Tabi ki bazen de insan-ların hoşuna giden bir takım isimlerle çağırmıştır onları Allah resulü s.a.v…. Bu da gösterir ki insanları, onların hoşlanacağı bir takıp lakaplarla çağırmak ta bir beis yoktur… Aynen Allah resulü s.a.v’in ; Ebu Hureyre ve Zül yedeyn gibi isimlerle sahabilerinden bazılarını çağırdığı gibi …
GÜZEL AHLAK
Değerli kardeşlerim ! unutmayalım ki, İslam’ın insanlarla iyi diyalok kurmaları için bir müslümana tavsiye ettiği en önemli hususun, güzel ahlak olduğunu defalarca zikretmişizdir.
İslam dinine azda olsa vukufiyeti olanlar şunu çok iyi bilirler ki, insan-ların ahlak bakımından üstün olanları, en sevilenleridir.. Dolayısıyla, gerek insanların İslami eğitimlerinde ve gerekse başka insanlarla iyi diyalog kurma hususunda güzel ahlakın çok büyük bir yeri vardır.
Allah’u Azze ve Celle, insanları hakka davet etmek için göndermiş olduğu elçisinin bu husustaki vasfını şöyle zikreder :
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ “ Muhakkakki sen yüce bir ahlak üzeresin “
KALEM : 4.AY.
Çünkü her şeyi hakkıyla bilen Rabbimiz, güzel ahlakın davette ve insanlarla iyi ilişki kurmada ne kadar etkili bir vesile olduğunu en iyi bilendir.
Allah resulü s.a.v insanların en ahlaklısı olduğu gibi, onu örnek ve önder edinenlere de güzel ahlak sahibi olmaları için çaba sarfetmelerini emretmiştir.
( … Sahabe Allah resulü s.a.v’e bir gün şunu sorarlar :
- Ey Allah’ın resulü ! insana ihsan edilen şeylerin en hayırlısı hangisidir ? Resulullah s.a.v şöyle buyurur : “ Güzel ahlaktır “ )
İBN MACE : 9.C.3436.N
E .MÜFRED: 1.C.291.N
( … Abdullah İbn Amr r.a’dan, o şöyle dedi : Resulullah s.a.v buyur-dularki : “ sizin en hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır “ )
BUHARİ : 13.C. 6017.S
( … Ebu’d Derda r.a’dan,Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Kıyamet günü mü’minin terazisinde, güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur……. . )
TİRMİZİ : 3 .C . 2070 . N
E. MÜFRED : 1.C.270.N
EBU DAVUD:5.C.4799.N
(…. Ebu Hureyre r.a’dan; Resulullah s.a.v’e sordular : “ Ey Allah’ın resulü ! insanları en fazla cennete sokacak olan amel nedir ? Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ Allah’a karşı takva ve güzel ahlaktır……)
TİRMİZİ : 3. C. 2072. N
E . MÜFRED : 1.C.294.N
Yani, insanlarla hoş bir diyalok içerisinde bulunmak isteyen ahlaklı ve edepli bir Müslüman :
“ İnsanlara sıcak ve sevecen davranan…. onları nasihatlerinde kırmayan….. Onların ayıp ve kusurlarını araştırmayan….. onları aldatmayan… Onlara güler yüz gösteren, alçak gönüllü davranan, onlara üstünlük taslamayan ….. ve ….. onları hakir görmeyen biri olmalıdır “
“ Onlara çirkin söz söylemeyen…kalplerini kırmayan…ve…onlara verdiği sözde duran birisi olmalıdır “
Öyleyse, insanlarla güzel bir diyalog kurmak için kişinin en fazla gayret edeceği şey ; İslamın ahlaki değerlerini araştırıp, onlara uygun hareket etmesi ve insanlara karşı da onları sergilemesidir…
İNSANLARIN HATALARINI AFFETMEK
İnsanlarla güzel bir diyalog ve onların sevgisini kazanmak için en önemli vesilelerden birisi de , Affedici ve bağışlayıcı olmaktır.
Çünkü bu gibi güzel huyların insanlar tarafından ne kadar benimsendiği ve sevildiği bilinen bir şeydir.
Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :
“ … Bağışlansınlar, feragat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız ? ”
NUR : 22.AY.
“ O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar ; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah’da güzel davranışta bulunanları sever ”
ALİ İMRAN : 134.AY.
“ Kim sabreder ve affederse şüphesiz ki bu, çok değerli işlerden- dir ”
ŞURA : 43.AY.
“ İyilikle kötülük bir olmaz .Sen – kötülüğü - en güzel bir tavırla sav. O zaman - görürsün ki - seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olmuş ”
FUSSİLET : 34.AY.
Ayeti kerimelerde de anlatıldığı gibi, kötülük yapan bir kimseyi affet-mek, ona karşılık vermemek güzel bir ahlaki değer olarak anlatılıyor.
Hatta bu davranışın sonunda, insana düşmanlık yapan kimselerin dahi dost olacağından bahsedilmektedir…… Çünkü bu, insanın yaratılışında vardır. Hiçbir kötülük,iyiliğin karşısında tutunamaz.
NAZİK VE YUMUŞAK OLMAK
Nezaket ve yumuşaklık da iyi ahlakın bir sonucu olup,insanların kalbini kazanmak için şiddet ve zorbalıktan daha tesirli ve etkili bir çaredir.Bu iki iyi huy sayesinde insan, başkalarının kalbine giden yolu rahatlıkla bulurken, şiddet ve zorbalık kullanan bir kimse ise davasında ne kadar haklı olsa dahi her zaman insanların tepkisine ve nefretine mağruz kalır.
Peygamber s.a.v’in bir çok hadisi şeriflerinde, nezaket ve yumuşaklığa ne kadar değer verdiğini görmemiz mümkündür.
( … Resulullah s.a.v buyurdular ki : “ Güzel ve hoş söz sadakadır “ )
BUHARİ : 13.C. 6013.S
( … Ve yine Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : İnsanlardan her yumuşak huylu, ince kalpli, hoş geçimli ve cana yakın kimse cehen-nem ateşine haram kılınmıştır. )
CAMİU’S SAĞİR : 2.C.1957.N
AHMED MÜSNED : 1 . 415
( … Aişe validemiz rivayet ettiği bir hadiste ise : Resulullah s.a.v şöyle buyurmaktadır : “ Allah yumuşaklık ve nezaket sahibidir. Bu yüzden tüm işlerde yumuşaklık ve nezaketi sever.”
BUHARİ : 13.C.6014.S - MÜSLİM
Bir başka hadislerinde Resulullah s.a.v “ Nezaket ve yumuşaklıktan yoksun kalan kimse tüm iyilik ve güzelliklerden yoksun kalmış sayılır.”
MÜSLÜM : 8.C.2592.N
( … Resulullah s.a.v yiye şöyle buyururlar : Yumuşaklık her hangi bir şeyde bulunursa onu muhakkak ki güzelleştirir. Neyden de sökülüp alınırsa onu muhakkak ki çirkinleştirir. )
MÜSLİM : 8.C.2594.N
Demek ki güzel ve hoş sözlülük, yumuşak huyluluk, ince kalplilik, hoş geçimlilik ve cana yakın olmak gibi güzel vasıflar, insanın diğer insanlarla güzel diyalog kurmasında mükemmel birer ahlaki değerlerdir.
KABA VE ÇİRKİN SÖZLERDEN UZAK DURMAK
Değerli kardeşlerim ! unutmayalım ki, insanı diğer insanlardan uzak-laştıran vesilelerden birisi de ; ahlaksızca oturuşlar, kalkışlar ve kullanılan çirkin sözlerdir… Edepli bir Müslüman, ahlak dışı konuşmalar-dan, sinkaf kelimelerden ve hayasız, edepsiz şakalaşmalardan uzak duran bir kimse olmalıdır….. Yani insanlarla güzel bir diyalog içerisinde olmak isteyen kimse, diline hakim olan biri olmalıdır.
( … Ukbe b.Amr r.a’dan.Dedi ki : Resulullah s.a.v’e,Ya rasulallah ! Kutru-luş nedir ? . Buyurdular ki : Diline hakim ol ……… )
TİRMİZİ : 4.C.2517.N
( … Ebu Said el-Hudri r.a’dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki : İnsan oğlu sabaha vardığı zaman bütün uzuvlar dil’e yalvararak şöyle der : Bizim hakkımızda Allah’tan kork ; çünkü biz ancak seninle kaimiz, doğru olursan biz de doğru oluruz,eğri olursan biz de eğri oluruz. )
TİRMİZİ : 4.C.2518.N
( …. Sehl b.Sa’d r.a’dan. Resulullah s.a.v buyurdular ki: Kim bana iki çenesi arasındaki ile, iki bacağı arasındaki hakkında teminat verirse, ben de ona cenneti teminat ederim. )
TİRMİZİ : 4.C.2520.N
( … Muaz İbn Cebel r.a’dan.Dedi ki : Bir sefer de Peygamber s.a.v ile beraberdim.Yürümekte iken Resulü erkeme yakın bulundum …… Bunun üzerine Resulü Ekrem dilini tuttu ve : Kendi selametin için şuna sahip ol, buyurdu.Dedim ki ; Ya rasulallah ! biz konuşmalarımızdan dolayı da hesaba çekilecek miyiz ? Resulullah s.a.v buyurdular ki : Annen has-retine yansın ey Muaz ! İnsanları yüz üstü cehenneme sürükleyen dillerinden başka bir şey midir zannediyosun . )
TİRMİZİ : 4.C.2749.N
( …. Ebu Hureyre r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Allah her kimi iki çenesi arasındakinin şerri ve iki bacağı arasındakinin şer-rinden korursa, şüphesiz o kimse cennete girer. )
TİRMİZİ : 4.C.2521.N
( …Sufyan b. Abdullah es-Sekafi r.a’dan. Dedi ki : Ben resulullah s.a.v’e ; Ya rasulallah !.................. Benim için,kendisinden en çok korkacağım şey nedir ? diye sordum.Resuli Ekrem dilini tutarak “ işte budur “ buyur-dular. )
TİRMİZİ : 4.C.2522.N
( … Ebu’d Derda r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Kıyamet günü mü’minin terazisinde güzel ahlaktan daha ağır gelen bir şey yoktur. - Unutmayın ki - Allah’u Azze ve Celle, kaba ve ağzı bozuk kimseyi asla sevmez. )
TİRMİZİ : 3.C.2070.N
(… Yine bir hadislerinde,Allah resulü s.a.v’e “……..insanları en çok cehenneme sürükleyen şey nedir, diye soruldu. Resulullah s.a.v : Ağız ve ferc’tir, buyurdular “ )
TİRMİZİ : 3.C.2072.N
Öyleyse bu hususta da ahlaklı bir Müslümanın en çok dikkat edeceği husus, diline sahip olmasıdır. Başkaları ile konuşurken yalandan, yap-macık söz ve tavırlardan ve çirkin sözlerden uzak durması gerekir. Çünkü, bu gibi çirkin laf ve sözler, Allah’ın buğz ettiği şeyler olduğu gibi, bunlar insanları diğer insanlardan uzaklaştıran şeylerdir de …
( … Hatta, Allah resulü s.a.v : “ Şeytana sövmeyin “ ifadesiyle bile, bir müslümanın şeytan için dahi olsa , çirkin kelimeler kullanmasının hoş olmayacağını belirtmiştir .)
SİLSİLETÜ’S SAHİHA : 2422. N - SAHİHU’L CAMİ : 7318.N
İNSANLARIN KUSURLARINI ARAŞTIRMAMAK
Değerli kardeşlerim ! insanlarla güzel bir diyalog için, onların kusur-larını araştırıp onlarla uğraşmamanın da büyük bir etkisi vardır…. Çünkü karşılaşılan insanın hemencecik kusurlarıyla uğraşmaya başlamak, hiç de güzel sonuçlar doğurmayacaktır.
(… Allah resulü s.a.v bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır : Sizleri zandan sakındırırım.Çünkü zan,sözlerin en yalanıdır. Bir birinizin eksiğini ve kusurunu görmeğe ve işitmeğe uğraşmayınız,bir birinizin hususi ve mahrem hayatını da araştırmayınız. Bir birinize haset etmeyiniz,bir birinize sırt çevirip küsmeyiniz ve bir birinize buğz ve düşmanlık da etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeşler olunuz. )
BUHARİ : 13.C.6046.S
MÜSLİM : 8.C. 2563. N
( …. Allah resulü s.a.v yine şöyle buyurmaktadır :” Her biriniz kar-deşinin gözündeki çöpü görür de,kendi gözündeki merteği unutur “
TERĞİB : 4. C.527.S - İBNİ HİBBAN : SAHİH’DE
( … Yine bir hadislerinde : “ Ne mutlu kendi kusuru, alemin kusur-larından kendisini alakoyana “ )
BULUĞUL MERAM : 4.C.412.S
( … Muaviye r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : Eğer sen insanların ayıplarını araştırmaya kalkarsan,onları ifsad eder veya ifsad etmeğe ramak kalırsın. )
EBU DAVUD : 5.C. 4888.N
E.MÜFRED : 1.C . 248. N
HAKİM : 4.C . 378.S
Evet, gerçekten de ne mutlu o insanlara ki, başkalarının ayıp ve kusur-larını araştırmaktan ziyade, kendi ayıp ve kusurları ile uğraşırlar. Başka-larının açığını aramaktan ziyade, kendi açıklarını kapatmaya çalışırlar.
Hulasa değerli kardeşlerim, İnsanları yaptıklarından dolayı kınamak, azarlamak ve tenkit etmekten uzak durmak da, unutmayınki iyi bir diyalog için çok güzel bir vesiledir….
İYİ BİR DİNLEYİCİ OLMAK
Bu konuda tavsiye edilen bir diğer husus ise, iyi bir dinleyici olmaktır. Unutmayalım ki insanları dinlemek, onların sorunlarıyla ilgilenmek, sorunlarına kulak vermek, onların muhabbetini sadakatini ve sevgisini kazandıran en güzel vesilelerdendir…. Rabbimiz kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :
الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ
“ Onlar ki sözü dinlerler ve en güzeline tabi olurlar …. “
ZÜMER : 18.AY.
Unutulmamalıdır ki, dinlemeyi beceremeyen bir insan kesinlikle dinle-temez….Yani dinlemeyen, dinlenmez.
Bunun içindir ki, insanlarla güzel bir diyalog kurmak isteyen bir kimse onları dinleme hususunda nezaket sahibi olmalıdır… Tabi ki bu da, illa onların anlattıklarına karşı bir saygı kabul edilmemelidir.
YAPILAN İYİLİĞİ TAKDİR ETME
İnsanları insanlara sevdiren ve kalplerini kalplerine yaklaştıran en önemli etkenlerden birisi de, yapılan iyiliği taktir etmektir…. Yani bir iyilikte bulunulduğu zaman, içten bir şekilde onun iyiliğini taktir etmektir…. İnanın böyle yaptığınız zaman karşınızdaki insan, yaptığı işe önem verdiğinizden dolayı mutlu olacak ve her zaman size karşı başka iyiliklerde bulunmaya çalışacaktır.
Peygamberimiz s.a.v bir hadislerinde : “ Kime bir iyilik edilirse ,o iyiliğe mukabele etsin. Eğer mukabelede bulunacak bir şey bulamaz ise,kendisine yapılan iyiliği övsün. Kendisine yapılan bu iyiliği övdüğü zaman, insan ona teşekkür etmiş olur. Eğer bu iyiliği gizler se onu inkar etmiş olur…… “ buyurmaktadır.
EDEBU’L MÜFRED : 1.C.215.N
İnsanların iyiliklerini takdire şayan olduğunu belli etmek ve övmek, onların bu işi severek yapmasına ve devamına vesile olan önemli bir olaydır.
Bakınız Resulullah s.a.v Muaz r.a’ya ne diyor : “ Ya Muaz ! Seni severim. Her namaz sonrasında bu duayı okumayı ihmal etme. Alla-humme einni ala zikrike ve şukrike ve husni ibadetike “
Şüphesiz ki, seni severim ibaresi, Muaz’ın gönlünü fethetmiş ve daha sonra gelecek olan tavsiyeleri kabul edip uygulamasına da çok büyük bir kolaylık sağlamıştır….. Öyleyse aynı şekilde insanların güzel olan şeylerini takdir ederek işe başlamak, güzel bir diyalog için çok önemli vesiledir.
TARTIŞMADAN UZAK DURMA
İlim ehli, insanları insanlara yaklaştırmayı sağlayacak en önemli şeylerden bir tanesinin de, gereksiz tartışmalardan ve münakaşalardan uzak kalmak olduğunu zikretmişlerdir. Çünkü bu tartışmalar insanlar arasındaki düşmanlığı ve nefreti arttırmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu yüzden Peygamberimiz s.a.v bizleri tartışma ve münakaşaya düşmememiz için sakındırarak şöyle buyurmuştur : “ Bir topluluğu hidayete erdirdikten sonra saptıran şey münakaşadır.”
Daha sonra Allah’u Teala’nın şu ayetini okudu : “ Bizim Tanrılarımız mı hayırlı,yoksa o mu ? ” dediler. Bunu sana ancak tartışmak için söylediler.Öyle ya onlar kavgacı bir toplumdur.” ZUHRUF : 58 .AY.
TİRMİZİ : 5.C.3468.N
Ebu Umame’nin Resulullah’tan rivayet ettikleri başka bir hadiste ise şöyle buyurmaktadır : “ Ben, haklı olduğu halde çekişmeyi bırakan kimse için cennetin avlusunda bir ev verileceğine kefilim.”
İBNİ MACE : 1.51.N
İşte bu ve emsali deliller, tartışmanın – diğer bir ifadeyle cedelin - yanlış bir şey olduğunu dolayısıyla insanlarla güzel bir diyalog için bu gibi gereksiz şeylerden uzak durulmasının daha güzel sonuca götüreceğini bizlere anlatmaktadır.
Değerli kardeşlerim ! hatta konuştuklarımızın hatalı olduğu söylendiği ve isbat edildiği zaman bunu kabullenip teslim olmamız bile, insanları bize yaklaştıracak en güzel vesilelerdendir.
Unutmayalım ki, eğer hatalı isek, hatamızı itiraf etmek bir fazilettir. Böyle yaptığımız zaman başkalarının saygısını ve sevgisini kazanmış oluruz. Bu ise mütevazi olduğumuzun en açık bir göstergesidir.
Allah Resulü s.a.v bizleri mütevazi olmaya teşvik ederek şöyle buyurmuşlardır : “ Allah bana mütevazi olmamızı vahyetti ”
MÜSLİM : 8.C.2865 / 64.N
Bu konuda dikkat edilecek hususlardan birisi de ; İnsanların görüşlerini dile getirmelerine saygı duyup, onların anlattığı konulara bir de onların gözüyle bakarak, yanlış olduğuna inandığımız görüşlerini savunmakta ısrarlı oluşlarının sebebinin, konu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıklarını bilerek – merhametle - hareket etmemizdir….
Böyle olduğunu anladığımız zaman Allah’u Teala’nın şu Ayet’ini hatır-layarak onları anlayışla karşılamalıyız :
“ Önceden siz de böyle iken Allah size lutfetti,o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”
NİSA : 94.AY.
DAVET METODU
İnsanların kazanılması hususunda en etkili ve en güzel vesilelerden bir tanesi de, davet metodudur… Değerli kardeşlerim ! defalarca dile getirdiğimiz gibi, davet tatlı dil ve güzel sözle yapılır… Bunu bilmeyen hiç kimse yoktur diyebiliriz… Ama tabi ki bunu bilmek ile tatbik etmek arsında dağlar kadar fark vardır.
Bunun içindir ki Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır :
ادْعُ إِلِى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ...
“ Sen, Rabbi’nin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et ….. ”
NAHL : 125.AY.
Bir başka Ayet’te ise : “ Ey Muhammed ! Kullarıma söyle sözün en güzelini konuşsunlar. Sonra şeytan aralarını bozar ”
İSRA : 53.AY.
Bu ve emsali Ayet’lerin mesajı şudur : Ey Muhammed ! inanan kullarıma söyle kiminle olursa olsun konuşmalarında ve tartışmalarında güzel sözler söylesinler, ne sert söz ve ne de çirkin ifadeler kullanma-sınlar.
Konuşmalarında efendi ve ağır başlı olsunlar. Karşı tarafın kışkırtmacı davranışlarına rağmen sakin olmayı, efendi ve ağır başlı olmayı elden bırakmasınlar ve sadece doğru olanı söylesinler.
Değerli kardeşlerim ! Ayeti celileye dikkat ederseniz, müminler şeytanın kışkırtmalarına karşı uyarılmaktadırlar…. Çünkü güzel şeylerin anlatıldığı an, şeytanın en fazla kıskandığı bir an’dır. Dolayısıyle o ortamın karışmasını mutlaka isteyecektir.
Muhaliflerinize cevap verirken kızıp sinirlendiğinizi hissedersiniz, ama bu kışkırtmayı, sizin sohbetinize zarar vermek isteyen şeytanın yaptığını anlamalı ve rabbinizin şu güzel sözlerini hatırlamalısınız :
“ ….. İnsanlara güzel söz söyleyin….. ”
BAKARA : 83.AY
Hatta Allah’u Teala, Musa ve Harun’u Firavun gibi bir melune dahi gönderirken onlara şöyle demişti :
“ Ona tatlı dille konuşun. Belki öğüt alır veya korkar.
TAHA : 44.AY
İşte bütün bu güzellikler, insanın diğer insanlarla diyaloğunun güzel ve verimli olmasını sağlayan en güzel vesilelerdir.
Rabbimden niyazım ; önce kendi nefsimi ve sonra da diğer iman eden kardeşlerimi bu güzel meziyetlerle techiz olunan birer kul eylesin.
Amin
Vel hamdu lillahi rabbil alemin
TACUDDİN EL- BAYBURDİ
İslam'da Bağlılık Kur'an ve Sünnetedir..
13:10
İSLAM’DA BAĞLILIK ŞAHISLARA DEĞİL KUR’AN’A VE
SÜNNETEDİR
بسم الله الرحمن الرحيم
Değerli Müslümanlar ! bilindiği gibi İslam aleminde göze çarpan en çirkin durumlardan birisi de, inananların dinleri hususunda kendilerine bağlanmış olduğu kimseleri körü körüne taklit etme arızasıdır.
Ve bu çirkin arızadan dolayıdır ki bu gün Müslümanların hali perperi-şandır…. İnanın öyle bir hale gelinmiş ki, Müslümanlar artık birbirlerini rahatlıkla tekfir eder haldedirler…
İblis ve yandaşları onları öyle parçalamış ve öyle zerreler misali dağıt-mış ki, inanın bir cemaatin inanılması gereken bir iman esası dediğine diğer bir cemaat rahatlıkla küfür demektedir.
Bir grupta namaz kılmayanın hükmü şirk ve küfür olarak anlatılırken, diğer bir grupta sadece iki kelimenin nutku ile bir insan Müslüman olarak kabul edilmektedir.
Bir cemaatin helal dediğine, bir başka islami cemaat rahatlıkla haram diyebilmektedir.
Bir grupta namazın şartları on iki olarak zikredilirken, diğer bir grupta daha farklı bir rakam zikredilmektedir.
Bir grupta kan abdesti bozarken, diğer bir grupta bunun tam aksi zikre-dilmektedir.
Yine aynı şekilde ; Bir grupta kadına dokunmak abdesti bozarken, diğer bir grupta bunun tam aksi zikredilmektedir.
Hulasa, inanın burada zikretmekte zorluk çekeceğimiz daha nice itikadi ve ameli bir çok mesele var ki bunlar, her grubun, her camianın farklı farklı anladıkları ve yaşadıkları şeylerdir…
Değerli kardeşlerim ! elbetteki bu birbirine zıt farklılıklar, bu karışıklılar ve bu keşmekeşlik samimi Müslümanları üzen çirkin şeylerdir.
İşte bundan dolayıdır ki ben, bu üzüntümü isbat etmenin bir yolu olan ; inanan siz kardeşlerime ve sizlerin vesilesi ile de diğer bu konudaki problemleri olan kardeşlerime konu ile alakalı nasihat etmeyi uygun gördüm.
Rabbimden niyazım ; konu ile alakalı nasihatimde bana kudret ve kuvvet, sizlerede güzel bir anlayış nasip etsin..
Değerli Müslümanlar ! bilindiği gibi bu yönlü dini parçalamaya yönelik bloklaşmalar, gruplaşmalar ve tefrikacılık, islamın özüyle çelişen ve çekişen bir durumdur…. İşte bundan dolayıdırki Rabbimiz Allah’u Azze ve Celle kerim kitabında bu gibi durumlardan inananların uzak durmasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur.
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّق
{ Topluca Allah’ın ipine yapışın,ayrılmayın,parçalanmayın ……. }
İSRA : 36.AY.
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاء هُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
{ Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp da ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte böyleleri için elim bir azab vardır. }
ALİ İMRAN : 105.AY.
“ Dini dosdoğru ayakta tutun, onda artılığa düşmeyin….. “
ŞURA : 13.AY.
“ – Ey Muhammed ! – Fırka fırka olupta dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişkin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır.Yaptıklarını onlara sonra gösterecektir. “
EN’AM : 159.AY.
Rabbimizin bu Ayeti celilerinden sonra O’nun biricik resulü s.a.v de bu konuda şöyle buyurmaktadır :
“… Abdullah İbn Mes‘ud r.a’ dan : Rasulullah sa.v bir gün ashabı ile otururlarken, yere bir çizgi çizerek : Bu Allah’ın yoludur, dedi. Ve o çizginin sağına soluna cılız cılız çizgiler çizerek tekrar buyurdular ki : Bunlar da, her birinin kavşağında bir şeytanın oturduğu ayrı ayrı yollardır. Ondan sonra da : “ İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona tabi olun, başka yollara tabi olmayın ki, sizi O’nun yolundan ayır-masın ” Ayeti kerimesini okudu... “
AHMED : 1 / 435 – 465 – DARİMİ : 1.C.208.N – HAKİM : 2 / 318 – M.ZEVAİD : 7 / 22
“ … Ebu Hureyre r.a dan gelen bir hadislerinde ise Resulullah s.a.v şöyle buyurur : Allah’u Teala sizin için ………… kendisine hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet etmenizden ve toptan Allah’ın ipine yapışarak fırka fırka olmamanızdan razı olur…….. “
MÜSLİM : 5.C.1715.N
“... Şüphesiz ki sizden evvelki ümrnetler ihtilaf ettiler de, ihtilafları kendilerini helak…. “
BUHARİ : 11.C.5155.S
“ Cemaata yapışın, cemaati iltizam edin. Fırkalaşmadan ve ihtilaftan sakının. Şeytan tek kişiyle beraberdir, iki kişiden biraz daha uzak- tır. “
TİRMİZİ : 4 2254.N – EL- KENZ : 8.c. 207.S
“ … Nu’man bin Beşir r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ … Cemaat – yani birlik ve beraberlik – rahmet, bereket, ayrılık ise azabtır. “
AHMET : 4 / 278 – 17981.N – C.SAĞİR : 2.C.1825.N
“ … Ebu Musa r.a dan. Resulullah s.a.v buyurdularki : “ ……. Birbirinizi seviniz, ihtilaf etmeyiniz. “
BUHARİ : 6.C.2828.S
Bildiğiniz gibi bu ve bununla eş manalı Ayet ve Hadisler bir hayli çoktur. Biz inşaallah bu zikredilen delillerle Müslümanların bu konudaki arıza-larının ne derece çirkin bir şey olduğunu anlamışızdır.
Ama ne yazık ki bu kadar uyarılara rağmen – biraz öncede ifade ettiğimiz gibi – bu gün birçok ülke sınırları içerisinde yaşayan Müslü-manlar ırkçılık propakandası ile önce kürt, türk, arap, acem vs diye parçalara ayrılmışlardır….
Böyle bir parçalanma eyleminin ardından da, mezhebi ve meşrebi taassubun gündeme getirilmesi ve tahrik edilmesi neticesinde, birbirle-rine karşı katı ve musamahasız mezhebi bloklaşmalar oluşturmuşlardır.
Bunun ardından ; mezhebi dairelere sığamayan inananlar, aynı mez-hepten olmalarına rağmen değişik grup ve ekollere ayrılmışlardır….
Hatta ve hatta ; aynı grup içerisinde ve aynı isim adı altında zerreler misali dağılmışlar ve paramparça olmuşlardır….. Bunu, çevrenize baktı-ğınızda rahatlıkla görebilirsiniz….
Bu gün tarikat adı altında kaç tane grup vardır….. Nurculuk adı altında kaç tane grup vardır ; Yazıcılar, Okuyucular, Med Zehracılar,Fetullahcılar ve Aczimendiler diye…..
Değerli kardeşlerim ! işin acı tarafı ; inananlar öyle bir hale gelmişler ki, inanın kendi mahallesinde oturan bir müslümanla dahi grupsal taassup yüzünden yan yana gelmemekte ve aynı apartman kapısından girip çıkmalarına rağmen birbiri ile selamlaşmamaktadırlar…
Kitaba ve Sünnete sırtları dönük olan bu zavallılar, bu parçalanmış-lıktan da rahatsız olmamakta ve : ….. Allah’a giden bir çok yol vardır, hedef aynıdır, dolayısıyla sen o yoldan ben bu yoldan, sen o yamaçtan ben bu yamaçtan ilerleyelim …. Diyerek içerisinde bulundukları bu çirkin hallerini de meşru göstermeye çalışmaktadırlar.
Tabi ki bu musibet ve belanın en büyük sebebi, içerisinde bulundukları cehalettir… Yani, Kur’ana ve Sünnete olan vukufiyetlerinin cılızlığıdır…
Diğer bir ifadeyle ; İslamdaki bağlılığın şahıslara değil de Kur’ana ve Sünnete olduğu husunundaki cehaletleridir…. Çünkü bu insanların hemen hemen kısmı azamının bağlandıkları nokta şahıslardır, Kur’an ve Sünnet değildir…. Her ne kadar bizler de Kur’an ve Sünnet çizgisindeyiz deseler de…
Halbuki Kur’ana ve Sünnete hakkıyla fukufiyeti olanlar göreceklerdir ki , Allah’u Azze ve celle Müslümanlara tek bir yoldan bahsetmiş ve kendi rızası için yan yana gelenlere de başka yollar edinmeyin demiştir…
Her gün defalarca okuduğumuz Fatiha suresinde Rabbimiz ; ihdina’s sıratel mustegiym ….. bizi doğru yola ilet, hükmüyle yolun tek olduğunu vurgulamış ve bizleri doğru yollara ilet şeklinde bir ifade kullan-mamıştır.
Ve yine En’am suresindeki ; “ İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona tabi olun, başka yollara tabi olmayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın ” ifadesiyle de aynı gerçeği zikretmiştir…. Yani yolun tekli-ğinden bahsetmiştir.
Ama unutulmamalıdır ki bu kadar delillerin serdedilmesine ve bu konuda nasihatlerin yapılmasına rağmen, hala Kitabın ve Sünnetin sadece adını kullanarak etraflarındaki insanları kişisel yorum ve anlayışlarından kaynaklanan beşeri yollara davet edenler, Allah’a giden yolun üzerinde oturan ve onun berraklığını bulandıran facir kimse-lerdirler…. Bunu akıllarından sakın çıkarmasınlar…. Çünkü bu anlamda bir çok insan hakkı hakikatı bilmesine veya görmesine rağmen – bir çok endişelerinden dolayı – bundan yüz çevirmektedir….
Ve tabi bunula beraber yine unutulmamalıdır ki ; kendilerine dokunul-mazlık kazandıran bu kimselere körü körüne itaat eden ve bu kimselerin ağızlarından çıkan her türlü sözü de hak kabul ederek bunları ilahi tenkitten tenzih eden kimseler de aynen ; cahiliye dönemindeki Latt, Menat, Uzza ve Hubel gibi kabir ve türbelerde yatan şahısları Allah’a yaklaşmak için vesile edinen kimseler gibi niyetleri iyi olupta sapıklık içerisinde olan kimselerdir….
Bunlar da eğer bu kadar delil ve nasihatlere rağmen hala odunumun parası derseler hiç kusura bakmasınlar, bunun hesabı çetin olur.
Hatırlarsınız Allah Resulü s.a.v’in kendilerini islama davet ettiği o toğluluğun ileri sürdükleri sözlerini….
Onların, geçmişte yaşamış Salih insanlar olan bu kimselere saygı ve tazimde bulunurlarken, veya onlar adına ortaya atılan kanun, nizam ve ibadet şekillerine din adına sarılırlarken….. bizim kötü bir niyetimiz yok, biz bunlara ibadet etmiyoruz, biz sadece bizi daha fazla Allah’a yaklaştırsınlar diye bunları vesile ediniyoruz….. dedikleri gibi, aynen zamanımızdaki yüzbinlerce şaşkın da ;
Beylerine, efendilerine, şeyhlerine, üstazlarına ve ağabeylerine itaat ederlerken ;
“ … bizim kötü bir niyetimiz yoktur, biz bunlara ibadet de etmiyoruz, - sanki onların önlerinde secdeye mi kapanıyoruz - biz sadece bizi daha fazla Allah’a yaklaştırsınlar diye bunları vesile ediniyoruz …..” demektedirler… Yani ileri sürülen sözler ve pahaneler aynı…
Öyleyse dikkat edin ey inandığını söyleyenler ! akibette aynı olabilir. Çünkü bu itaatler ve ibadetler Allah’a değil, Allah’tan başkalarına yalpan itaat ve ibadetlerdir…. Neden ?
Çünkü itaat edilen hükümler, Allah’ın Kur’an ve Sünnet’te ortaya koyduğu hükümler değil, insanların din adına – heva ve arzularına göre hazırladıkları ve - ortaya attıkları hükümlerdir…
İşte bu çirkin durumdan dolayıdır ki, Müslümanlar bu gün bahsi edilen nedenlerden dolayı param parça olmuşlar, bulundukları grubun maya-sıyla mayalanmışlar, boyasıyla boyanmışlar ve gerçek islami kimliklerini inanın yitirmişlerdir.
Bu kimseler, bulundukları ortamlardan o kadar emin ve o kadar kendi-lerini garantide görüyorlar ki, inanın - hatırlatılmasına rağmen – Kur’an ve Sünnet’le karşı karşıya gelmemekte ve davet olundukları ilahi vahiyle kendi aralarına Beylerini, efendilerini, şeyhlerini, üstazlarını ve ağabeylerini sokmaktadırlar….
Kur’an ve Sünnet ölçüsünden uzak bir teslimiyetle bağlandıkları bu ağalarına ve beylerine ; … bu hükmün kaynağı nedir ? …. Bu konu da bir delil var mıdır ? … bunu kim emrediyor ? … sorusunu dahi sorabilecek cesaretten uzak bir taassupla beyleri ağaları ne derse onu yapmak-tadırlar...
Tabi bu arada sıradan kabul ettikleri bir Müslüman, kendilerini Kur’an ve Sünnet ölçüsünde uyardığı zaman da, yüce payeler verdikleri efendileri ile o müslümanı mukayese ederek ; efendi bu şeyleri şimdi sen biliyorsunda bizim ustad bilmiyor mu ? …. Yani bunlardan senin haberin var da bizim şeyh efendi bunlardan haberi yok mu ? …. Diyerek gülüp geçmektedirler.
Elbetteki onların güldükleri bu duruma biz gülmüyoruz… Çünkü bu durum gülünecek bir durumdan ziyade, şeyhlerin ve üztazların ilahlaş-tırılması hadisesidir….. Manasını mahiyeti bilmedikleri bir putçuluğa karşı olan bu beyefindelerin öncelikle gönüllerine yerleştirdikleri bu putları kırmaları gerekir… Çünkü aşılması gereken ilk engel ve kırılması gereken ilk put budur…..Yani sokaklardaki cansız taşları kırmaya talib olanların işe buradan başlamaları gerekir.
Değerli kardeşlerim ! yine hatırlarsınız tarihte ehli kitabın bu anlamda nasıl şirk ve küfre düştüklerini.
Allah’u Azze ve Celle bu konuda şöyle buyurmaktadır.:
“... Onlar hahamlarını ve rahiplerini - yani din adamlarını - Allah’tan gayri rabb’ler edindiler…… “
TEVBE : 31.AY.
Bu Ayeti kerimeyi en güzel şekilde izah eden Allah resulü s.a.v’in şu hadis’i şerifine iyi dikkat edelim.
“... Adiy İbn Hatem r.a’dan : Kendisine islam daveti ulaşınca şam’a kaçmış ve cahiliyye devrinde hıristiyan olmuştu.Allah Rasulü s.a Adiy İbn Hatemin kız kardeşine hediyeler verip ihsanda bulunarak, kardeşinin geldiği zaman kendisinin yanına getirilmesi için teşfik etmişti…. Nihayet Adiy Medineye gelmişti.Onun gelişini haber verdiler. Boynunda gümüş bir haçla Allah rasulünün yanına girdi. Allah Rasulü s.a.v ona şu ayeti kerimeyi okudu : “ Onlar hahamlarını ve rahiplerini, Allah’tan gayri rabb’ler edindiler. “
Bunun üzerine Adiy İbn Hatem : Onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı ki, dedi. Allah Rasulü s.a.v şöyle buyurdu : Ey Adiy, onların dediklerine uymadılar mı ? Onlar helalı haram, haramı da helal yaptıklarında onların bu dediklerini kabul etmediler mi ? Adiy,evet deyince, Resulullah s.a.v : İşte onların hahamlarına ve rahip-lerine ibadetleri budur.Ve işte onların hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabb’ler edinmeleri böyle olmuştur. dedi. ”
TİRMİZİ : 5.C.3292.N – AHMED :
İşte bu delillerin açık ifadelerinden anlaşılıyor ki, Allah’ın dinini yaşa-mak isteyen insanların Alimlerini, Hocalarını, Üstazlarını delilsiz körü körüne taklit etmeleri neticesinde, başlarına doğru yoldan sapma ve Allah’tan gayri rabb ve İlah edinme gibi belalar getirmiştir.
Unutmayalım ki bu kural aynen bizim için de geçerlidir… “ Çünkü hüküm illet üzere döner “ … Yani aynı problem kim de vuku bulursa bulsun, o kimse de aynı hükmü giyer.
Ama bu demek değildir ki, insanlar dinlerini yaşamada alimlere , Hoca-lara ihtiyaçları olmaz, onlara bir şeyler sormaz…. Hepinizin de bildiği ve duyduğu gibi ; “ Alimler peygamberlerin varisleridirler ” sözü Allah Rasulü s.a.v’in sözüdür..
EBU DAVUT : 4.C.3641.N
Bizim buradaki anlatmak istediğimiz şey, dinini yaşamaya çalışan insanların Alimlerini, Hocalarını, Şeyhlerini veya Ağabeyilerini dinlerken, onların ağızlarırdan çıkan her sözün hak olduğunu peşinen kabullen-melerinden önce, onu araştırmaları gerekir… Veya anlatan kim olursa olsun, din adına anlatılan şeylerin delilini onlardan istemeleri gerekir…
Unutmayalımki böyle şer’i bir metodla hareket etmek, inananların hem sıhhatli bir din yaşamalarına vesile olacak, hem de birlik ve beraberlik sağlanacaktır…. Herkesinde yakinen bildiği gibi, müslümanlar arasındaki bu yaygın hastalık - yani guruplaşmalar ve ayrılıklar - inanıyorum diyen-lerin başlarına büyük bir bela olmuştur….
Bunların müsebbibi olan şeytan ve avaneleri arzularına ulaşabilmek için inananları parçalamayı, çeşitli gurup ve ekollere bölmeyi bir görev bilerek sistemli bir şekilde çalışmaya girmişler ve neticede de bu arzu-larına kavuşmuşlardır.
Ama unutulmamalıdır ki bu başarı, bir tarafın mükemmel çalışması, diğer tarafın ise lakayıt ve pasif kalmasından meydana gelmiştir.
Şeytan ve avaneleri mükemmel çalışmalarının neticesi bu başarıyı elde etmişlerdir… Ama inanıyorum diyenler ise, delilsiz körü körüne hareket etmekle, bananecilikle ve hasetsen dinlerine karşı samimiyetsiz ve lakayıt tavırlarıyla meydanı karşı tarafa terk etmişlerdir.
Oysa ki Allah’u Azze ve Celle, şeytanın hile ve tuzağının zayıf oldu-ğunu bizlere bildiriyor…. Peki o zaman insanın aklına şu gelmez mi ? ..
Demekki inananların Kur’an ve Sünnete olan bağlılıkları, şeytanın o zayıf hilesinden daha çürükmüş….. İnanın imsanın aklına bundan başka bir şey gelmiyor.
İNANANLARIN BAĞLILIKLARI KUR’AN’A VE SÜNNET’E OLMALIDIR
Değerli kardeşlerim ! ben son olarak bir bab daha zikrederek konuyu bitirmek istiyorum. O da ; dersimizin başlığı olarak zikrettiğimiz gibi İslam da bağlılık mutlaka Kur’ana ve Sünnet’e olmalıdır kuralının delilleri ve onların anlaşılması hususunda bir izah.
Bu konu da bir müslümanın bilmesi gereken en önemli husus Allah resulü s.a.v’in dahi kendisine bağlandığı şey Kur’an ve Sünnet idi… Yani o dahi Allah’ın kendisine indirdiği Kitaba ve hikmete bağlıydı.
Rabbimiz Kerim Kitabında şöyle buyurmaktadır :
“ Rabbinden sana vahyedilene uy ….. “
EN’AM : 106.AY.
“ ….. Biz sana vahyetmezden önce sen kitap nedir iman nedir bilmezdin…… “
ŞURA : 52.AY.
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
“ O, heva ve arzusundan konuşmaz. Onun söyledikleri, yalnızca kendisine ilka edilen bir vahiy’dir. “
NECM : 3 - 4
“ Ben, ancak bana vahyolunana uyarım … “
AHKAF.9.AY.
وَأَنزَلَ اللّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ عَظِيماً
".... Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi. Ve bununla sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah'ın senin üzerindeki fazlu keremi çok büyüktür."
NİSA : 113.AY.
İşte bu ifadeler değerli kardeşlerim, Resulullah s.a.v’in dahi vahye uyduğunu ve dinle alakalı hiçbir konuda kendi inisiyatifine dayalı bir şey ortaya koymadığını bizlere anlatmaktadır.
Rabbimiz Subhanehu ve Teala resulune vahye tabi olmasını emrettiği gibi, elbetteki bizlerede vahye tabi olmamızı ve ona bağlı kalmamızı emretmektedir.
Rabbimizin bu husustaki mesajları şöyledir :
مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْك
{ Rabbinizden size indirilene uyun,O’nun dışındaki şeyleri dostlar edinipte onlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz. }
A’RAF.3.AY.
Değerli kardeşlerim ! öyleyse sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur. İslamda bağlanılması gereken Kur’an ve Sünnet’tir… Bunun haricinde hiçbir şeyin bağlayıcılığı olmadığı gibi, makamı ve mevkisi ne olursa olsun hiçbir şahsiyetinde kendisine bağlanılması gerekmez.
Rabbimden niyazım bizlere, körü körüne hareket etmekten ziyade şuurlu, basiretli ve delillere dayalı bir din yaşamamızı nasip eylesin…
AMİN
VEL HAMDU LİLLAHİ RABBİL ALEMİN
TACUDDİN EL- BAYBURDİ
SÜNNETEDİR
بسم الله الرحمن الرحيم
Değerli Müslümanlar ! bilindiği gibi İslam aleminde göze çarpan en çirkin durumlardan birisi de, inananların dinleri hususunda kendilerine bağlanmış olduğu kimseleri körü körüne taklit etme arızasıdır.
Ve bu çirkin arızadan dolayıdır ki bu gün Müslümanların hali perperi-şandır…. İnanın öyle bir hale gelinmiş ki, Müslümanlar artık birbirlerini rahatlıkla tekfir eder haldedirler…
İblis ve yandaşları onları öyle parçalamış ve öyle zerreler misali dağıt-mış ki, inanın bir cemaatin inanılması gereken bir iman esası dediğine diğer bir cemaat rahatlıkla küfür demektedir.
Bir grupta namaz kılmayanın hükmü şirk ve küfür olarak anlatılırken, diğer bir grupta sadece iki kelimenin nutku ile bir insan Müslüman olarak kabul edilmektedir.
Bir cemaatin helal dediğine, bir başka islami cemaat rahatlıkla haram diyebilmektedir.
Bir grupta namazın şartları on iki olarak zikredilirken, diğer bir grupta daha farklı bir rakam zikredilmektedir.
Bir grupta kan abdesti bozarken, diğer bir grupta bunun tam aksi zikre-dilmektedir.
Yine aynı şekilde ; Bir grupta kadına dokunmak abdesti bozarken, diğer bir grupta bunun tam aksi zikredilmektedir.
Hulasa, inanın burada zikretmekte zorluk çekeceğimiz daha nice itikadi ve ameli bir çok mesele var ki bunlar, her grubun, her camianın farklı farklı anladıkları ve yaşadıkları şeylerdir…
Değerli kardeşlerim ! elbetteki bu birbirine zıt farklılıklar, bu karışıklılar ve bu keşmekeşlik samimi Müslümanları üzen çirkin şeylerdir.
İşte bundan dolayıdır ki ben, bu üzüntümü isbat etmenin bir yolu olan ; inanan siz kardeşlerime ve sizlerin vesilesi ile de diğer bu konudaki problemleri olan kardeşlerime konu ile alakalı nasihat etmeyi uygun gördüm.
Rabbimden niyazım ; konu ile alakalı nasihatimde bana kudret ve kuvvet, sizlerede güzel bir anlayış nasip etsin..
Değerli Müslümanlar ! bilindiği gibi bu yönlü dini parçalamaya yönelik bloklaşmalar, gruplaşmalar ve tefrikacılık, islamın özüyle çelişen ve çekişen bir durumdur…. İşte bundan dolayıdırki Rabbimiz Allah’u Azze ve Celle kerim kitabında bu gibi durumlardan inananların uzak durmasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur.
وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّق
{ Topluca Allah’ın ipine yapışın,ayrılmayın,parçalanmayın ……. }
İSRA : 36.AY.
وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ تَفَرَّقُواْ وَاخْتَلَفُواْ مِن بَعْدِ مَا جَاء هُمُ الْبَيِّنَاتُ وَأُوْلَـئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
{ Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp da ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte böyleleri için elim bir azab vardır. }
ALİ İMRAN : 105.AY.
“ Dini dosdoğru ayakta tutun, onda artılığa düşmeyin….. “
ŞURA : 13.AY.
“ – Ey Muhammed ! – Fırka fırka olupta dinlerini parçalayanlarla senin hiçbir ilişkin olamaz. Onların işi Allah’a kalmıştır.Yaptıklarını onlara sonra gösterecektir. “
EN’AM : 159.AY.
Rabbimizin bu Ayeti celilerinden sonra O’nun biricik resulü s.a.v de bu konuda şöyle buyurmaktadır :
“… Abdullah İbn Mes‘ud r.a’ dan : Rasulullah sa.v bir gün ashabı ile otururlarken, yere bir çizgi çizerek : Bu Allah’ın yoludur, dedi. Ve o çizginin sağına soluna cılız cılız çizgiler çizerek tekrar buyurdular ki : Bunlar da, her birinin kavşağında bir şeytanın oturduğu ayrı ayrı yollardır. Ondan sonra da : “ İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona tabi olun, başka yollara tabi olmayın ki, sizi O’nun yolundan ayır-masın ” Ayeti kerimesini okudu... “
AHMED : 1 / 435 – 465 – DARİMİ : 1.C.208.N – HAKİM : 2 / 318 – M.ZEVAİD : 7 / 22
“ … Ebu Hureyre r.a dan gelen bir hadislerinde ise Resulullah s.a.v şöyle buyurur : Allah’u Teala sizin için ………… kendisine hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet etmenizden ve toptan Allah’ın ipine yapışarak fırka fırka olmamanızdan razı olur…….. “
MÜSLİM : 5.C.1715.N
“... Şüphesiz ki sizden evvelki ümrnetler ihtilaf ettiler de, ihtilafları kendilerini helak…. “
BUHARİ : 11.C.5155.S
“ Cemaata yapışın, cemaati iltizam edin. Fırkalaşmadan ve ihtilaftan sakının. Şeytan tek kişiyle beraberdir, iki kişiden biraz daha uzak- tır. “
TİRMİZİ : 4 2254.N – EL- KENZ : 8.c. 207.S
“ … Nu’man bin Beşir r.a dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurdular : “ … Cemaat – yani birlik ve beraberlik – rahmet, bereket, ayrılık ise azabtır. “
AHMET : 4 / 278 – 17981.N – C.SAĞİR : 2.C.1825.N
“ … Ebu Musa r.a dan. Resulullah s.a.v buyurdularki : “ ……. Birbirinizi seviniz, ihtilaf etmeyiniz. “
BUHARİ : 6.C.2828.S
Bildiğiniz gibi bu ve bununla eş manalı Ayet ve Hadisler bir hayli çoktur. Biz inşaallah bu zikredilen delillerle Müslümanların bu konudaki arıza-larının ne derece çirkin bir şey olduğunu anlamışızdır.
Ama ne yazık ki bu kadar uyarılara rağmen – biraz öncede ifade ettiğimiz gibi – bu gün birçok ülke sınırları içerisinde yaşayan Müslü-manlar ırkçılık propakandası ile önce kürt, türk, arap, acem vs diye parçalara ayrılmışlardır….
Böyle bir parçalanma eyleminin ardından da, mezhebi ve meşrebi taassubun gündeme getirilmesi ve tahrik edilmesi neticesinde, birbirle-rine karşı katı ve musamahasız mezhebi bloklaşmalar oluşturmuşlardır.
Bunun ardından ; mezhebi dairelere sığamayan inananlar, aynı mez-hepten olmalarına rağmen değişik grup ve ekollere ayrılmışlardır….
Hatta ve hatta ; aynı grup içerisinde ve aynı isim adı altında zerreler misali dağılmışlar ve paramparça olmuşlardır….. Bunu, çevrenize baktı-ğınızda rahatlıkla görebilirsiniz….
Bu gün tarikat adı altında kaç tane grup vardır….. Nurculuk adı altında kaç tane grup vardır ; Yazıcılar, Okuyucular, Med Zehracılar,Fetullahcılar ve Aczimendiler diye…..
Değerli kardeşlerim ! işin acı tarafı ; inananlar öyle bir hale gelmişler ki, inanın kendi mahallesinde oturan bir müslümanla dahi grupsal taassup yüzünden yan yana gelmemekte ve aynı apartman kapısından girip çıkmalarına rağmen birbiri ile selamlaşmamaktadırlar…
Kitaba ve Sünnete sırtları dönük olan bu zavallılar, bu parçalanmış-lıktan da rahatsız olmamakta ve : ….. Allah’a giden bir çok yol vardır, hedef aynıdır, dolayısıyla sen o yoldan ben bu yoldan, sen o yamaçtan ben bu yamaçtan ilerleyelim …. Diyerek içerisinde bulundukları bu çirkin hallerini de meşru göstermeye çalışmaktadırlar.
Tabi ki bu musibet ve belanın en büyük sebebi, içerisinde bulundukları cehalettir… Yani, Kur’ana ve Sünnete olan vukufiyetlerinin cılızlığıdır…
Diğer bir ifadeyle ; İslamdaki bağlılığın şahıslara değil de Kur’ana ve Sünnete olduğu husunundaki cehaletleridir…. Çünkü bu insanların hemen hemen kısmı azamının bağlandıkları nokta şahıslardır, Kur’an ve Sünnet değildir…. Her ne kadar bizler de Kur’an ve Sünnet çizgisindeyiz deseler de…
Halbuki Kur’ana ve Sünnete hakkıyla fukufiyeti olanlar göreceklerdir ki , Allah’u Azze ve celle Müslümanlara tek bir yoldan bahsetmiş ve kendi rızası için yan yana gelenlere de başka yollar edinmeyin demiştir…
Her gün defalarca okuduğumuz Fatiha suresinde Rabbimiz ; ihdina’s sıratel mustegiym ….. bizi doğru yola ilet, hükmüyle yolun tek olduğunu vurgulamış ve bizleri doğru yollara ilet şeklinde bir ifade kullan-mamıştır.
Ve yine En’am suresindeki ; “ İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona tabi olun, başka yollara tabi olmayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın ” ifadesiyle de aynı gerçeği zikretmiştir…. Yani yolun tekli-ğinden bahsetmiştir.
Ama unutulmamalıdır ki bu kadar delillerin serdedilmesine ve bu konuda nasihatlerin yapılmasına rağmen, hala Kitabın ve Sünnetin sadece adını kullanarak etraflarındaki insanları kişisel yorum ve anlayışlarından kaynaklanan beşeri yollara davet edenler, Allah’a giden yolun üzerinde oturan ve onun berraklığını bulandıran facir kimse-lerdirler…. Bunu akıllarından sakın çıkarmasınlar…. Çünkü bu anlamda bir çok insan hakkı hakikatı bilmesine veya görmesine rağmen – bir çok endişelerinden dolayı – bundan yüz çevirmektedir….
Ve tabi bunula beraber yine unutulmamalıdır ki ; kendilerine dokunul-mazlık kazandıran bu kimselere körü körüne itaat eden ve bu kimselerin ağızlarından çıkan her türlü sözü de hak kabul ederek bunları ilahi tenkitten tenzih eden kimseler de aynen ; cahiliye dönemindeki Latt, Menat, Uzza ve Hubel gibi kabir ve türbelerde yatan şahısları Allah’a yaklaşmak için vesile edinen kimseler gibi niyetleri iyi olupta sapıklık içerisinde olan kimselerdir….
Bunlar da eğer bu kadar delil ve nasihatlere rağmen hala odunumun parası derseler hiç kusura bakmasınlar, bunun hesabı çetin olur.
Hatırlarsınız Allah Resulü s.a.v’in kendilerini islama davet ettiği o toğluluğun ileri sürdükleri sözlerini….
Onların, geçmişte yaşamış Salih insanlar olan bu kimselere saygı ve tazimde bulunurlarken, veya onlar adına ortaya atılan kanun, nizam ve ibadet şekillerine din adına sarılırlarken….. bizim kötü bir niyetimiz yok, biz bunlara ibadet etmiyoruz, biz sadece bizi daha fazla Allah’a yaklaştırsınlar diye bunları vesile ediniyoruz….. dedikleri gibi, aynen zamanımızdaki yüzbinlerce şaşkın da ;
Beylerine, efendilerine, şeyhlerine, üstazlarına ve ağabeylerine itaat ederlerken ;
“ … bizim kötü bir niyetimiz yoktur, biz bunlara ibadet de etmiyoruz, - sanki onların önlerinde secdeye mi kapanıyoruz - biz sadece bizi daha fazla Allah’a yaklaştırsınlar diye bunları vesile ediniyoruz …..” demektedirler… Yani ileri sürülen sözler ve pahaneler aynı…
Öyleyse dikkat edin ey inandığını söyleyenler ! akibette aynı olabilir. Çünkü bu itaatler ve ibadetler Allah’a değil, Allah’tan başkalarına yalpan itaat ve ibadetlerdir…. Neden ?
Çünkü itaat edilen hükümler, Allah’ın Kur’an ve Sünnet’te ortaya koyduğu hükümler değil, insanların din adına – heva ve arzularına göre hazırladıkları ve - ortaya attıkları hükümlerdir…
İşte bu çirkin durumdan dolayıdır ki, Müslümanlar bu gün bahsi edilen nedenlerden dolayı param parça olmuşlar, bulundukları grubun maya-sıyla mayalanmışlar, boyasıyla boyanmışlar ve gerçek islami kimliklerini inanın yitirmişlerdir.
Bu kimseler, bulundukları ortamlardan o kadar emin ve o kadar kendi-lerini garantide görüyorlar ki, inanın - hatırlatılmasına rağmen – Kur’an ve Sünnet’le karşı karşıya gelmemekte ve davet olundukları ilahi vahiyle kendi aralarına Beylerini, efendilerini, şeyhlerini, üstazlarını ve ağabeylerini sokmaktadırlar….
Kur’an ve Sünnet ölçüsünden uzak bir teslimiyetle bağlandıkları bu ağalarına ve beylerine ; … bu hükmün kaynağı nedir ? …. Bu konu da bir delil var mıdır ? … bunu kim emrediyor ? … sorusunu dahi sorabilecek cesaretten uzak bir taassupla beyleri ağaları ne derse onu yapmak-tadırlar...
Tabi bu arada sıradan kabul ettikleri bir Müslüman, kendilerini Kur’an ve Sünnet ölçüsünde uyardığı zaman da, yüce payeler verdikleri efendileri ile o müslümanı mukayese ederek ; efendi bu şeyleri şimdi sen biliyorsunda bizim ustad bilmiyor mu ? …. Yani bunlardan senin haberin var da bizim şeyh efendi bunlardan haberi yok mu ? …. Diyerek gülüp geçmektedirler.
Elbetteki onların güldükleri bu duruma biz gülmüyoruz… Çünkü bu durum gülünecek bir durumdan ziyade, şeyhlerin ve üztazların ilahlaş-tırılması hadisesidir….. Manasını mahiyeti bilmedikleri bir putçuluğa karşı olan bu beyefindelerin öncelikle gönüllerine yerleştirdikleri bu putları kırmaları gerekir… Çünkü aşılması gereken ilk engel ve kırılması gereken ilk put budur…..Yani sokaklardaki cansız taşları kırmaya talib olanların işe buradan başlamaları gerekir.
Değerli kardeşlerim ! yine hatırlarsınız tarihte ehli kitabın bu anlamda nasıl şirk ve küfre düştüklerini.
Allah’u Azze ve Celle bu konuda şöyle buyurmaktadır.:
“... Onlar hahamlarını ve rahiplerini - yani din adamlarını - Allah’tan gayri rabb’ler edindiler…… “
TEVBE : 31.AY.
Bu Ayeti kerimeyi en güzel şekilde izah eden Allah resulü s.a.v’in şu hadis’i şerifine iyi dikkat edelim.
“... Adiy İbn Hatem r.a’dan : Kendisine islam daveti ulaşınca şam’a kaçmış ve cahiliyye devrinde hıristiyan olmuştu.Allah Rasulü s.a Adiy İbn Hatemin kız kardeşine hediyeler verip ihsanda bulunarak, kardeşinin geldiği zaman kendisinin yanına getirilmesi için teşfik etmişti…. Nihayet Adiy Medineye gelmişti.Onun gelişini haber verdiler. Boynunda gümüş bir haçla Allah rasulünün yanına girdi. Allah Rasulü s.a.v ona şu ayeti kerimeyi okudu : “ Onlar hahamlarını ve rahiplerini, Allah’tan gayri rabb’ler edindiler. “
Bunun üzerine Adiy İbn Hatem : Onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı ki, dedi. Allah Rasulü s.a.v şöyle buyurdu : Ey Adiy, onların dediklerine uymadılar mı ? Onlar helalı haram, haramı da helal yaptıklarında onların bu dediklerini kabul etmediler mi ? Adiy,evet deyince, Resulullah s.a.v : İşte onların hahamlarına ve rahip-lerine ibadetleri budur.Ve işte onların hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka rabb’ler edinmeleri böyle olmuştur. dedi. ”
TİRMİZİ : 5.C.3292.N – AHMED :
İşte bu delillerin açık ifadelerinden anlaşılıyor ki, Allah’ın dinini yaşa-mak isteyen insanların Alimlerini, Hocalarını, Üstazlarını delilsiz körü körüne taklit etmeleri neticesinde, başlarına doğru yoldan sapma ve Allah’tan gayri rabb ve İlah edinme gibi belalar getirmiştir.
Unutmayalım ki bu kural aynen bizim için de geçerlidir… “ Çünkü hüküm illet üzere döner “ … Yani aynı problem kim de vuku bulursa bulsun, o kimse de aynı hükmü giyer.
Ama bu demek değildir ki, insanlar dinlerini yaşamada alimlere , Hoca-lara ihtiyaçları olmaz, onlara bir şeyler sormaz…. Hepinizin de bildiği ve duyduğu gibi ; “ Alimler peygamberlerin varisleridirler ” sözü Allah Rasulü s.a.v’in sözüdür..
EBU DAVUT : 4.C.3641.N
Bizim buradaki anlatmak istediğimiz şey, dinini yaşamaya çalışan insanların Alimlerini, Hocalarını, Şeyhlerini veya Ağabeyilerini dinlerken, onların ağızlarırdan çıkan her sözün hak olduğunu peşinen kabullen-melerinden önce, onu araştırmaları gerekir… Veya anlatan kim olursa olsun, din adına anlatılan şeylerin delilini onlardan istemeleri gerekir…
Unutmayalımki böyle şer’i bir metodla hareket etmek, inananların hem sıhhatli bir din yaşamalarına vesile olacak, hem de birlik ve beraberlik sağlanacaktır…. Herkesinde yakinen bildiği gibi, müslümanlar arasındaki bu yaygın hastalık - yani guruplaşmalar ve ayrılıklar - inanıyorum diyen-lerin başlarına büyük bir bela olmuştur….
Bunların müsebbibi olan şeytan ve avaneleri arzularına ulaşabilmek için inananları parçalamayı, çeşitli gurup ve ekollere bölmeyi bir görev bilerek sistemli bir şekilde çalışmaya girmişler ve neticede de bu arzu-larına kavuşmuşlardır.
Ama unutulmamalıdır ki bu başarı, bir tarafın mükemmel çalışması, diğer tarafın ise lakayıt ve pasif kalmasından meydana gelmiştir.
Şeytan ve avaneleri mükemmel çalışmalarının neticesi bu başarıyı elde etmişlerdir… Ama inanıyorum diyenler ise, delilsiz körü körüne hareket etmekle, bananecilikle ve hasetsen dinlerine karşı samimiyetsiz ve lakayıt tavırlarıyla meydanı karşı tarafa terk etmişlerdir.
Oysa ki Allah’u Azze ve Celle, şeytanın hile ve tuzağının zayıf oldu-ğunu bizlere bildiriyor…. Peki o zaman insanın aklına şu gelmez mi ? ..
Demekki inananların Kur’an ve Sünnete olan bağlılıkları, şeytanın o zayıf hilesinden daha çürükmüş….. İnanın imsanın aklına bundan başka bir şey gelmiyor.
İNANANLARIN BAĞLILIKLARI KUR’AN’A VE SÜNNET’E OLMALIDIR
Değerli kardeşlerim ! ben son olarak bir bab daha zikrederek konuyu bitirmek istiyorum. O da ; dersimizin başlığı olarak zikrettiğimiz gibi İslam da bağlılık mutlaka Kur’ana ve Sünnet’e olmalıdır kuralının delilleri ve onların anlaşılması hususunda bir izah.
Bu konu da bir müslümanın bilmesi gereken en önemli husus Allah resulü s.a.v’in dahi kendisine bağlandığı şey Kur’an ve Sünnet idi… Yani o dahi Allah’ın kendisine indirdiği Kitaba ve hikmete bağlıydı.
Rabbimiz Kerim Kitabında şöyle buyurmaktadır :
“ Rabbinden sana vahyedilene uy ….. “
EN’AM : 106.AY.
“ ….. Biz sana vahyetmezden önce sen kitap nedir iman nedir bilmezdin…… “
ŞURA : 52.AY.
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى
“ O, heva ve arzusundan konuşmaz. Onun söyledikleri, yalnızca kendisine ilka edilen bir vahiy’dir. “
NECM : 3 - 4
“ Ben, ancak bana vahyolunana uyarım … “
AHKAF.9.AY.
وَأَنزَلَ اللّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَكَ مَا لَمْ تَكُنْ تَعْلَمُ وَكَانَ فَضْلُ اللّهِ عَلَيْكَ عَظِيماً
".... Allah sana kitabı ve hikmeti indirdi. Ve bununla sana bilmediğin şeyleri öğretti. Allah'ın senin üzerindeki fazlu keremi çok büyüktür."
NİSA : 113.AY.
İşte bu ifadeler değerli kardeşlerim, Resulullah s.a.v’in dahi vahye uyduğunu ve dinle alakalı hiçbir konuda kendi inisiyatifine dayalı bir şey ortaya koymadığını bizlere anlatmaktadır.
Rabbimiz Subhanehu ve Teala resulune vahye tabi olmasını emrettiği gibi, elbetteki bizlerede vahye tabi olmamızı ve ona bağlı kalmamızı emretmektedir.
Rabbimizin bu husustaki mesajları şöyledir :
مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء قَلِيلاً مَّا تَذَكَّرُونَ اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْك
{ Rabbinizden size indirilene uyun,O’nun dışındaki şeyleri dostlar edinipte onlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz. }
A’RAF.3.AY.
Değerli kardeşlerim ! öyleyse sözü daha fazla uzatmaya gerek yoktur. İslamda bağlanılması gereken Kur’an ve Sünnet’tir… Bunun haricinde hiçbir şeyin bağlayıcılığı olmadığı gibi, makamı ve mevkisi ne olursa olsun hiçbir şahsiyetinde kendisine bağlanılması gerekmez.
Rabbimden niyazım bizlere, körü körüne hareket etmekten ziyade şuurlu, basiretli ve delillere dayalı bir din yaşamamızı nasip eylesin…
AMİN
VEL HAMDU LİLLAHİ RABBİL ALEMİN
TACUDDİN EL- BAYBURDİ
